Son Dakika

Kütüphane

ZAMANDA GEÇMİŞE YOLCULUK

Bright adında genç bir kız vardı
Işıktan daha hızlı uçabilirdi
Bir gün yola çıktı
Göreli bir yola…
Yola çıkışından bir önceki gece eve döndü. // A.H.R. BULLER

Geçmişi ziyaret etmek yerine yalnızca görmek istiyorsanız, işiniz kolaydır. Biz bunu ışığın sonlu hızı nedeniyle, bugün yapıyoruz. 4 ışık yılı uzaklıktaki Alpha Centauri’ye bakarsak, bugün göründüğü gibi değil 4 yıl önceki halini görürüz. 9 ışık yılı uzaklıktaki Sirius yıldızının bugün 9 yıl önceki parıltısını görüyoruz.

Peki geçmişi ziyaret etmek istersek?

Yalnızca geçmişi görmek yerine, aslında oraya gitmek istediğimizi düşünelim. Özel görelili teorisine göre, daha hızlı yol aldıkça ve ışık hızına yaklaştıkça saatleriniz yavaşlayacaktır. Işık hızına ulaşabilseydiniz saatleriniz dururdu. Işıktan bile hızlı yol alabilseydiniz (Şiirimizde bahsi geçen Bright adındaki genç bayan gibi) o zaman prensipte zamanda geriye gidebilirdiniz.
Ne yazık ki ışık hızından daha yüksek hıza ulaşılamaz. Özel görelilik, uzay gemileri için ışık hızının evrenin son hız sınırı olduğunu söyler. Ancak Einstein’ın gravitasyon teorisine göre (Siz bunu genel görelilik olarak biliyorsunuz) belirli koşullar altında uzay-zaman eğilerek, ışık hızının geçmişe yolculuğa koyduğu sınırlamalara rağmen, uzay-zaman geometrisinde kısa yollar tanımlayarak, geçmişe dönülmesine en azından prensip olarak izin verir.

Örneğin; Caltech’ten Kip Thorne ve grubu bir zaman tünelinden (uzayın eğildiği bir alanda bir uçtan diğerine giden teorik tünel) hızla geçerek, zamanda geriye gitmenin mümkün olabileceğini öne sürdüler. Böyle bir kestirme yol izlenirse, eğilmiş uzayda ilerleyen bir ışık demetinden daha önce geçmiş zamana geri dönülebilir. Bu durumda, zamanda geri döndüğünüzde, eğilmiş uzay üzerinden başlangıç noktanıza dönüp bakarsanız, kendinizi yola çıkmaya hazırlanırken görürsünüz. Gerçekte yeteri kadar becerikliyseniz, kendinizi uğurlamak için zamanda geri bile gidebilirsiniz. Genel görelilik, bir yolculuğa çıkıp zamanda ve mekânda başladığınız yere döndüğünüz ve yola çıkarken kendinizle tokalaştığınız bir senaryoya izin verir.

Bir bakıma hepimiz, geleceğe doğru saniyede 1 saniye hızla yol alan zaman yolcularıyız. Uzay-zaman geometrisi, düşey ekseni zaman ve yatay ekseni uzay olan bir tabaka kağıt ile tasarlanır. Bu modele göre, bir dünyalının uzay zaman grafiği aşağıdan yukarı, daima geleceğe doğru ilerleyen bir doğru ile gösterilir. Ancak Einstein gravitasyon teorisine göre uzay zaman geometrisi bükülebilir. Bir kağıt parçasını üst kısımdan (gelecekten) büktüğünüzü ve alt kısma yapıştırdığınızı varsayalım. Bu durumda düşey konumdaki uzay zaman grafiğiniz, yerel olarak daima zamanda ileriye doğru yol alsa bile silindirik çevresini dolaşarak başladığı noktaya döner.

Bu durumda hareketi belirleyen uzay zaman grafiği, kapalı bir zaman benzeri eğri ile temsil edilir. Aynı şekilde, yerküre üzerinden Magellan tayfaları Avrupa’dan yola çıktı ve batıya yol alarak sonunda Dünya’nın çevresini dolaşıp, yolculuğa başladıkları Avrupa’ya geri döndüler. Dünya düz olsaydı bu yolculuk asla gerçekleşmezdi. Uzay zaman eğilebildiği için, bir zaman yolcusu kendisini, kendi bakış açısına göre zamanda ileri doğru yol alıyor olsa bile, kendi geçmişindeki bir olayı ziyaret ediyor bulabilir.

Teorik olarak zamanda geçmişe doğru yolculuk etmek mümkündür. Ancak geçmişe dönüldüğü vakit karşılaşılacak zorluklar, örneğin kendi annemizi öldürmemiz durumunda bize ne olacağı gibi sorular henüz net bir cevap kazanmamış olmaktadır. Bir başka görüşe göre zamanda geçmişe gitmek ancak bir zaman makinesi üretildiği vakit gerçekleşebilecek bir durumdur. Fakat burada da şöyle bir sorun karşımıza çıkıyor; ancak ve ancak zaman makinesinin üretildiği tarihten sonraki geçmişe gidebilirsiniz. Makinenin üretildiği tarihten öncesine gitmenize olanak yoktur çünkü o tarihten daha önce üretilmiş olan bir zaman makinesi de yoktur.

Kısacası klasik fizikle açıklanamayacak birçok sorunun cevabı kuantum fiziği ile açıklanabiliyor olsa da henüz bildiklerimiz, bilmediklerimizin yanında bir hiçtir. Ünlü fizikçilerden Richard Feynmann’ın da söylediği gibi; “Kimse anlamaz fakat alışırsınız.”

ZAMANDA GELECEĞE YOLCULUK

Çok, çok uzun bir yolculuk bile daima bir ilk adımla başlar. // Lao TZU

Geleceğe Yolculuk Olasılığı

Einstein yüksek hızlarda hareket eden cisimlerde zamanın, durgun cisimlere göre daha yavaş ilerlediğini iddia etmiş ve son yıllarda yapılan birçok deneyde de bunun gerçek olduğu ispatlanmıştır. Einstein gençlik yıllarından itibaren zamanın doğası ve ışık hızı arasında bu ilişkinin var olabileceğini düşünmüştür. Gün ortasında, yaşadığı kasabanın meydanındaki büyük saatten uzaklaşacak şekilde ışık hızında uçsaydı ve dönüp saate baksaydı, saati durmuş olacak şekilde göreceğini hayal etmiştir. Çünkü saatin tam 12 olduğunu gösteren ışıkla aynı yönde hareket ettiğini tasarlamıştır.

Peki zaman ışık hızında hareket eden birisi için gerçekten durur mu? Einstein birlikte hareket ettiği ışık demetine baktığını hayal etmiştir, ışık ona durgun bir elektromanyetik enerji dalgası olarak görünmüştür. Çünkü ışığa göre hareketsizdir. Ancak böyle durgun bir dalga Maxwell’in elektromanyetik teorisine göre mümkün değildir. Einstein bir şeylerin yanlış olduğunu 1896 yılında henüz 17 yaşındayken fark etmiştir. Yanlışı bulana kadar 9 yıl geçmiş olsa da ulaştığı sonuç zaman ve uzay yorumlarında ve anlayışında bir devrim yaratmıştır.

Maxwell denklemlerindeki “c” sabitinin hesaplanan değeri ile, ışık hızının ölçülen değerinin eşit olması, ışığın elektromanyetik dalga olduğunu kanıtlamıştır. Bu kanıt, bilim tarihinin en önemli keşiflerinin başında gelir.

Maxwell denklemleri Einstein’ı büyülemiş fakat aynı zamanda kaygılandırmıştır. Zira Einstein’a göre ışık dalgasıyla aynı hızda hareket ettiği takdirde dalganın kendisine hareketsiz görünmesi gerekmektedir. Oysaki Maxwell denklemleri, boş uzayda böyle durgun bir dalgaya olanak tanımaz. Öyleyse Einstein’a göre yanlış olan bir şeyler vardır.

Yanlışlıkları uzun yıllar içerisinde geliştirdiği düşünce deneyleri ve 1905 yılındaki tam güneş tutulmasında yaptığı bir deneyle tam anlamıyla fark etmeye başlayan Einstein sonunda yüksek hızla seyahat eden araçlardaki zamanın, aracın içindeki gözlemciye ayrı, aracın dışındaki gözlemciye ayrı görüneceğini keşfetmiştir.

Einstein’ın Öğrettikleriyle Bir Zaman Yolculuğu

1000 yıl sonraki Dünya’yı ziyaret etmek ister misiniz? Einstein bunun nasıl mümkün olabileceğini göstermiştir. Tüm yapmanız gereken şey, bir uzay gemisine binmek, 500 ışık yılından biraz daha yakın bir yıldıza, ışık hızının %99, 995’i kadar bir hızla gidip geri gelmektir. Geri döndüğünüzde Dünya 1000 yıl, siz yalnızca 10 yıl yaşlanmış olursunuz. Böyle bir hız olasıdır. Büyük parçacık hızlandırıcılarımızda protonları bundan daha yüksek hızlara çıkartabilmekteyiz. (Fermi Laboratuvarı’nda şu ana kadar ulaşılan en yüksek hız ışık hızının %99, 999946’sı kadardır.)

Elbette ki neredeyse ışık hızında yapılacak bir yolculuğun insan vücuduna zarar vermeyecek şekilde planlanması gerekmektedir. İvmesi 1G (yerçekimi sabiti) ile sınırlanarak astronotun ayakları roketin dibine basar. Bu onun Dünya’daki ağırlığını hissetmesini, böylece yolculuk süresince rahat olmasını sağlar. Astronot ışık hızının %99,9992’sine hızlanana kadar 6 yıl ve 3 hafta yaşlanır. Bu noktada Dünya’dan 250 ışık yılı uzaklıktadır. Sonra geri çevirip ateşler ve ters itme onu yavaşlatır. Sıfır hıza düşene kadar 6 yıl 3 hafta daha yaşlanır ve Dünya’dan 250 ışık yılı kadar daha uzaklaşır. Böylece 500 ışık yılı uzaklıktaki yıldıza, 12 yıl 6 hafta yaşlanarak ulaşır.

Aynı işlemi geri dönüş yolculuğunda da uygulayıp Dünya’ya geri döndüğü takdirde Dünya’yı 1000 yıl, kendisini ise 25 yıldan biraz daha az yaşlanmış bulacaktır.

Yukarıda anlatılan senaryo bir çocuğa anlatılabilecek kadar basit hale indirgenerek, en anlaşılır haliyle sunulmuş bir senaryodur. İşin detayına biraz girecek olursak, astronotun kullanacağı geminin asteroitlere karşı özel bir zırhla kaplanmış olması gerekeceği gibi, uzaydaki şiddetli radyasyona dayanabilecek şekilde dizayn edilmiş olması da gerekecek ve motorlarda erimeyi önleyecek yeni bir soğutucu sisteme ihtiyaç duyacaktır.

Kısacası; kolay olmamakla birlikte, görüldüğü gibi geleceği ziyaret etmek gerçekten de bilimsel olarak mümkündür.

Kaynak;
Einstein Evreninde zaman Yolculuğu – J. Richard Gott

Derleyen: Emrah COŞKUN

PARALEL EVRENLER

Einstein Diyor Ki…

Önce zaman yolculuğu kısmıyla başlayalım. Einstein’ın görelilik kuramına göre uzay ve zaman iç içe geçmiş homojen bir doku. Bu durum teorik olarak zaman yolculuğuna da göz kırpıyor ama bir şartla; sadece geçmişe gidebilirsiniz. Yine de böyle bir yolculuğu nasıl gerçekleştirebileceğimizi bilmiyoruz. Paralel evrenler üzerine kurulu teoriler, geçmişe gidip olaylara müdahale etmenin mevcut geleceği yok etmeyeceğini, geçmişteki değişiklikten itibaren şekillenecek geleceğinse paralel bir gerçeklik olarak devam edeceğini söylüyor. Gelelim kozmik kopyalarımıza… sadece 3-5 tane değil, sonsuz sayıda evrenin olabileceğini düşünen bilim insanlarının yaptığı hesaplamalar, bunların her birinde farklı fizik kanunlarının rol oynayabileceğini gösterdi. Hatta hemen yanı başımızda alternatif bir evren olabilir. Ama bize görünmediği için bunun farkına varamayız. Bu evrenlerin bazılarında doğa yasaları maddenin oluşumuna izin vermemiş, bazılarındaysa galaksi, yıldız ve gezegenler yine var ama bizimkilere hiç mi hiç benzemiyor.

Ve ihtimaller sonsuzsa en azından birkaç tanesi bizim evrenimizle aynı olmalı. Yani oralarda bir yerde hepimizden en az birer tane daha var. Alan Guth’un deyimiyle; “Tıpkı benim gibi görünen, aynı şekilde düşünen ve davranan Alan’ı bulabileceğim gibi, benden farklı davranmayı seçmiş olup değişik hayatlar yaşayan kopyalarımla da karşılaşabilirim. Dahası, böyle bir karşılaşma iki kopyanın da katıksız enerjiye dönüşerek buharlaşmasına sebep olabilir.”

Matematik Evren Hipotezi ile tanınan Massachusetts Teknoloji Enstitüsü fizikçisi Max Tegmark, Nihai Çoklu Evren görüşüne katılan bilim insanlarından. “Bu sadece çok ama çok büyük bir yapı değil, bunun da ötesinde; fiilen sonsuz. Ve her yöne doğru sonsuza dek uzanıyor.” Diyor; “Tüm bu sonsuz olasılıklar yalnızca matematikle açıklanabilir.” Ona göre, gerçekliğin matematiksel olarak tanımlanmasıyla, fiziksel olarak ortaya çıkması arasında hiçbir fark yok. Çünkü matematiği devreye sokacak bir açma-kapama düşmesi bulunmuyor. Dolayısıyla evrenin dili matematikten ibaret gibi görünüyor. Matematik, sonsuzluktaki ihtimallerin de sonsuz olacağını söylediği için tüm kalıpların birebir tekrar ettiği ikinci bir dünyada, tamı tamına aynı olan bir kopyanızla karşılaşma ihtimaliniz var.

Üzerinde biraz düşününce, atomlardan ve ondan küçük parçacıklardan oluşuyoruz. Muazzam sayıdaki yapıtaşlarımızın başka bir yerde aynı şekilde tekrar etmiş olması ihtimali baş döndürücü. Kuantum mekaniği, şimdiye dek verdiğimiz her bir kararın parçacıkların belli bir kalıpla düzenlenmesine yol açtığını söylüyor. Yürürken sola dönerseniz bu parçacıklar bir yöne, sağa dönerseniz başka yöne doğru dizilir. “Evet” dediğimizde “Hayır” seçeneğini elemiş oluruz. Bunca değişkene rağmen elimizin altında sonsuz sayıda evrenleri içeren bir model varsa, bir kopyamızın hayat boyunca bizimle aynı seçimler yapmış, aynı sonuçları almış olması ihtimali de var. Tegmark, kozmik kopyamızla karşılaşmak için 1 milyon trilyon trilyon ışık yılı boyunca seyahat etmemiz gerekebileceğini söylüyor. Sonsuzlukla kıyaslanınca, ilk başta çok büyük gibi görünen bu süre sadece kısacık bir an gibi. Ama bir sorun var; bizim evrenimiz hiç durmadan genişliyor. Bırakalım diğer evrenleri, uzayın genişlemesi nedeniyle yakınımızdaki galaksiler bile bizden git gide uzaklaşıyor.

Bu galaksilerle aramızdaki mesafe hiç değişmeseydi ışık hızıyla mesaj yollayıp yeterince uzun bir süre beklediğimizde hedefine ulaşacağını bilirdik. Ancak genişleme nedeniyle bu ölçekte bile basit bir mesajı iletmek neredeyse imkansızken, kozmik ikizimizle karşılaşma beklentisi hayallerin ötesinde. Ayrıca evrenin bazı bölgelerde ışıktan bile hızlı genişliyor olması yüzünden (Einstein’ın kuramı uzayın genişlemesi için hız sınırı koymuyor) nihai teknolojiye sahip olsak bile onun sadece belli bir bölümünü görmeye devam edeceğiz. Kozmik ufku oluşturan bu sınırlar görülebilir evrenin ötesine bilgi transferi yapmamıza engel oluyor. Ve o ufkun ötesinde neler olup bittiğini de bilemiyoruz. Belki diğer evrenlerdeki kopyalarımızla hiçbir zaman karşılaşamayacağız ama varlıkları her şeyi değiştirir. Hatta başlangıcımızın nasıl olduğu ve sonumuzun ne olacağı gibi sorular da onların sayesinde cevaplanabilir hale geldi.

ONBİRİNCİ BOYUTTAKİ “BÜYÜK ÇARPIŞMA”

Paralel evrenler, sicim kuramının 90’lı yıllardaki büyük atılımıyla bilim dünyasında geniş çapta ilgi görmeye başladı. Çünkü o yıllarda, dünyanın önde gelen fizikçilerinden Edward Witten beş farklı sicim kuramı modelini tekrar yorumlayıp mükemmel bir şekilde birleştirerek M Kuramı’nı yarattı. Fizikçilerin hayranlık ve şaşkınlıkla incelemeye aldığı bu teori, evreni 10 uzay, bir zaman olmak üzere toplam 11 boyutlu olarak resmediyor.

Her bir evrenin büyüyüp küçülebilen ve üç ya da daha fazla boyuta sahip olabilen kozmik zarlar içinde olduğunu hayal edin. Zarımsı yapı evrenlerin dışını çepeçevre sarıyor. Boşlukta yüzen, uçan halılar gibi süzülen bu zarlara membran deniyor. Kopmuş bir paket lastiğine benzeyen mikro ölçekli sicimlerse membranlara bir uçlarından tutturulmuş haldeler. Ama paket lastiklerinin kopmamış halini andıran sicimler de var ve bunların tüm membranlarda bulunan ortak bir özellik olduğu düşünülüyor. Hatta aynı zamanda kütleçekim kuvvetinin taşıyıcı parçacığı olan gravitonlara karşılık geliyorlar. Kapalı formlarından dolayı bir membranda sabitlenemedikleri için evrenler arasında serbestçe hareket etme özgürlüğüne sahipler.

Boyutların birbirinden bağımsız hareket doğrultuları olduğundan, boyut sayısı ne kadar fazlaysa o kadar geniş bir hareket özgürlüğü ortaya çıkıyor. Kuramda kendiliğinden ortaya çıkan bu ekstra boyutların tam olarak neye benzediklerini bilmiyoruz. Bunu bilseydik, titreşen sicimlerin ve atom altı parçacıkların tüm özelliklerini anlayabilirdik. Çünkü bu boyutların her biri sicimler için farklı titreşimler yaratırken, her bir titreşim modeli de farklı parçacıkları yaratıyor. Akvaryumdaki balıklara benzer şekilde, çevremizi sarıp dolduran üç boyutlu bir zar içinde yaşıyor olabiliriz. Onlardan farklı olarak camın ötesini göremiyor, diğer boyutları algılayamıyoruz. Zaten evrimsel süreçte de nesneleri üç boyutlu uzayda algılamaya hazırlandık. Daha fazla boyuta sahip bir uzayı gözümüzde canlandırmak kolay değil. Fakat modeli biraz daha küçülten bir örnek kullanabiliriz. Şöyle düşünelim; üç boyutlu gerçekliği kaplayan uzayda, birbirinden bağımsızca yüzen iki boyutlu yüzeyler olsun ve bunların her biri iki boyutlu membranlara karşılık gelsin. Açık uçlu sicimlerin bir ucu membranlarda sabitlenmişken, diğer uçları bu membranlardaki nesneleri oraya bağlı kalacak şekilde sıkıca tutuyor. Sicimlerden kurtulup bizim üç boyutlu gerçekliğimize ulaşamıyorlar. İşte biz de o membranlardan birinde yaşıyoruz ama bu örnekten farklı olarak bizimkisi üç boyutlu. Sicimler bizi burada tuttuğu için üç boyut membranını aşıp ekstra boyutlara ulaşabilmemiz mümkün değil.

11. Boyut, tüm boyutları içeren farklı bir gerçeklik modeli üstüne kurulu olduğundan yepyeni bir fikrin doğuşuna öncülük etti. Membran evrenleri sahip oldukları boyut sayılarına göre gruplandırırsak; burada hepsinden var ve bir arada süzülüyorlar. Sicim kuramına önemli katkılar yapan İngiliz teorik fizikçi Michael Duff ın sözleriyle ifade edecek olursak; “Burası sadece bir membran içine yerleşmiş olup tek başına duran bir evren değil, boyut sayıları birbirinden farklı evrenleri barındıran, bezelyeye benzeyen dev bir sistem.” Belki artık başlangıcımızın nasıl olduğunun açıklanması konusunda bir beklentimiz kalmadı ama 11. boyut bu soruyu hiç sormayan birine bile bazı cevaplar sunmakta. İçlerinde Neil Turok, Princeton Üniversitesi Albert Einstein Profesörü Paul Steinhardt ve sicim kuramına yaptığı önemli katkılarla tanınan Burt Ovrut gibi fizikçilerin de yer aldığı bir grup araştırmacı, bu düzlemde serbestçe hareket eden evrenlerin bazen birbirleriyle çarpışacağını söylüyor. Böyle bir çarpışmada ortaya çıkacak olan son derece sıcak ve yoğun ortam, etrafa büyük bir hızla saçılan parçacıklarla birlikte büyük patlamaya benzer bir tablo yaratıyor. Yani başlangıcımızı diğer evrenlerin çarpışmasına borçlu olabiliriz. Burt Ovrut bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Bunlar statik yapılar değil, hareket ediyor, birbirlerinin yanından geçiyor ve kimi zaman da birbirlerine çok yaklaşıyorlar. Tıpkı dünyadaki hareketli nesnelerde olduğu gibi, hareket eden her şey bir noktada diğerleriyle çarpışma eğilimindedir. Hatta bu risk öyle fazla ki sıkça çarpışıyor olmaları gerek.”

Çarpışan evrenler düz ya da homojen değiller. Dalgalı oldukları için çarpışma anı bir evrenin diğerine tek seferde çarpıp onla bütünleşmesi şeklinde gerçekleşmiyor. Yine basit bir örnekle açıklamak gerekirse, her ikisini dümdüz uçan halılar olarak değil de dalgalanarak uçan halılar gibi düşünelim. Ve öyle büyükler ki birbirleriyle ilk temas ettikleri an onları ortadan kaldıracak kadar güçlü bir etki yaratmıyor. Çarpışıyor, uzaklaşıyor, tekrar çarpışıyorlar. Zar yapılar çarpıştıklarında yapışmıyor, aksine ayrılma eğiliminde oluyor. İlk temasın gerçekleştiği bölgelerde bozulma devam ederken çarpışma da sürüyor. Bu sırada giderek düzensizleşip, bir de birbirlerine farklı zamanlarda, farklı noktalardan çarpmış oluyorlar. Özetle döngüsel bir çarpışma yaşanıyor. Evrenimizin patlamayla değil de Büyük Çarpışma ile başladığını söyleyen fizikçiler, durumu test etmek için kurdukları denklemlerde her bir çarpışma döngüsünün doğum, gelişme ve ölümü içerdiğini gördüler. Hesaplar, bir döngünün yaklaşık 1 trilyon yıl sürdüğünü gösteriyor. Evrenimiz böyle ortaya çıktıysa, bir sonraki çarpışmaya kadar buralarda olmaya devam edeceğiz demektir.

Çoklu evren teorilerinin bir faydası da fizik kanunlarının izini geçmişe doğru sürünce patlama anında durmak zorunda kalmayacak oluşumuz. Tekilliğin ortadan kalkışı, yerine çarpışan evrenlerin gelmiş olması daha derin ve net bir algı yaratarak önemli bir gerçeği gündeme getirdi: Zaman, büyük patlamadan önce de vardı. Michio Kaku, “Evrenlerin sonsuz sayıda olması, her bir an bu dev modelin bir noktasında yeni bir patlama olduğunu gösterir. Bizim evrenimizse bu engin okyanusta yüzen küçük baloncuklardan biri” diyor. Paul Steinhardt ise hiçlikten var olan evren modelinin kusurlarına değiniyor: “Böyle bir başlangıç size evrenin hiçbir şeyden var olduğunu, uzay ile zamanın açıklanamayan bir şekilde bu hiçlikten oluştuğunu söyler. Her şeyin hiçlikten doğmuş olması inanması güç, naif bir nosyon.”

Şaşırtıcı ama bu başlangıç modelini test edebiliriz. Dev bir membranda yaşıyorsak şu anda CERN’ün parçacık hızlandırıcı laboratuarlarında gerçekleştirilen süreçlerin, bu dev yapı içinde kendiliğinden ortaya çıkıyor olması gerek. Ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda kafa kafaya çarpıştırılan protonlara benzer şekilde, ışık hızına yaklaşan parçacıklar çarpıştıkları anda geriye bazı izler bırakıyor olmalılar. Fizikçiler parçacık çarpışmalarından geriye kalan enkazın, içinde bulunduğumuz membrandan dışarı taşıp etrafa saçılacağım söylüyor. Bu enkaz, kendisiyle birlikte bir miktar enerjiyi de sürüklediği için ölçümü yapacak dedektörler tarafından tespit edilebilir. Protonların çarpışma anından hemen önceki enerji miktarını ölçebilir ve bunu çarpışma sonrası verilerle karşılaştırırsak, enerjinin azaldığı yönündeki sonuçlar çoklu evrenler modelini doğrulayan bir bulgu sunabilir. Dahası, o zaman zar evrenler modeli de doğrulanmış olur.

Kaynak; Popular Science Türkiye Ocak 2016

Derleyen: Emrah COŞKUN

EVREN VE YAPISI
Evrenin varoluşunu inceleyen bilime (kozmogoni), evreni inceleyen bilime de (kozmoloji) denir. Evren sonsuz uzaydan ve uzaya adacıklar gibi serpilmiş samanyolundan meydana gelmiştir. Modern kozmogoninin resmen kabul ettiği teori, Einstein’ın kütle ve enerji dengesini gösteren ilkesine dayanır. Buna göre ışığın da tartılabilir bir kitlesi vardır. Bu kitle (m), enerjinin (E), ışık hızının E karesine (c2) m = bölümüne eşittir. C2 Alman astronomi bilgini Gamow’a göre, evrenin oluşunun ilk haftasında uzayın sıcaklığı bugün güneşin merkezindeki sıcaklığa eşitti; ışık – enerjinin yoğunluğu, maddenin yoğunluğunu geçiyordu ve bu durum 250.000.000 yıl sürmüştür. Einstein’ın önemli teorilerinden biri de, evrenin devamlı olarak genişlediğini ifade etmektedir. Günümüzde yapılan tüm incelemeler de evrenin gerçekten hızla genişlediğini göstermiştir.

Evrenin yaşı, samanyollarının birbirinden uzaklaşma oranına göre hesaplanmaktadır. Varılan sonuçlar, evrenin 5.000.000.000 yaşında olduğunu göstermiştir. Bilginler bunlara dayanarak evrendeki her şeyin birdenbire olduğuna inanmaktadırlar. Işınla enerjinin yoğunlukları eşit olduktan sonra, ışın – enerji maddeye göre yoğunluğunu daha çabuk kaybetti. Uzayın sıcaklığı 0 dereceye düşünce, maddenin yoğunluğu iyice arttı. Genişleme daha da artınca, maddenin yoğunluğu ışık enerjinin yoğunluğunu iyice geçti. İlk defa olarak cins gazlar bir araya gelmeye başladı. Bugün uzayda, yaratılıştaki parlaklık kalmamıştır.

Çünkü ışın devamlı genişlemeye harcanmıştır. Uzay artık karanlık ve soğuktur. İngiliz bilginlerinden H. Bondi, T. Gold ve F. Hoyle ise, evrenin gittikçe genişlemesi ile samanyolların oranının azalmadığını, aksine yeni yaratılanlar sayesinde yeni samanyolları oluştuğunu ileri sürmüşlerdir. Bu sayede yeni samanyolları, eskilerin yerini almakta, uzayda oran hiç değişmemektedir. Modern aletler sayesinde evrenin gittikçe daha uzaktan incelenebilmektedir. Amerika’daki Palomar rasathanesinin dev teleskopu sayesinde 1.000.000.000 ışık yılı uzaktaki nebulalar görülebilmektedir. Sadece bu teleskopun görüş alanı içinde 1.000.000.000 nebula olduğu düşünülürse, evrenin akıl almaz büyüklüğü hakkında bir fikir edinilebilir.

Enerji dalga veya partikülleri homojen ve dengeli olarak çözüldüğünde ‘Varoluş’ ile ‘Antivaroluş’ olamayacağı ya da toplam karşıtları olan ‘Yok oluşta’ ise bir patlama olamayacağından, evren soğuyor mu, ısınıyor mu, evrenin durması sonu mudur, Büyük patlama evrenin merkezi mi, başlangıcı mıdır, başka galaksiler ve hayatlar var mıdır, güneş evrenin merkezinde midir gibi problemler hareket veya başka deyişle zamanın populer sorularını teşkil etmiştir.

Evrenin oluşumuna dair günümüzde en çok kullanılan teori, Bigbang (Büyük Patlama) teorisidir. Bu teoriye göre evren, sıfır hacimli ve çok yüksek bir enerji potansiyeline sahip, sıkışmış bir noktanın patlamasıyla oluştu. ilk patlama nasıl oluştu Evren meydana gelmeden önce evrenin yerinde ne olduğu ya da evrenin neyin içinde genişlediği sorularına bilimsel bir cevap bulunamamıştır, bununla birlikte evrenöncesi durum, evrendışı varoluş hakkında hipotezler öne sürülmüştür.

Büyük Patlama sonucunda altı yöne dağılan gaz molekülleri uzun bir dönem boyunca birbirlerinden bağımsız hareket ettiler. Sürekli genişleyen evrenin her yerinde geçerli olan fizik kurallarından kütleçekimi kanunu vasıtasıyla bağımsız gazlar birleşerek galaksileri (gök adaları) oluşturdular. Aynı evrensel fizik kanunu neticesinde gökadalar da birbirlerine yaklaşarak devasa gruplar oluşturdu. Galaksiler içinde yıldızlar ve bazı yıldızların çevresinde sistemler oluştu. İçinde yaşadığımız Güneş Sistemi bunlardan birisidir. Keşfedebildiğimiz evrende 400 milyardan fazla galaksi ve 10.1088 yıldız olduğu tahmin edilmektedir.

Evren Felsefesi

Ebedi hareketi içindeki sonsuz uzay, yani zaman ve mekan içinde var olan gezegenler, gezegen sistemleri, galaksiler, yıldızlar gibi maddi sistemlerin tümü. Felsefe ve doğa bilimleri, daima mevcut bilgi düzeyinden hareketle, evrene ilişkin kapsamlı görüşleri doğa bilimlerine dayalı bir evren tablosu ve felsefi birer dünya görüşü oluşturacak şekilde- geliştirmeye çalışmışlar ve bu çabalar, maddecilik ile idealizm arasında sürekli bir savaşımın konusu olmuştur. Evren hakkında, bilimsel temellere dayalı bir görüş geliştirmek son derece güçtür çünkü insanlık, gelişiminin her basamağında sonsuz evrenin ancak belli bir alanını teorik düzeyde ve pratik düzeyde kendine mal edebilmiş, ancak belli kısmını gözlemleme, araştırma ve dönüştürme faaliyetinin nesnesi haline getirebilmiş ve yine ancak belli bir kısmı hakkında bilgi edinebilmiştir.

Bu durumda evrene ilişkindir görüş geliştirebilmek için, evrenin çok dar bir alanını kapsayan bilgilerden, tüm evrene ilişkin çıkarsamalar yapılır işte bu yüzden bilimsel her evren tablosu ve evrenin tümüne ilişkin her felsefi görüş sınırlıdır, görecelidir ve tarihsel bakımdan koşulludur. Evren hakkındaki bilgilerin ne denli sınırlı ve göreceli kaldığını, ama bir o kadar da zenginleşmeye açık olduğunu anlamak için, evren tablosunun tarihsel gelişimine şöyle bir göz atmak yeter: Yerküreyi, evrenin merkezi olarak gören Ptolemeci evren tablosunun, yerini Kopernikus’ un, güneşi evrenin merkezi kabul eden görüşüne bırakması, bu görüşün Euklides geometrisine ve Newton mekaniğine dayanılarak 19. yüzyılın sonlarına kadar mükemmelleştirilmesi ve nihayet günümüzdeki doğa bilimleri tarafından geliştirilen ve genellikle rölativizm teorisinin, modern radioastronominin ve kozmolojinin sağladığı bilgilere dayanan modern evren tablosunun ortaya çıkması.

Diyalektik maddeciliğin evrene ilişkin felsefi görüşü, yukarıdaki sonuçların güvenilirle elde edilir. Evrenin bizce bilinmeyen alanlarının somut mahiyetinin, yapısının ve tabi olduğu yasal düzenliliklerin ne olduğu konusunda hiçbir spekülasyona girişmeksizin, evrenin maddeye dayalı tekliğinden, maddenin zaman ve mekan içindeki sonsuz ve yasal düzenliliklere tabi hareketinden yola çıkar. Çünkü, evrenin daha geniş ve daha derinlemesine tanınması, ancak bilgi edinme sürecinin ilerleyişi içinde adım adım gerçekleşecek bir iştir. Diyalektik maddecilik, evreni diyalektik maddeci anlayışla yorumlayarak ve evren konusundaki bilgilere dayanarak, evrenle ilgili bilimlere, bilgi teorisine dayalı güvenilir ve yöntemsel bir temel sağlar.

Evren’in yaşı
Büyük Patlamadan günümüze dek geçen zamandır. Şu anki teori ve gözlemler, Evrenin yaşının 13,5 ile 14 milyar arası olduğunu önermektedir. Bu yaş aralığı birçok bilimsel araştırma projesinin görüş birliğiyle elde edilmiştir. Bu projeler arasında arka plan ışınımı ölçümlerini ve Evrenin genişlemesinin ölçümü için kullanılan diğer pek çok farklı yöntemi de içerir. Arka plan ışınımı ölçümleri Evrenin Büyük Patlamadan bu yana olan soğuma süresini verir.

Büyük patlamanın zaman ve mekanın mutlak başlangıç noktası olduğu, bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmiş bir teori değildir. Farklı evren modelleri, kendi üzerine çöken ve yeniden genişleyen evren modelleri de farklı çevrelerde kabul gören evren teorilerindendir.

Evren’in büyüklüğü

19. yüzyılın ortalarına doğru astronomları; insanın dış gücünün çok ötesinde, tasarlanamayacak kadar engin bir evren düşüncesine götüren önemli gelişmeler oldu. Evrenin sınırsız boyutlarının ilk somut göstergesi, büyük Alman astronomi bilgin Friedrich Wilhelm Bessel’in (1784- 1846) o güne kadar denenmemiş bir yönteme başvurarak 1838’de yaptığı bir uzaklık ölçümüdür. Bessel, ilk kez ıraklık açısından yararlanarak, Güneş ile yakınındaki Kuğu 61 yıldızı arasındaki uzaklığı kesin değerleriyle ölçtü ve inanılması güç bir sonuç buldu. Bu ölçüme göre Kuğu 61 ile Güneş arasındaki mesafe 97 trilyon kilometreden daha fazlaydı (tam olarak 97.432.493.000.000 km). Yakın bir yıldızın bile böylesine şaşırtıcı bir uzaklıkta olması, uzayda yapılacak ölçümlerde kilometre ve mil gibi geleneksel ölçü birimlerini kullanmanın ne kadar anlamsız olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Bunun üzerine astronomlar, çok hızlı bir maddenin bu uzaklığı ne kadar zamanda alacağını belirtmenin çok daha kolay ve anlamlı bir ölçü birimi olacağına karar verdiler. Saniyede yaklaşık 300.000 km hızla hareket eden bir ışık ışını bir yılda yaklaşık 9.6 trilyon kilometre yol alır. Işık yılı, bugün astronominin temel uzunluk ölçüsü birimidir. Bu ölçü birimine göre Kuğu 61, Güneş’ten 10,3 ışık yılı uzaklıktadır. (Günümüzde yapılan daha duyarlı ölçümler bu uzaklığın 11,2 ışık yılı olduğunu ortaya koymuştur.) Güneş’e en yakın yıldız ise yalnızca 4,3 ışık yılı uzaklıktaki Proxima Centauri’dir.

Yapısı ve içeriği
Evren’in büyük ölçüde karanlık madde ve karanlık enerji’den oluştuğu düşünülmektedir. Bilinen madde Evren’in %5’inden azını oluşturmaktadır.

Evrenin büyük oranda “karanlık madde” ve “karanlık enerji”den oluştuğuna inanılmaktadır.

Özel görelilik kuramı ve uzay-zaman:

Gerçek sadece mesafedir. Çizgi esasen sadece uzunluğu L dir (siyahla gösterilen); r. koordine farklılıkları uç noktaları arasındadır (şöyle ki; Δx, Δy or Δξ, Δη gibi) kendi çerçevelerinin referansıdır. (mavi ve kırmızı ile uyarlanarak belirtilmiştir).

Evrenin alan ve bir geçici (zaman) olmak üzere en az üç boyutu vardır. Uzun süre mekansal ve zamansal boyutların doğada farklı ve birbirinden bağımsız olduğu düşünülmüştür, ancak özel görelilik kuramı ile, mekansal ve zamansal ayrımların her bir tanesinin hareketi ile (sınırlar içinde) karşılıklı çevrimler (interkonvertible) oluştuğu anlaşılmıştır.

Yasalar ve Termodinamik Kanunları

Evrende tüm madde yapıtaşları atom, iyon, anyon, katyon yoğunlaşmış düzensiz ısı enerjileridir. Tüm maddeler enerjinin bir formudur ve Termodinamik kanunlarına göre işlemektedir. Termodinamiğin üç temel kanunu vardır.

Termodinamiğin en basit yasası; Sıfırıncı kanun olarak adlandırılır. Daha basit bir ifadeyle farklı sıcaklıklarda iki cisim ısıl bakımdan temas ederse sıcak olan cisim soğur, soğuk olan cisim ısınır. Sıcaklık, madde içinde atomların titreşmesi ile iletilir. Bu nedenledir ki, ısı akışı sıcak cisimden soğuk cisime doğru gerçekleşir.

Birinci Kanunu, evrende temel olarak enerjinin yok edilemeyeceğini veya yoktan var olamayacağını söyler. Enerji sadece bir şekilden diğerine dönüşür. Bunun sonucu olarak geçmişteki bir olgunun gelecekte birebir tekrarlanmayacağı düşünülür.

Termodinamik’in bilim dallarına da uygulanabilen İkinci Yasasına göre, ısı enerjisi daha soğuk bir kaynaktan, daha sıcak bir kaynağa enerji vermeden transfer olamaz. Başka bir deyişle, bir sistem kendinden daha soğuk sistemle ısıtılamaz. Sistemlerin bu özelliği Termodinamikçilerin geliştirdiği “entropi” kavramıyla açıklanır.

Isı Devinimi olarak da bilinen Termodinamiğin üçüncü Yasası kısaca: “Eğer mutlak sıfır noktası olan sıfır Kelvin derecesine (yani -273 Santigrat) ye inilirse, bu sıcaklığa inebilen tüm parçacıkların birbirine eşit entropileri olur, 0-noktası enerjisi (zero-point energy) olarak tanımlanır. İşte bu nokta entopinin minimuma gittiği sıfır entropi noktasıdır. Bu yasa, neden bir maddeyi mutlak sıfıra kadar soğutmanın imkânsız olduğunu belirtir (dinamik bir evrende ısı titreşim alışverişi düzensizliği ve pi sabiti.) Sıcaklık mutlak sıfıra yaklaştıkça bütün hareketler sabitleşir. Sayının sıfır değil de bir sabit olmasının sebebi, bütün hareketler durmasına ve buna bağlı olan belirsizliklerin yok olmasına rağmen kristal olmayan maddelerin moleküler dizilimlerinin farklı olmasından belirsizliğin hala mevcut olmasıdır. Üçüncü yasa sayesinde maddelerin mutlak sıfırdaki entropileri referans alınmak üzere kimyasal tepkimelerin incelenmesinde yararlı olan mutlak entropi tanımlanabilir.

Moleküler Enerjiler

Maddelerin ısınması veya soğuması bir takım zincirleme fiziksel olaydan meydana gelmektedir. Bu olaylar birbirini takip eden zincirleme kazalara benzer. Maddeler soğurken kendinden daha soğuk bir ortamla etkileşime girer. Maddeler ısınırken ise kendinden daha sıcak bir ortamla etkileşime girer. Biz soğumayı ele alalım. Bir maddenin soğuması için kendinden daha soğuk ortamla etkileşir dedik. Bu etkileşim esnasında olan şeyler şunlardan ibarettir: Maddenin tanecikli yapısı, yani moleküler yapıları veya atomik yapıları, soğuk maddeyle çarpışır. Bu çarpışma esnasında daha sıcak olan ve bundan dolayı daha hareketli ve moleküler yapısı daha serbest olan madde, moleküler yapısı daha soğuk olan yani moleküler yapısı daha az serbest olan atoma çarpar ve soğuk maddenin atomunun durgunluğu nedeniyle yavaşlar. Tıpkı koşarken duran bir cisme çarpmak gibi.

Diğer soğuk atomu da hızlandırır. Bu olay tüm atomların enerjileri eşitlenene kadar devam eder. Isınma da bu anlatılan olayın tam tersi olur. Isınma da bu sefer soğuk maddeyi sıcak maddenin taneciklerinin hızından dolayı hızlanması yani ısınmasıdır. Sıcak olan ortamın da yavaşlaması yani soğumasıdır. İki anlatılan olay da birbirinin aynısıdır. Bu yüzden donma ve kaynama, buharlaşma ve yoğuşma noktaları birbirine eşittir.

UFO Araştırmacısı Joyce L. Murphy, 1997 yılında kulağına gelen bazı efsaneleri yerinde incelemek için Porto Riko’da bulunan Boogling mağarasına gitti ve burada incelemelerde bulundu. Mağara bir içinde bir nehir yatağını ve sayısız komplike tünelleri içerisinde bulunduran bir yapıya sahipti. Murphy ekibiyle birlikte mağaraya girip etrafı incelediğinde yüksek bir kaya üzerine yerleştirilmiş halde duran ve geçmişi binlerce yıl öncesine dayanan gizemleri hala çözülememiş kayalara oyulmuş bazı sıra dışı heykelcikler keşfetti.

Bulunan heykelciklerin ve parçaların tarihlendirmesi daha sonraları yapıldığında bu gizemli eserlerin yapımının neredeyse efsanevi Atlantis medeniyeti ile aynı zamanlara denk geldiğini göstermiştir.

Buldukları bu kayadan oyma heykelciklerin yapılış zamanları ve kayaların üzerinde gördükleri tüm ekibi oldukça heyecanlandırmış ve şaşkına çevirmişti.

Acaba UFO Araştırmacısı Joyce L. Murphy’i ve çevresindeki arkeologları böylesine şaşırtan ve heyecanlandıran bu gizemli buluntular nelerdi.

Mağara içerisine ilk girildiğinde kayaların üzerinde durmakta olan bazı değişik biçimlere sahip taş parçaları gözlemlenmişti. Fakat ilk başlarda bu kayalara detaylı bakılmadığından bu kayalar mağara içerisinde duran sıradan birer taş parçası gibi görünmekteydiler.

Daha sonra mağara içerisinde yapılan detaylı incelemeler de bunların basit birer kaya parçası olmadıkları anlaşıldı.

Bu yontma kayalar alınıp incelendiğinde 4 adet çok özel parça göze çarpmaktaydı.

– bir insan başı heykelciği
– bir taştan oyma kuru kafa
– bir adet incili deniz kabuğu
– ve bir kaya üzerine 3 boyutlu olarak oyulmuş “Göz , Piramit, UFO ve bir Gezegen kabartması” çok net bir biçimde görülebiliyordu.

İncili deniz kabuğu birkaç kıymetli taş ile kayalar üzerine yapılmış bir halka içine yerleştirilmişti.

Ama burada asıl dikkatleri çeken ve görenleri şaşkınlığa düşüren ise üzerinde bir göz, bir piramit, bir UFO ve bir gezegen bulunan 3 boyutlu oyma kaya idi. Murphy ve araştırma ekibi buldukları bu nesnedekileri şu şekilde yorumlamışlardı.

– Kaya üzerindeki göz, her şeyi gören gözeten günümüz dünyasında da sıkça bahsi geçen bir semboldü. (Horus’un gözü – İllüminati’nin sembolü).

– UFO dünya dışı bir uzay aracını

– Gezegen geldikleri yeri.

– Piramitse kurdukları medeniyetlerden birini gösteriyordu.

Bunca şey göz önüne alınıp değerlendirildiğinde şekiller ve tarihlendirme bu oyma kayalardan yapılma heykelciklerin çok eski bir tarihte gerçektende üstün bir teknoloji ile dünyada yaşamış ve daha sonra bir tufanla ortadan kaybolan Atlantislilere ait olabileceğini işaret ediyordu.

Bilindiği üzere Atlantis medeniyetinin dünya dışı zeki varlıklarca kurulmuş büyük bir medeniyet olduğu zaten çok eski zamanlardan beri iddia edilmekteydi. Bu sıra dışı kaya oymaları da adeta bunu doğrularcasına üzerinde 3 boyutlu şekiller ihtiva ediyordu.

Zaten yerli halkta gökten gelen ve daha çok mağara sistemlerinde hayatlarını sürdüren bazı zamanlar halkın arasına karışan küçük insanımsı varlıklardan söz etmekteler. Yerel efsaneler bu tip hikayelerle dolu. Hatta bazı yerliler çok eski zamanlarda bu mağara sistemlerinde yaşayan varlıkları bizzat gördüklerini ve kimi zaman mağaranın derinliklerinden gelen uğultulu sesler duyduklarını ifade etmekteydiler.

Bölgenin ileri gelen yaşlı kadınlarından bir tanesi ise çok eskilerde başlarından geçen bir olayı Murphy’e şöyle anlatıyordu.

“Genellikle çamaşır yıkamak için mağaranın girişine yakın bir noktada bulunan bir nehir yatağına gideriz. O gün 50 kadar kadın ve bir çocukla yine bu dere yataklarından birine gitmiştik. O gün orada nehir yatağına yakın bir noktada küçük beyaz tenli insana benzeyen bir takım varlıklar bulunmaktaydı. Küçük çocuk onlarla oynamak için varlıkların yanına gitmeye kalktı. Fakat ananesi bu varlıkların torununu alacağından korktuğu için çocuğu onların yanına asla gitmemesi gerektiği konusunda uyardı.”

Ve o günden sonra bu beyaz tenli ufak insanımsı varlıklar çok nadir olarak görülür oldular.

Murphy’e göre dünyanın her yerinde keşif amaçlı seçilen küçük gruplar bile tam olarak bilmedikleri ve açıklayamadıkları bir çok şeylerle karşılaşabiliyorlar. Fakat yerel halk biz araştırmacıların açıklayamadıkları bu gizemli konular hakkında çok daha derin bilgilere sahip olabiliyorlar.

İnsan gücü ve malzeme hazırdı, fakat taşıma işi nasıl gerçekleşmişti?

En yeni bilimsel varsayımlardan biri Dr. Mulloy tarafından ortaya atılmıştır. O, çalışmalarını, Paro adı ile bilinen bir moai üzerinde yoğunlaştırdı. Paro 80 ton ağırlığında ve 9 metre yüksekliğinde idi. Rano Raraku’nun 4 mil uzağında, kuzey kıyısında bulunmaktaydı. Dr. Mulloy’a göre, Paro volkanik dağdan ilk kesildiğinde, yamaç boyunca halatlar yardımıyla indirilmiş ve önceden hazırlanmış olan bir deliğe yerleştirilmişti. Daha sonra (Y) biçiminde tahtalardan bir yaparak sivri ucunu heykelin çenesinin altına, kollarını ise tabanına destek yaptılar. Tahta kızak, büyük bir olasılıkla dev bir ağacın çatal dallarından yapılmıştı. Bu şekildeki kızakların yapımı, tarih öncesi çağlara kadar uzanmaktadır.

Moai’nin çenesinin ve karnının çıkıntılı olması da, sırf bu kızak sistemi için destek sağlamak niyeti ile düşünülmüş olmalıdır. Kızakla bu şekilde desteklenen heykeller ince ve uzun baş kısmının, kalın ve kısa olan taban kısmı ile dengelenmesi sayesinde ayakta durmuşlardır.

Heykeli ve kızağı hareket ettirebilmek için ise, ayrı bir sistem kullanılmıştır. A şeklinde bir tahta çerçevenin ucuna halat bağlanması suretiyle bir çentik açılmış ve bir mekanik düzen yaratılmıştır. Çerçevenin ayakları, heykelin kafasına ata biner biçimde yerleştirilmiş ve çentiğe bağlı olan halat, heykelin boynuna geçirilmiştir. Ve ipi ileriye veya geriye çekmek suretiyle, heykel yavaş yavaş itilerek hareket ettirilmiştir. Böylece heykeller, Rano Raraku’dan ahu’nun olduğu yere kadar “yürümüşlerdir.” Kızakla yer arasındaki sürtünmeyi azaltmak amacıyla, nemli çalılardan ve otlardan oluşan bir tabaka kullanılmıştır.

Mulloy’a göre, esas güçlük heykellerin taşınmalarından çok, onların yol boyunca devrilmelerini önlemekti. Ada üzerinde bulunan sayısız kırılmış heykel, bu işin ne denli zor olduğunu göstermektedir.

Mulloy’un tahminlerine göre, adalılar bu yöntemi kullanarak Paro’yu dört mil uzaklıktaki ahu’ya günde 300 metre kat ederek, bir aydan biraz daha fazla bir zamanda taşımışlardır.

Moai’ler, ahu üzerine nasıl dikilmişlerdir? Yaygın bir kurama göre bölgenin üzerindeki doğal toprak setlerden yararlanılmıştır. İçinde Mulloy’un da yer aldığı Heyerdahl’in araştırma grubu, bir düzine kadar adalıya 25 tonluk bir heykeli ahu üzerine yerleştirme görevi vermişlerdir. Adalılar iki adet 5 metrelik kalası kaldıraç olarak kullanarak ve küçük taşları heykelin gövdesi altına bir bir dizerek bu zor işi on sekiz günde başarmışlardır. Bu yöntemin oldukça pratik olduğu ve geçmişte de kullanıldığı anlaşılmaktadır, çünkü ahu’ların çevresine dağılmış olan küçük taşlara rastlanmıştır. Ancak, heykel, kaldırma işlemi sırasında hasara uğramıştır. Mulloy’a göre, o dönemde heykeller kaldırılırken korunmaları amacıyla tahta bir muhafazanın içine alınmaktaydılar.

1960 yılında, bir meslektaşının yardımı ile Gonzalo Figureoa ve adalı yerlilerden oluşan ekibi, batı yakasındaki Akivi ahu’suna ait olan 6 ton ağırlığındaki yedi adet heykeli kaldırmışlardır. Birinci heykeli ayakları üzerine oturtmak bir aydan daha uzun bir süre almıştır. Fakat biriken deneyimleri sonucu, son heykeli dikmeleri bir haftadan da kısa bir süre almıştır.

Mulloy’un hesaplarına göre, Paro moai’sini yontmak, taşımak ve dikmek 23.000 adam-günlük bir çalışmayı gerektirmiştir. Ve Paro, adanın üzerine yayılmış yüzlerce adet heykelden sadece bir tanesidir.

Mulloy ve diğer araştırmacıların çalışmaları sayesinde Paskalya Adası’nda neler olup bittiğine dair, ancak yaklaşık bir bilgi elde edilebilmiştir. Ancak Paskalya Adası’ndaki heykeller gizemini korumaktadır. Bu heykeller niçin yapılmışlardır? Bu soru hâlâ çeşitli tahminlerin yürütülmesine yol açmakta olan bir sorudur.

Biz sadece kuramlar icat edebiliyoruz ve hayranlık duymakla kalıyoruz. Aşırı kalabalıklaşmış dünyamızda yaşayan 21 yy. insanı için, Paskalya Adası’na ait gerçekler önemli bir ders niteliğinde olup, hâlâ gizemini korumaktadır.

Güneydoğu Asya’dan gelen insanlar, Solomon Adaları’na 5000 yıl kadar önce geldiler; bundan 2000 yıl kadar sonra da Yeni Kaledonya’ya ve Fiji’ye yerleştiler. M.Ö. 500 yıllarında Tanga’ya ulaştılar ve hemen sonra da oradan Samoa’ya eriştiler. Oradan ise Marquesas ve Sosyete Adalarına yayıldılar ve sonra Polinezya üçgenine vardılar. Paskalya Adası, Hawai ve Yeni Zelanda.

Bu da Marqueas, Tonga ve Paskalya Adası’nda başlayan ve Peru kıyılarına kadar yayılan megalitik bir kültürün doğuşunu belirlemektedir. O halde, Paskalya Adası’na yerleşen Polinezya yerlilerinin, İnka sanatının öncüleri oldukları iddia edilebilir. Vinapu ahu’su ve Eski Çağ’a ait heykeller, İnka sanatının ilk örnekleri olarak kabul edilebilirler. Acaba, Paskalya Adası’na M.S. 690 yıllarında ilk kez gelenler, yani Hotu Matua ve adamları bu kimseler miydi? Bu büyük heykelleri onların çocukları mı yaratmışlardı?

En yaygın olarak kabul gören kuram, Hotu Matu söylencesinin kökenini ikinci bir göç olayına bağlamaktadır. Bu varsayıma göre, ilk heykeller ve eski adak taşları, adanın yeni sakinlerine kalan miraslardı. Bu mirasçılar, kendilerinden önce gelenlerden bu işi devralmışlar, stillerini değiştirmişler ve ilerletmişlerdir. Onlar, aynı zamanda Rano Raraku’daki heykelleri de yapmışlardır. Mevcut olan taş yığınlarını yeniden biçimlendirmişler ve birçok yeni “ahu” daha inşa etmişlerdir. Ancak, bu arada dilimleri birleştirme tekniğini unuttukları anlaşılmaktadır. Daha sonra ise, “moai”leri mezarların üzerine yerleştirme modası başlamış ve zamanla heykeltraşlık tekniği de unutulmaya yüz tutmuştur.

Bu klasik dönem zaman içinde tam olarak belirlenebilir mi? Buluntulara göre, 1470 yıllarında heykeltraşlar hâlâ işbaşında bulunuyorlardı. Birçok uzmana göre, eğer olmuş ise, ikinci göç de yaklaşık olarak on ikinci yüzyılda gerçekleşmişti.

Bu dönemden sonra, birbirlerinden Pasifik’in enginliği yüzünden soyutlanmış olan her Polinezya kolonisi, kendi kültürlerini oluşturmuşlardır. Hawai, Yeni Zelanda ve Paskalya Adası gibi iyice birbirlerine uzak olan bölgelerde de en özgün ve çeşitli sanatsal tarzlar oluşmuştur.

Paskalya Adası’nda, yontmaya uygun taşların fazlalığı, kereste bulunmaması, dini ayinler gibi sosyal faktörlerin hepsi, bu taş yontuculuğu geleneğinin gelişmesine yol açmıştır. Ağaç yokluğu yüzünden, ada halkı uzun yolculuklar için gerekli olan gemileri de inşa etmekten yoksun idiler ve ada içinde iyice izole oldular.

Moai’ler, sadece birkaç yüzyıl önce ve binlerce yıl süren krallıklarla karşılaştırılırsa göreceli olarak çok kısa bir süre içinde inşa edildiler. Arkaik çağa ait olmayan heykellerin, yontulma tarzındaki bütünlük ve uyum, bu sanatın kısa süre içindeki gelişimini gösteren bir kanıt durumundadır. Heykellerin fiziki durumu da, onların yakın zamanlarda yapıldığını göstermektedir, çünkü volkanik kil, erozyona dayanıklı olmayan çok hassas bir malzemedir.

Moai’lerin anlamı ve yapılış sebebi neydi? En ilgi çeken moai’ler, Rano Raraku kraterinin çevresinde bulunanlardı. Araştırmacılara göre, burası her kabilenin tanrılaşmış olan kahramanları adına anıtlar diktikleri bir çeşit Pantheon’du. Fakat bulgular bu fikri desteklemektedir. Dağın yamaçlarında bulunan yetmiş heykel üzerinde yapılan bir arkeolojik inceleme, moai’lerin zeminlerinin düz olduğunu ve bunların önceden hazırlanmış olan çukurların içine yerleştirildiklerini göstermiştir. Görünüşe göre, bunlar geçici bir süre için buralara konulmuşlar ve tamamlandıktan sonra başka yerlere taşınmaları amacı güdülmüştür, fakat bu amaca hiçbir zaman ulaşılamamıştır.

Ada üzerinde dağılmış halde bulunan tek tek heykellerin sebebi neydi? 15 yılını moai’lerin araştırılmasına ayıran Dr. William Mulloy’a göre, bu heykeller yapıldıkları taş ocakları bölgesinden ahu’lara doğru taşınırlarken kırılmışlar ve bu nedenle de oldukları yerde bırakılmışlardır.

Ahu moai’lerin Marquesas’larda da kopyaları bulunmaktadır ve tanrı simgesi yerine büyük reisleri ve ünlü rahipleri simgeledikleri düşünülmektedir. Ölen kahramanlarının ruhlarının, bu heykellerin içerisinde olduğuna ve kabileyi buradan koruduklarına inanılmaktaydı. Bu heykellerin üzerinde bulunan kırmızı renkli başörtülerinin, dönemin yerlilerinin taşıdıkları başlıkları simgelediği sanılıyor.

Buraya kadar olan bilgilerin anlaşılması kolaydır. Ancak belirsiz olan şey, Paskalya Adası sakinlerinin, bu heykellerin ne kadar zamanda yaptıkları ve bunları nasıl taşıdıklarıdır.

Günümüzdeki varsayımlar, yontma işleminin 50 ila 300 adam-yıl arası sürdüğünü göstermektedir. Bu varsayımlar, Paskalya Adası yerlilerinin usta birer yontucu oldukları esasına dayanmaktadır ve adaya ilk gelen Polinezya yerlilerinin geliş tarihi ile 19. yy’de heykellerin devrilmelerine kadar geçen süre içinde yapılmış oldukları inancına dayanmaktadır.

Bu heykellerin nasıl taşındığı sorusu ise, en gerçekçi gözlemcilerin bile hayali birtakım kuramlar geliştirmelerine neden olmuştur. Bazı kuramlara göre, bunları bir köleler ordusu kuşaklar boyunca taşımış durmuşlardır. Paskalya Adası yerlileri ise, heykellerin sihirli güçlere sahip olduğunu ve kendi kendilerine yürüdüklerine inanırlardı. Volkanik bir patlama sonucunda da büyük taşlar adanın kıyılarına ve ovalarına yayılmış olabilir. Bazı gözlemcilere göre, adada patates yetişmekteydi ve ezilmiş patates halısı üzerinde heykeller kaydırılmış da olabilirdi.

Rano Raraku’nun incelenmesi, heykellerin taşınması için bir kablo sisteminden faydalanılmış olunabileceğini göstermektedir. Kraterin tepesindeki kayalıklar boyunca oluk, çıkıntı ve delikler gözlenmiş bulunmaktadır. Soruna, diğer Polinezya kültürlerinin açısından da bakılabilir. Marquesas yerlileri, halatların ve vadilerin eğimleri yardımı ile, 10 tona kadar varan heykelleri, adakların üzerlerine yerleştirmişlerdir. Tonganlar, Haka-Manga’daki mani kapısına 10 tonluk bir heykel yerleştirmeyi başarmışlardı. Yeni Zelanda’da yaşayan moai’ler büyük gemilerin yapımında kullanılan dev ağaçları taşımışlardır. Bunların her birinin ağırlığı moai’lerinkinden daha fazlaydı.

Ancak 90 ton ağırlıktaki ve 9 metre boyundaki dev heykelin Paskalya Adası’nın bir ucundan ahu’nun bulunduğu yere kadar nasıl taşınmış olduğu tam bir bilmecedir. Böylesine olağanüstü bir çalışma nasıl yapıldı? Adanın en parlak dönemindeki nüfusu, saz kulübelerinin kalıntılarına bakılarak, on bin civarında olarak tahmin edilmektedir. 19. yy’de koyunların da girmesiyle ada yiyecek sıkıntısı çekilmeyen müreffeh bir dönem yaşamıştır. Roggeveen’e göre, bu ada dünyadaki bir cennet gibi idi. La Perause’un araştırma grubundaki botanikçiler değişik ve zengin bitki türleri belirlediler. Oldukça nadir sayıda ağaç vardı, fakat yine de hiç ağaç olmadığı söylenemezdi. Adanın 18 metre yüksekliğindeki yerlerinde okaliptüs ağacı yetiştirmek mümkündü ve Metraux da, Pasifiğin bu köşesinde okyanusun getirdiği birçok tahta enkazın olduğunu belirtmişti.

Kutsal çalılardan yapılmış oyma heykellere Kavakava Moai adı verilir. Bunların atalarının ruhlarını simgelediğine inanılmaktaydı.

Paskalya Adası hazinelerinden en gizemlisi, belki de “konuşan tahtalar”dır. Yirmi altı adet yapıttan oluşan bu grup, insan ve hayvan şekillerinden oluşan yontmalarla kaplı olup, bunların simgesel birer anlamlarının olduğu sanılmaktadır. Yirmi bir adet yazılı levha, tören malzemesi ve süslü sandık bulunmuştur.

“Konuşan tahtalar” veya öteki adı ile Rongorongo tahtalarının dinsel törenler için kullandıkları sanılmaktadır. Thomas Barthel adlı bir Alman öğrencinin araştırmasına göre “konuşan tahtalar” Polinezya kökenlidir. Sorun, sadece birkaç adet parçanın günümüze kadar kalmış olması ve bunları tekrardan birbirleriyle birleştirme görevinin, Chaucer ve Dickens’ın sayfaları kullanarak İngilizceyi yeniden yaratmak kadar zor ve hatta imkânsız olduğudur.

Moai’leri Kimler Yaptı?

Moai’leri, yontulmuş taşları, “konuşan tahtaları”, kimler, neden ve ne zaman yaptılar?
Bu konuda birçok fantastik kuram ortaya atılmıştır. Paskalya Adası, kaybolan kıta Atlantis idi… Uzaydan gelenlerin bıraktığı eserlerdi bunlar… Batmış bir takımadalar grubunun dini bir merkeziydi orası. Sund adlı bir Norveçli, Paskalya Adası’nın eskiden Mısır’ın bir parçası olabileceğini bile ileri sürdü.

Ancak günümüzdeki bilim adamlarının hemen hemen üzerinde mutabık kalmış oldukları görüş, Moai’leri yapanların Polinezya yerlileri olduğu şeklindedir.

Bu heykellerin kökenini bulmak için, ilk adım, engin Pasifik’in ortasındaki bu küçük noktaya ilk gelenlerle ilgili ada yerlilerinin efsaneleridir. Bir söylenceye göre, Hiva Takımadalarından Marae Renga’daki Hotu Matua adlı bir reis, kaybetmiş olduğu bir savaş sonucu, ülkesini terk ederek buraya gelmiştir. Ya da Hiva Adaları’nın doğal bir felaket sonucunda yok olmasıyla buraya gelmiş olabilir. Bütün bu efsaneler, Marae Renga’nın güneşin battığı yanda ve iklimin sıcak olduğu bir yerlerde olduğu konusunda hemfikir idiler.

Hotu Matua bir rüya görmüş ve altı öncüyü mağaralarla dolu bir adanın keşfine yollamış ve Paskalya Adası’nı bulmuştur.

Reis ve onun yanındakiler, beraberlerinde bitkiler, ağaçlar ve hayvanlar getirmişler, fakat bunların hepsi zamanla zor koşullar altında ölmüşlerdir. Hotu Matua öleceğini hissettiğinde, adayı oğullarının arasında pay etmiştir. Bu adada yaşayan on veya on iki kabilenin kökenini oluşturmuştur.

Bu Polinezya yerlilerinin Paskalya Adası’nın ilk sakinleri olduğunu iddia eden teoriyi sağlamlaştırmaktadır. Ada yerlilerinin kökenleri üzerindeki bu fikir ayrılıkları, genelde okyanus adaları halklarının kökenleri üzerindeki tartışmaları yansıtmaktadır. İlk yazarlar, onların Amerika’dan geldiklerini iddia etmişlerdir. Birçok uzman ise bu görüşü reddetmiş, ancak Thor Heyerdahl 1947 yılında Kon-Tiki adını verdiği bir sal ile Peru’dan Tuamotu Takımadaları’na ulaşarak bunun mümkün olabileceğini kanıtlamıştır.

Heyerdahl ve ellerinde yalnızca zıpkın olan 5 kişilik mürettebatı yaklaşık 101 gün süren bu yolculuk sırasında dev gibi bu köpek balığıyla boğuştu, içme suyu iki ay içinde tuzlandı ama yağmur sayesinde su stokları yenilendi. Kahvaltı çoğu kez palamut ve gece boyunca güverteye düşen uçan balıktan oluşuyordu.

Heyerdahl’ın hipotezi birçok varsayıma dayanmaktadır. Bunlar, on altıncı yüzyıldaki İspanyol fatihlerinin belgelerinden alınan İnkalar ile ilgili efsanelere, Pasifik akıntılarının incelenmesine, bazı botanik bilgilerine ve kan grupları analizlerine da-yanmaktadır. Fakat onun iddialarını destekleyen en önemli husus, Vinapu adlı İnka tapınağı ve adada bulunan İnka tarzı heykellerdir.

Diğer araştırmacılar ise bu görüşe pek güvenmemişlerdir. Bir kere, Amerikalı yerliler iyi denizciler değillerdi. Daha dağları aşmayan Güney Amerikalılar nasıl olur da okyanusu geçebilirlerdi? Öte yandan, Polinezya Takımadaları kendilerini Güney Amerika’dan ayıran bir birlik içinde idiler ve Paskalya Adası da bu birliğin kültürel, coğrafi ve dil açısından bir parçası durumundaydı. Ayrıca Paskalya Adası’nda İnka uygarlığının en tipik iki ürününün, çömlekçilik ve tekstilin hiçbir izine de rastlamamıştı.

Heyerdahl’ın 1955-1956 keşif seferi ile başlayan bilimsel çözümlemeler furyası, sonunda Paskalya Adası’na ilk yerleşenlerin Güney Amerikalılar değil Polinezyalılar olduğu konusunda güçlü bir uzlaşıyla sonuçlandı. Günümüzde, adaya M.S. 690 yılları civarında Batı’dan gelen kimselerce yerleşildiği kabul edilmektedir. Bu tarih, Vinapu diye de bilinen “ahu”nun kuruluş tarihidir. Bu da, Vinapu’nun henüz İnka uygarlığı ortada yokken yapılmış olduğunu göstermektedir.

Rano Kao kraterine ve Orongo yakınlarındaki Kuş-Adam kasabasına bakıldığında, biri birlerine yakın bir şekilde sıralanmış resimli kayalar görülür. Bu şekillerin kuş-tanrı Makemake’ye şükranlarını sunmak isteyen putperestlerce yapıldığı sanılmaktadır.

Tarih: 1000-1700
Yer: Güneydoğu Büyük Okyanus’ta Paskalya Adası

Tarihin derinliklerinde gizemli bir dönem daha ve sırrı çözülemeyen Paskalya Adası heykelleri… Yeryüzünde hiçbir yer, diğer yerleşim bölgelerine Paskalya Adası kadar uzak değildir. Güney Amerika, doğuda 4300 mil, Tahiti ise batıda 2300 mil uzaklıktadır.

Bununla birlikte, geliş­miş teknolojiye sahip uygarlıklardan görünürde tecrit olmasına rağmen ada halkı, her nasılsa birçoğu üç katlı bir binadan yük­sek, insan biçiminde yüzlerce dev yekpare heykeller yontmuştu. Sonra, her nasılsa bu ‘Moai‘ yi adanın bir ucuna taşımış, birçoğu­nu taş platformların üzerine dikmiş ve dev kırmızı taş blokları üstlerine oturtarak işlerini tamamlamışlardı.

Sayısı 974 olarak belirlenen bu heykeller denizciler tarafından keşfedildi ve tarihçiler tarafından araştırmaya başlandı. Gerçekten muazzam boyutlara sahip bu heykellerin, 220 metre uzunluğu ve 150 tona yaklaşan ağırlıkları mevcut.

Adanın değişik noktalarında dizili duran bu muhteşem heykellerin tamamı şuan yerinde bulunmuyor çünkü bazıları taşınma sırasında bazıları ise işçilerin hataları sonucu parçalanmış haldedir.

Hollandalı kaşif Jacob Roggeveen, adaları 1722 yılında keşfetmiştir. Yeşil bir alan ancak neredeyse hiç ağacın bulunmadığı bir bölge olan Paskalya adası ilk keşfedildiği an Paskalya gününe denk gelmiştir ve bu isimle anılmıştır. Birçok medeniyete sahiplik yapan bu alanın ilk misafirleri Güney Amerikalılar ancak bunu yalanlayanlar da yok değil.

Roggeveen şöyle yazmıştı: “ilkin bu taş heykeller hepimizi çok şaşırttı; çünkü bu insanların, tam dokuz metre yüksekliğinde ve aynı oranlarda kalın bu heykelle­ri nasıl dikmiş olabileceklerini bir türlü anlayamadık.”

Bu keşiften sadece 52 yıl sonra. Kaptan James Cook güney Pasi­fik’te eskiden beri varolduğundan kuşkulanılan bir kıtayı arar­ken Paskalya Adasına da kısa bir süre uğramıştı. Cook da hay­retler içindeydi:

“Her türlü mekanik güce yabancı olan bu adalı­ların, nasıl böyle muazzam yapılar dikebildiğini ve daha sonra başları üzerine büyük silindirik taşlar yerleştirebildiğini aklımız almadı”

Heykellerin üzerinde yapılan araştırmalar bu heykellerin sırrını çözmeye yetmedi, üzerlerinde ne bir sembol ya da ne bir yazılı eser bulunuyor ancak tek nokta heykellerin surat ifadeleri hepsinin yüzünde gururlu bir gülümseme mevcut fakat bu araştırmalar için yeterli görülmüyor. Bir başka bilgi ise heykellerin bazıları yarım bırakılmış ve heykellerin karaya nasıl taşındığı bilinmiyor. Ağırlıkları konusunda tonlarca ağırlıkta olan bu heykellerin kim tarafından yapıldığı da bilinmiyor çünkü buna dair hiçbir iz yok…

Efsaneye göre; heykellerin yapımı savaş sonrasına dayanıyordu. Polinezya kökenli kavimler buraya yerleşti ve hüküm sürmeye başladı ancak savaşlar ve saldırılar onları yıldırdı ve sonunda pes ettiler ancak buraya veda etmeden önce bu heykelleri bıraktılar. Heykeller gülümsüyor ve bir boşluğa bakıyor gururlu bir şekilde onlar giden eser sahiplerini bekliyor ve onların yeniden geleceği işaretini veriyor. Bazı heykellerin surat ifadelerinde kaygılı bir bekleyiş olduğu da söyleniyor.

Heykelleri Kimler Yaptı, Neden Yaptı: Moai Muamması

Çoğu bilim insanı, bazı Polinezyalı göçmenlerin batıdaki bir adadan, belki Markiz Takımadalarından uzun olsa da olanaksız olmayan bir yolculuktan sonra kıyıya ulaşmış olabileceklerini düşündü. 1940’ların sonunda, Güney Amerika Yerlilerinin Paskalya Adası “na yerleştiği ve ‘Moai’yi inşa ettiği teorisini formü­le eden Norveçli bilim insanı Thor Heyerdahl’ı ciddiye alan sa­dece birkaç kişiydi.

Heyerdahl, haklılığını kanıtlamak amacıyla, ilkel bir sal ya­pıp, kendisi Pasifik’i geçmeye karar verdi.

Heyerdahl, teorisini ilk önce Paskalya Adası halkı ile Pe­ru da yaşamış olan antik İnkaların efsaneleri arasında bazı ben­zerlikler yakaladıktan sonra oluşturmuştu. Paskalya Adası halkı, kendi soylarının kurucusu olarak beyaz baş tanrı Tiki’ye tapar­ken, İnkalar uzak atalarının Peru’dan Pasifik’e yaydıkları beyaz baş tanrı, Kon-Tiki’den söz ediyorlardı.

Heyerdahl, adayı on sekizinci yüzyılda ziyaret eden ilk Av­rupalıların, normalde bronz tenli Polinezyalılardan ayırt edilebi­len bazı beyaz adalıların gizemli varlığı karşısında şoke olduk­larını anımsamıştı. Tiki ve Kon-Tiki aynı tanrı ve Paskalya Ada­sının beyaz yerlileri de onun torunları olmalıydı.

Adayla ilgili diğer söylencelerin Heyerdahl’ın teorisini güç­lendirdiği görülüyordu. Adalılar kulaklarını delen ve yapay ola­rak uzayıncaya kadar kulak memelerine ağrırlıklar takan “uzun kulaklı” bir soydan söz ediyordu. Söylenceye bakılırsa, uzun ku­laklılar adayı kısa kulaklılar tarafından rahatsız edilip kovuluncaya kadar yönetmişlerdi. ‘Moai’ neredeyse omuzlarına kadar sarkan uzun kulaklara sahip olduğundan, kuşkusuz Heyerdahl heykellerin uzun kulaklılar tarafından yapıldığını düşündü. Peki hu uzun kulaklılar nereden gelmiş olabilirlerdi?

Botanistler adanın totora kamışlarının Peru’da bulunanlardan farklı olduğu sonucuna varmışlardı. Heyerdahl’ın savunduğu Güney Amerika bağlantısı için temel aldığı adadaki tatlı patatesler de Polinezya’da bir yerlerden gelmiş olabilirdi.

Dil ile ilgili bilimsel çözümlemeler de batıya işaret ediyordu. Adalıla­rın kullandığı birçok sözcük, Polinezya’daki özdeş sözcüklere yakın görünüyordu ve uyuşmazlıklar rahatlıkla uzun tecrit yılla­rına bağlanabilirdi. Adanın “Rongorongo” yazıtı da Perulularınkinden çok, Polinezya yazısı ile ortak özelliklere sahipti.

İskeletlerin incelenmesi de adalıların Güney Amerikalılardan çok, Güneydoğu Asyalılarla ortak özellikleri olduğunu gösterdi ve çoğu bilim insanı ilk Avrupalı ziyaretçilerin beyaz tenli in­sanlara ilişkin tanımlamalarının abartılmış olabileceği sonucuna vardı. En başta, Paskalya adalılarıyla ilgili ilk anlatımların sade­ce birkaçı bu beyazlardan söz ediyordu. Başkalarına gelince, ör­neğin, ünlü kaşif Kaptan Cook, “renk, özellikler ve dil bakımın­dan, daha batıda kalan adaların halkına o kadar benziyorlar ki, onların aynı köklere sahip olduğundan hiç kimse kuşkulanamaz” diye yazmıştı.

Şu eski Tiki ve Kon-Tiki masallarına gelince, çoğu bilim in­sanına göre bunlar söylencelerden başka bir şey değildi. Paul Bahn’ın sözleriyle, bu yavan hikayeleri yutmak için “büyücek bir tutam deniz tuzu” gerekirdi. Bahn, Heyerdahl’ı söylenceleri ayıklayarak kullandığı için eleştirmişti. Ancak böyle bir ayıkla­ma, diğer anlatılanları – örneğin, adanın ilk kralı Hotu Matua’nın, Hiva diye bir adadan geldiğini- göz ardı ederken, teorisini destekleyenlere ağırlık vermesini sağlıyordu. Hiva, Paskal­ya Adası’nın iki bin yüz mil kuzeybatısında, Markiz Takımada­ları ‘nda herkesin bildiği bir addır.

Dramatik Kon-Tiki macerası bile bilimin titiz sorgulamasın­dan kaçamamıştı. Bazıları İnka-öncesi yerlilerin yelken değil, kürek kullandığını ve Peru’nun çöl kıyılarında sal ya da kano yapımı için gereken türden hiçbir hafif kereste bulunamayacağı­nı öne sürdüler. Ayrıca Kon-Tiki’nin kıyıdan elli deniz mili açıkta yedekte çekilmesi, Heyerdahl’ı Polinezya yakınlarında bir yere değil, Panama yakınlarında bir yere sürükleyebilecek akıntılardan kurtulmak içindi.

Heyerdahl’ın 1955-1956 keşif seferi ile başlayan bilimsel çö­zümlemeler furyası, Paskalya Adası’na ilk yerleşenlerin Polinezyalılar olduğu konusunda güçlü bir uzlaşıyla sonuçlandı. Gü­ney Amerika Yerlilerinin tersine, önemli bir denizcilik deneyi­mine sahip olan Polinezyalılar, Havai ve Yeni Zelanda gibi ada­larda koloniler kurmuşlardı. Bazı bilim insanları, (Şili’de bulunan bazı Doğu Paskalya Adası üslubu mızrak başları gibi) Güney Amerika ve Polinezya kültürlerinin iç içe geçtiğini gösteren her türlü kanıtın. Yeni Dünya’ya ayak bastıktan sonra yurtlarına dönmüş olabilecek Polinezyalı denizcilere bağlanabileceğini id­dia edecek kadar ileri gitmişlerdi.

Thor Heyerdahl

Bunlar, kaşiflerin doğuya değil, batıya yelken açtığını savun­maya devam eden Heyerdahl’ı pek ikna edememişti. Tarih yazımı dalgasına direnmeyi sürdürmüş, adaları tekrar ziyaret etmiş ve ona kulak verenlerin sayısı giderek azalmasına rağmen, tez­lerini savunmuştu.

Ne var ki, bu, onun başarılarını küçültmez. Paskalya Adası’na ilk bilimsel keşif gezisini düzenleyen ve kendisine eşlik eden bi­lim insanlarına kendi araştırmalarını önyargılardan uzak bir şe­kilde sürdürmelerini sağlayan Heyerdahl’dı. Ayrıca diğer araştır­macıları oraya çeken ve ‘moai’ yontucularını araştırmayı sürdür­melerinin esin kaynağı Heyerdahl’ın ünlü keşif gezileriydi.

Paskalya Adası’na ilk önce Polinezyalıların yerleştiğine iliş­kin görüş üzerinde uzlaşılması, en azından dev heykellere kısmi bir açıklama getiriyor. Atalara tapınma tüm Polinezya’da yay­gındı, dolayısıyla ‘moai’ adalı kabileler ya da ailelerin ölülerini yüceltmek amacıyla diktikleri bir çeşit anıt olabilir. En büyük ‘moai’nin tepesine yerleştirilen kırmızı taş bloklar, Markiz Ta­kımadalarında yas işareti olarak bir ölü imgesinin üzerine taş koyma geleneğinden gelmiş olabilir.

Bununla birlikte, bu ‘moai’ konusunda Cook’un kısa ziyare­ti sırasında gözüne çarpan bir başka gizem var. Birçok heykel platformlarından devrilmişti ve bazılarının kafaları açıkça bi­linçli olarak koparılmış durumdaydı. Moai’leri için bu kadar olağanüstü bir çaba harcamış olan bir halk neden onları devirmiş olabilirdi? Heykellerin sapasağ­lam durduğu Roggeveen’in 1772 yılındaki ziyareti ile Cook’un adaya ulaştığı 1784 tarihleri arasında ne olmuştu?

Heyerdahl, Avrupalılardan önce gelip, ilk Güney Amerikalı yerleşimcilerle savaşa tutuştuklarını söylediği Polinezyalı göç­menleri suçluyordu. Adayı yöneten uzun-kulaklılara karşı “kısa- kulaklılar”ın ayaklanmasını anlatan ada söylencelerine tekrar başvuruyordu. Yeni kurgusuna göre, belki de kısa kulaklılar hem uzun kulaklıları hem de onların heykellerini devirmiş ola­bilirlerdi.

Gerçi arkeolojik kanıtların yokluğu Heyerdahl’ın teorisini bir kez daha köşeye sıkıştırmıştı. Paskalya Adası tarihinin bu kesitinde, ya da aynı şekilde diğer kesitlerinde, yeni kültürel et­kilerin aniden araya girdiğine dair hiçbir mimari ya da el sanat­larına ait bir iz yoktu.

Arkeologların, Avrupalıların adayı keşfinden önceki döneme tarihlendirilen çok sayıda mızrak başı ve hançer bulmuş olmala­rı, birçoğunu savaşın ‘moai’nin ve onlara tapan kültürün devril­mesinde bir rol oynamış olabileceği sonucuna varmasına yol aç­tı. “Kuş adamlar” döneminin kaya sanatının ortaya çıkışı, aynı zamanda atalara tapınmanın yerini almış olabilecek yeni bir kül­tün de göstergesiymiş gibi görünüyor.

Çoğu araştırmacı ekolojik bir krizin adalıları görülmedik öl­çüde azalan kaynaklar için savaşmaya ittiğine inanıyor. Aşın nüfus ya da ormanların yok oluşu, en büyük ‘moai’nin dikildiği on altıncı yüzyılda artık ciddi sorunlar haline gelmişti. Bazı ar­keologlar, umutları iyice tükenen ada halkının tanrıların yardı­mını istemek amacıyla, çok sayıda heykel dikme yolunu seçtiği­ni öne sürmüşlerdi. Ataları yardımlarını esirgeyince, adalılar on­lara inançlarını yitirmiş ve öfkeyle heykelleri devirmiş olmalıydılar.

Eylül 1996 da Güney Peru’nun Hayu Marca dağlık bölgesinde kayalar üzerine kazınmış gizemli dev bir kapı figürü keşfedildi. Hayu Marca, Puno şehir merkezine 35 kilometre uzaklıkta bulunan ve bölgede yaşayan yerli halk tarafından “Tanrılar Şehri” olarak nitelendirilip saygı duyulan bu özel bölge engebeli dağlık arazi nedeniyle uzun zamandır keşfedilememiştir.

Bölge henüz keşfedilmiş olmasına rağmen yerlilerce inşa edilmiş bu sıradışı yapılar günümüz yapılarına ve gelişmiş kentsel projelere şaşırtıcı biçimde benzemektedir.

Bu oyma kapı, yerlilerce “Puerta de Hayu Marca” (Tanrıların / Ruhlar Kapısı) olarak adlandırılmaktadır. Kapı 7 metre genişliğinde 7 metre yüksekliğinde doğal bir kaya yüzüne oyulmuştur. Bu devasa yüksekliğe ve genişliğe sahip kirişin hemen içerisinde 2 metreye yakın ikinci bir kapı oyması yer almaktadır. Bu devasa yapı o bölgede doğa yürüyüşü yapan Jose Luis Delgado Mamani ilk defa fark etmiştir. 2 Metrelik bu ikinci kapı oymasının hemen merkezinde küçük bir oyuk kapı kulpu gibi durmaktadır.

Kapıyı ilk defa görüp keşfeden Mamani yerel basın ile yaptığı bir röportajda şunları söyledi.

“İlk defa bu yapıyı gördüğümde aklımı kaçırcam sandım…” “Ben yıllardır, defalarca rüyamda böyle bir yapının hayalini görüyordum, Sanki rüya içinde rüya gibiydi. Rüyamda dev bir kapıyı ve ona giden pembe mermer döşemeli yolu, pembe mermer heykellerini rahatlıkla seçebiliyordum. Bu yolu yürüdükçe küçük kapı açık bir halde parıldayarak başka bir aleme açılan bir tünel gibi karşımda duruyordu. Derinlerden gelen mavi parlak bir ışık etrafı aydınlatıyordu. Ben bu rüyalarımı ailemle de bir çok defalar paylaştım ve yorumlamaya çalıştık. Ve bir gün rüyalarımdaki bu kapı sonunda karşıma çıktı. Sanki o an o kapıyı görmek benim için Tanrıdan gelen bir vahiy gibiydi .. Böyle garip bir olayı yaşamak oldukça ilginçti” dedi.

Arkeoloji ne diyor

1996 yılının başlarında keşfedilen bu kapı keşfedildikten hemen sonra, Mamani, Puno, La Paz ve Lima gibi arkeoloji otoriteleri ile temasa geçilmesiyle kısa bir süre içinde arkeologlar ve İnka tarihçileri ile kuşatıldı. Yapılan araştırma ve incelemeler ilerledikçe yerli, halkta bu konu ile ilgili efsanelerini, bilgilerini bölgeye akın eden araştırmacılar ile paylaşmaya başladılar.

Bu bölgenin yerlileri ile konuştukça bu yapının “Tanrıların toprakları için bir ağ geçidi” olduğu ifadeleri ortaya çıkmaktaydı. Efsanelerden birinde “Çok uzun bir zaman önce büyük kahramanların, yeni görkemli bir yaşam ve ölümsüzlük kazanmak, tanrılara katılmak için bu kapıdan geçip gittikleri” anlatılmaktaydı.

Bir başka Peru efsanesine göre de
“İspanyol gezginlerin Peru’ya ilk adım attıkları zaman altın ve değerli taşları İnka kabilelerinden zorla yağmalayarak aldıkları sırada, Yedi ışın tapınağında Aramu Maru isimli bir rahip bir şafak vakti tapınakça kutsal sayılan bir altın diski “yedi ışınları – Tanrıların anahtarı” İspanyollardan kaçırarak Hayu Marca dağlarına sakladı. Onu izleyen rahiplerde yanına geldiklerinde Aramu Maru onlara tanrıların anahtarını gösterdi. Yapılan ufak bir ritüel sonrasında bir ışık portalı açıldı.

Altın bir disk tarafından açılan bu büyülü mavi ışık tüneli önünde duran şaman rahipleri olayı şaşkınlık içinde izlerken efsaneye göre; Rahip Aramu Maru elindeki bu altın diski diğer rahiplere verdikten sonra bu ışığın içine girerek bir daha hiç görünmemek üzere ortadan kayboldu”

Arkeologlar kapı üzerinde hemen sağ tarafında bulunan bir yumruk büyüklüğündeki daire biçimli oyuğun içine yine aynı daire biçimli bir disk yerleştirildiğinde böyle bir düzeneğin harekete geçirilmiş olabileceğini düşünmekteler.

Yıldız Vizyonları ve Enerji alanları

Bu sıradışı antik yapıyı ziyarete gelip ona dokunanların neredeyse tamamı bu dokunuşları anında enteresan şeyler hissedip, garip deneyimler yaşadıklarını ifade edilmiştirler. Kimileri o an gözlerinin önüne gelen yıldız ve uzay vizyonlarından bahsederken kimileri ise vücutlarına akan büyük bir enerji ve duygu yoğunluğu olduğundan kimileri ise alışılmadık ritmik müzik sesleri işittiklerinden bahsetmekteler.

Kapıyı ilk defa görüp keşfeden Mamani yerel basın ile yaptığı bir röportajda şunları söyledi.

“İlk defa bu yapıyı gördüğümde aklımı kaçırcam sandım…” “Ben yıllardır, defalarca rüyamda böyle bir yapının hayalini görüyordum, Sanki rüya içinde rüya gibiydi. Rüyamda dev bir kapıyı ve ona giden pembe mermer döşemeli yolu, pembe mermer heykellerini rahatlıkla seçebiliyordum. Bu yolu yürüdükçe küçük kapı açık bir halde parıldayarak başka bir aleme açılan bir tünel gibi karşımda duruyordu. Derinlerden gelen mavi parlak bir ışık etrafı aydınlatıyordu. Ben bu rüyalarımı ailemle de bir çok defalar paylaştım ve yorumlamaya çalıştık. Ve bir gün rüyalarımdaki bu kapı sonunda karşıma çıktı. Sanki o an o kapıyı görmek benim için Tanrıdan gelen bir vahiy gibiydi .. Böyle garip bir olayı yaşamak oldukça ilginçti” dedi.

Arkeoloji ne diyor

1996 yılının başlarında keşfedilen bu kapı keşfedildikten hemen sonra, Mamani, Puno, La Paz ve Lima gibi arkeoloji otoriteleri ile temasa geçilmesiyle kısa bir süre içinde arkeologlar ve İnka tarihçileri ile kuşatıldı. Yapılan araştırma ve incelemeler ilerledikçe yerli, halkta bu konu ile ilgili efsanelerini, bilgilerini bölgeye akın eden araştırmacılar ile paylaşmaya başladılar.

Bu bölgenin yerlileri ile konuştukça bu yapının “Tanrıların toprakları için bir ağ geçidi” olduğu ifadeleri ortaya çıkmaktaydı. Efsanelerden birinde “Çok uzun bir zaman önce büyük kahramanların, yeni görkemli bir yaşam ve ölümsüzlük kazanmak, tanrılara katılmak için bu kapıdan geçip gittikleri” anlatılmaktaydı.

Bir başka Peru efsanesine göre de
“İspanyol gezginlerin Peru’ya ilk adım attıkları zaman altın ve değerli taşları İnka kabilelerinden zorla yağmalayarak aldıkları sırada, Yedi ışın tapınağında Aramu Maru isimli bir rahip bir şafak vakti tapınakça kutsal sayılan bir altın diski “yedi ışınları – Tanrıların anahtarı” İspanyollardan kaçırarak Hayu Marca dağlarına sakladı. Onu izleyen rahiplerde yanına geldiklerinde Aramu Maru onlara tanrıların anahtarını gösterdi. Yapılan ufak bir ritüel sonrasında bir ışık portalı açıldı.

Altın bir disk tarafından açılan bu büyülü mavi ışık tüneli önünde duran şaman rahipleri olayı şaşkınlık içinde izlerken efsaneye göre; Rahip Aramu Maru elindeki bu altın diski diğer rahiplere verdikten sonra bu ışığın içine girerek bir daha hiç görünmemek üzere ortadan kayboldu”

Arkeologlar kapı üzerinde hemen sağ tarafında bulunan bir yumruk büyüklüğündeki daire biçimli oyuğun içine yine aynı daire biçimli bir disk yerleştirildiğinde böyle bir düzeneğin harekete geçirilmiş olabileceğini düşünmekteler.

Yıldız Vizyonları ve Enerji alanları

Bu sıradışı antik yapıyı ziyarete gelip ona dokunanların neredeyse tamamı bu dokunuşları anında enteresan şeyler hissedip, garip deneyimler yaşadıklarını ifade edilmiştirler. Kimileri o an gözlerinin önüne gelen yıldız ve uzay vizyonlarından bahsederken kimileri ise vücutlarına akan büyük bir enerji ve duygu yoğunluğu olduğundan kimileri ise alışılmadık ritmik müzik sesleri işittiklerinden bahsetmekteler.

Puma Punku Bolivya’nın yüksek platolarında bulunan kompleks bir tapınaktır. Genel arkeologlara göre tarihi ortalama M.Ö 200 dür. Burada yaşayan insanların ne tekerlekleri ne yazılı bir dilleri vardı. Yine de en karmaşık yapılardan birini inşa etmeyi başardılar. Antik astronot teorisyenlerine göre Puma Punku, insan ve uzaylı etkileşiminin en açık kanıtıdır.

Bulunduğu harabeler basit görünseler de olağanüstü özelliklere sahiptir. Puma Punku mantığı yeniden tanımlayan bir yerdir. Puma Punku’nun en ilginç özelliği taşların kusursuzca dizilmesi değil, gerçekte mükemmel bir biçimde dizayn edilmeleridir. Bu taşlar öyle muazzam dizayn edilmişlerdir ki aynısını yapmak için bugün bizlerin kullandığı matematiğin çok ötesinde bir matematik gerekmektedir. Yine bir şekilde geçmişte birileri bunu belirli bir amaç için yapmıştı. Peki bu bugün bilgisayar programları ile ancak yapılabilirken o zamanlar nasıl mümkün olabilirdi.

Bolivya’nın yüksek tepelerindeki Puma Punku da taşların bazılarının ağırlığı 40 – 50 ton civarındadır. 5000 yıllık bir geçmişe sahip olmasına karşın bu taşların buralarda nasıl taşındığı da ayrıca bir bilinmezliktir.

Taşların taşınması dışında kesilmeleri bile büyük bir teknoloji isterken böylesi kusursuz modellemeler yapmaları açıklanabilir bir durum değildir.

Taşların kesimlerinin bir diğer ilginç ve açıklanamayan yanı ise kayaların içlerine yapılmış derin kutucuklardır. Bugün böyle bir şeyler yapmak istesek bunlar için elmas uçlu bilgisayar destekli CNC makineleri gerekmektedir. Bunun dışında bu şekilleri vermek içinde ayrıca özel kalıplara ihtiyaç vardır. Bunların bile elimizde olmasına karşın yinede kusursuz böylesi taş işçilikleri ortaya çıkarmak oldukça zordur. Yapılan kutucukların kenar hatlarının keskinliği de bu durumu daha bir karmaşıklaştırmaktadır. Çünkü böylesi bir keskinlikte kesim için mutlaka lazer uçlu bazı yüksek teknoloji makineler şarttır.

Asıl soru yine burada da karşımıza çıkmaktadır. “Bu insanlar böylesi bir işçiliği nasıl gerçekleştirdiler ve bu bilginin, teknolojinin kaynağı neydi” ?

Yüksek Maden Mühendisi, Mıchael Dunn konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Bu taş blokları ilk gördüğümde gerçekten bunların kesildiğini düşünmedim. İlk düşündüğüm Frank Lloyd Wright’ın 1920’lerin başlarındaki Kaliforniya evlerini inşa etmek için kullandığı tekstil blok sistemlerine çok benzediğidir. Onun yaptığı sadece sıvı betonu kalıba dökmekti. Fakat bu yapıları yakından incelediğimde burada bir kalıba dökülme işleminden çok öte kayaların sistemli bir biçimde kesilip oyulduklarını fark ettim. Bu o şartlarda mümkün olamaz bir durumdu”.

Bazı İnka efsaneleri atalarının şuan bile bilinmeyen bir teknikle taşları yumuşattıkları söylenmektedir. Satsayuman daki taş işçiliği bunlara en güzel örneklerdir. Buradaki devasa taş blokları adeta eritilmiş ve birbiri üzerine kaynamışçasına oturtulup yerleştirilmişlerdir.

Burada da aynı benzeri bir taş kesim işçiliği söz konudur. Ancak Puma Punku alanında en iyilerden bir tanesidir. Ve bugünkü yüksek mühendisler ve madenciler böylesi bir duruma açıklık getirebilmiş değillerdir.