Son Dakika

Antik Mısır

DUVARA RESMEDİLMİŞ GRİ ÇİZİMİ 

Aşağıda görülen fotoğraf, arkeologlar tarafından MÖ 1300 ile 1700 yılları arasında Mısır’da hüküm sürmüş, eski bir Kral olan Ptahhotpe’nin Kuzey Sahra’da bulunan Mastabas’daki mezar duvarı üzerinde çizili olarak bulundu. Bulunduğu ilk zamanlarda bu fotoğrafa pek dikkat edilmemişti. Daha sonra yapılan ufak bir fotoğraf analizi sırasında çok garip bir şeye rastlandı. Fotoğrafın hemen sağ en alt köşesinde ilginç bir varlık çizimi bulunmaktaydı. Arkeologların ve bilim adamlarının ortaklaşa yaptıkları Optikal incelemeler sonrasında ve olay yeri incelemelerinde çizilmiş olan canlının silueti daha bir belirgin olarak ortaya çıkarılmış oldu.

Fotoğraf analizlerinin tamamlanmasından hemen sonra karşılarında iki ayaklı insanımsı, garip bir canlı varlık çizimi durmaktaydı. Bu çizim ilk başlarda iki bacaklı ve iki kollu dev bir böcek olarak yorumlandı. Fakat daha sonraları bunun sanıldığı gibi bir böcek tasviri olmadığı anlaşıldı. Olayı öğrenen UFO Araştırmacıları hemen fotoğrafı incelemeye aldılar.

Ortaya çıkan sonuç dehşet verici bir gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Elde ettikleri çizim bizim griler adını verdiğimiz dünya dışı varlıklarla tıpa tıp aynıydı. Zaten yıllardır kamuoyunu meşgul eden ve tam anlamıyla bir bilinmezlik haline gelen eski mısır medeniyetinin UFO’lar ve onları yöneten dünya dışı zekâyla olan bağlantısı bu görüntülerle bir kez daha perçinlenmiş oluyordu.

Şekil: 1–2 Mısır eski Kralı Ptahhotpe’ nin mezar duvarında bulunan (Gri varlık benzeri) dünya dışı varlık çizimini görmekteyiz.

Şekil: 3 Günümüzde Griler olarak tanımlanan Dünya dışı varlık çizimi (Grilere ait bir 21.yy çizimi)

İşin en hayret verici tarafı ise 21.yy insanının halen tartıştığı “dünya dışında yaşam var mı?” sorusu. Varsalar neye benziyorlar, tartışmalarına 1300’lü yıllarda yaşamış olan insanların son noktayı o ilkel sandığımız kafalarıyla koymasıdır. Yani bu gün tüm örtbas çabalarına rağmen ortaya çıkmış olan dünya dışı zeki yaşam olgusunu biz 21.yy insanına bir kez daha tüm çıplaklığıyla kanıtlamış sayılmazlar mı sizce?

Ama her şeyden daha da önemlisi insanların yüzlerce yıldır kaçırılmasıyla birebir ilgisi olduğu ifade edilen ve bu varlıkları tasvir eden insanların çok eskilerden beri yalancılıkla ve delilikle suçlandığı ve yaşadıkları olaylardan dolayı sorumlu gördükleri “Grilerin” bu resimde açıkça vurgulanmış olmasıdır. Bulunan bu harika çizim adeta bizlere, alın işte size kanıtı dercesine karşımıza çıkmıştır. Şimdi UFO gerçeğini inkâr etmek isteyenlere soruyorum: Söyleyin, hangimiz deliyiz yâda hangimiz yalancıyız? “Siz mi biz mi?”

Gözlerimizin önünde adeta biz buradayız diye haykıran bunca kanıt varken hala inkâr edenlere söyleyecek fazla bir şey bulamıyorum. Bence onlara vereceğimiz en büyük cevaplar zaten geçmişimizde hiç bozulmamış bir vaziyette, dimdik ayakta durmakta olan tarihi eserlerimizdir.

ANTİK MISIR’DA AMPUL

Antik Mısır medeniyeti, binlerce yıldır gizemini koruyan dünyamızın 7 harikasından biri. Açıklanamayan sırları, bilimsel buluşları ve inançlarıyla tam bir muammalar merkezi. Elde edilen bunca esere ve bilgiye rağmen, eski Mısır’ın gizemi bir türlü çözülemiyor. M.Ö. 3000 ve daha öncesine kadar giden bu uygarlığın, 20. yüzyılın düzeyini bile aşıyor olması oldukça düşündürücüdür.

Gizemi çözülemeyen uygarlıklar arasında eski Mısır’ın çok özel bir yeri var. Koskocaman piramitler, mezarlar, hazineler, anıtlar, mumyalar, yazıtlar ve yığınlarca bilgi, asırlardan beri didik didik ediliyor. Fakat yine de gizemi çözülemiyor. Sanki burada her şey bir sır. Yoksa insan aklı, Mısır’ın gizemini çözecek düzeye henüz gelmedi mi?. Yada bu büyük uygarlığın kurucuları dünya dışından gelen zeki varlıklar mıydı?

Antik Mısır, insanoğlunun binlerce yıl önce kurduğu sanat ve bilim yönünden en etkileyici medeniyetlerden bir tanesidir. Eski Mısırlılar, ilkel bir toplumun devamı olamayacak kadar engin bir tecrübeye ve bilgi birikimine sahiptiler. Bu bilgilerden bir tanesi de elektriği kullanarak aydınlatma yaptıklarıdır.

Mısır’da özellikle Dendera Tapınak Kompleksi’ndeki Hathor Tapınağı’nda bulunmalarıyla dikkat çeken bazı duvar resimleri, Antik Mısır’la ilgili oldukça ilginç bir bilgiyi gün yüzüne çıkarmıştır. Aşağıda incelenen duvar resimlerinin büyük kısmı Mısır’daki Dendera Tapınak kompleksinde yer almaktadır. Bu resimlerde Mısırlıların günümüzde kullandığımız ampul ve ark lambası tekniğini kullanarak aydınlatma yaptıkları görülmektedir.

Hathor tapınağının duvarlarındaki bu resimler dikkatlice incelendiğinde, tıpkı günümüzdeki gibi yüksek voltaj yalıtımının o günlerde de kullanıldığını görmekteyiz. Ampul görünümündeki şekil dikdörtgen bir sütun (bu sütun izolatör olarak kullanıldığı tahmin edilen ve ced sütunu olarak adlandırılan bir sütundur) tarafından desteklenmektedir. Resimdeki şeklin günümüz ampulleriyle olan bu şaşırtıcı benzerliği, çok dikkat çekicidir.

Mısır resimlerinde görülen bu sistemin ışık yayıp yaymadığı test etmek için Avusturyalı elektrik mühendisi Walter Garn, kabartmada yer alan resmi çok detaylı olarak incelemiş ve resimdeki ampulü oluşturan yılanlı teli, duyu, ced sütunu olarak kullanılan izolatörün aynısını yapmıştır. Ortaya çıkan sistem ışık yayarak etrafı aydınlatmıştır.

1996 yılı Eylül ayında Amerikan ABC Televizyonu’nda yayınlanan bir belgeselde de Mısırlıların bu ışık sistemi bilim adamları tarafından kameralar önünde test edilmiştir. Bir kez daha başarı elde edilmiş ve ışık oluşmuştur. Bu aslında bir ampuldür ve antik Mısır resimlerinde belirtildiği gibi uygulanan yöntemle sistem çalışmış, ışık elde edilmiştir.

Antik Mısır’da bugün kullanılan klasik ampulle aydınlatma yapılmıştır. Mısır resimlerine baktığımızda insanların ellerinde filaman telleri, duyu, akım telleri olan ampul benzeri araçlar görülmektedir. Aşağıdaki resimde, soldaki kişi elinde tuttuğu lambaların ışığıyla etrafı aydınlatarak duvarda yazılı resimleri okuyor.

Bu resimde Mısırlıların ellerinde tuttukları lambalarda ampullerin içinde elektrik akımının geçişini sağlayan filamanlar çok net olarak görülmektedir. Filamanlar bugünkü ampullerde olduğu gibi antik Mısır’da da sarmal biçimindeydi. Günümüzde uygulandığı şekilde elektrik akımıyla birlikte ısınan bu sarmal filamanın ışık yaymasıyla aydınlanma sağlanmaktaydı.

Mısır’da elektriğin kullanılmış olabileceğini gösteren bir başka delil de Piramitlerin iç duvarlarında hiç is izinin bulunmamasıdır. Eğer evrimci arkeologların iddia ettiği gibi, aydınlatma için meşale ve benzeri malzemeler kullanılmış olsaydı duvarlarda mutlaka is olması gerekirdi. Ancak piramitlerin en içteki dehlizlerinde dahi böyle bir is izi yoktur. Gerekli aydınlatma sağlanmadan, inşaatın devam etmesi, daha da önemlisi duvarlardaki gösterişli resimlerin yapılabilmesi mümkün değildir. Bu da Mısır’da elektriğin kullanılmış olma ihtimalini daha da kuvvetlendirmektedir.

Ellerinde “Ark Lambası” bulunan Mısırlılar

Ark lambalarında iki iletken çubuk arasında oluşan ışık arkı sonucunda aydınlatma sağlanır. Zıt kutuplu iki çubuk önce birbirine değdirilip daha sonra birkaç milimetre birbirlerinden uzaklaştırıldığında oluşan akım ışık oluşmasına sebep olur. Ark lambaları klasik ampullerden 200 kez daha güçlüdür ve çok güçlü, parlak bir ışık yayarlar. Bu ampuller güçlü olmaları nedeniyle atölyelerde, ışıkla tedavide, ışıldak ve projeksiyon lambalarında ve sinemacılıkta kullanılır.

Antik Mısırlıların ellerinde tuttukları ışıklar da altlarında kendi bataryaları (akü) olan küçük el lambaları şeklinde görülmektedir.

İnsanlık tarihi, antik dönemlerde yaşayan insanların – evrimcilerin iddialarının aksine- tahmin edilenden çok daha üstün bir teknoloji ve medeniyete sahip olduklarını gösteren yüzlerce delil ve bulguyla doludur. Antik Mısırlıların elektrik ilmine sahip olmaları da bu delillerden biridir.

ANTİK PLANÖR MODELİ – (SAGGARA KUŞU)

Kabaca bir tarifle yeri Kahire’nin 20 mil güneyinde, dünyanın en ünlü piramidi olan Kral Joser piramidinin bulunduğu yerdedir. Tam 4000 yıl öncesi tarihli Mısır’ın 97 piramidi arasında en eski olanı. Saggara, ayrıca mısırın ölüler şehri olarak adlandırılan en eski gömülü şehrin bulunduğu yer olarak da ünlüdür.

1891 yılında Fransız arkeologlar, içinde M.Ö 300’lü yıllara dayanan “ pa – di – imen ” kalıntıları olan bir mezar keşfettiler. Keşfedilen bulgular arasında papirüslerin hemen yanında tahtadan yapılmış bir kuş modeli buldular. Üzerinde işlenmiş halde “ UÇMAK İSTİYORUM” yazısı göze çarpmaktaydı.

Bulunan bu ahşap eser daha sonra kahire müzesinde sergilenen daha başka kuş figürlerinin yanına yollandı. İlk bakışta modelin diğer kuş heykelciklerinden olan farklılığı uzun süre fark edilemedi, ta ki 1969 yılında Mısır bilimci dr, Kahlil Messiha kuş koleksiyonunu incelerken, bu sıradan gözüken ama hiç de sıradan olmayan ahşap modeli fark etti.

Saggara kuşunda diğerlerinden özel olarak ilk bakışta fark edilemeyen çok tuhaf farklılıklar vardı. İlk bakışta sıradan ahşaptan yapılma bir kuşa benziyordu. Çünkü gözleri ve tipik bir kuş gagası biçiminde yapılmıştı.

Ama başka bir bakış açısıyla da kanatlar açıkça sıradan bir kuş kanadı değildi. Kenarın ortasına baktığınızda rahatlıkla görülmekteydi ki buradaki kısım kanadın diğer kısımlarına oranla daha kalınlaşıyordu. Bu bölgenin kalınlaşmasında uçuştaki kalkış esansındaki yüksek rüzgar kuvvetine en büyük direnci sağlamak amaçlanmıştı. Orta kısımdan kanadın diğer uçlarına doğru ilerledikçe bariz bir incelme göze çarpmaktaydı. Tıpkı günümüz uçaklarındaki kanat özellikleri gibi.

Bu tip kanat yapılarına günümüz uçak ve planör modellerinde, uh, alt modeli modern aerodinamik dizayn denmektedir. Saggara kuşunun diğer bir dikkat çeken yanı da kuşların dümenleri olmadığıdır. Kuşların kendilerine has aerodinamik mimarileri olduğundan uçuş esnasında yönlendirici bir dümene ihtiyaç duymamalarıdır. Buradan yola çıkarak bile bu modelin sıradan bir kuşu değil de uçan bir cismi simgelediğini görmekteyiz.

Gerçekten antik Mısırlılar uçmanın bilgisine sahip miydiler?

2006 yılında havacılık ve aerodinamik uzmanı Simon Senderson, Saggara kuşunun 5 kat daha büyük ve geniş ölçülü modelini uçma olasılığını test etmek için inşa etti.

Simon Senderson yaptığı büyük modelli test ederken şunları söylüyordu: “ sürekli bir sürat uyguluyoruz yavaşça açıyı değiştirip ürettiği gücü ölçüyoruz. Bu şekilde kuşun uçma karakteri hakkında bilgi edinmiş oluyoruz. 10 derecelik açıda 4 kat ağırlık ve kaldıracak güç üretiyoruz. Buda demektir ki bu ahşap model gerçekten uçabilir. Testler gösteriyor ki Saggara kuşu büyük ihtimalle geliştirilmiş bir tür planördür.”

Yapılan model üzerindeki testlerde de görüldüğü üzere bu model günümüzde kullanılan teknolojiyle tamamen aynı bilgi ve teknikle yapılmışlardır. Ve Senderson’un testlerine göre Saggara kuşunu uçmaktan alıkoyan tek şey ise dengeyi sağlamak için gerekli kaldıraç olan arka sabitleyici dümenin noksanlığıdır.

Acaba Saggara kuşu bu gerekli parçaya sahip miydi?

Eksik olan parça için model kuşun arka kısmına bakarsak kuyruk kısmı üzerinde bir özenle hazırlanmış bir çentikler dizisi olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Sanki kaldıraç gibi bir parçanın burada olduğuna ve tarih sürecinde kaybolduğuna dair bir fikir edinebiliriz.

Bilgisayar üzerinde yapılan 3 boyutlu Saggara kuşu modellemeleri üzerinde yapılan çalışmalarda bu planör modelinin uçabildiğini kanıtlamaktadır.

Yalnız bu bir planör modeli ise ki testler bunu göstermektedir işte bu noktada düşünülmesi gereken başka bir sorun var ortaya çıkmaktadır: Planörü havalandırmak. Modern metotlar Towplane adı verilen planörü gerekli yüksekliğe çekip istenilen yerde bırakacak çekici bir uçak gerektirmektedir. O zaman eski mısırlılar nasıl Saggara kuşunu uçurmuş olabilirler?

Mısır bilimciler böyle bir kuşun bir fırlatıcı tarafından uçurulabileceğini ifade etmekteler. Ve bu düşünce mısırlı bilim adamlarınca oldukça kabul görmektedir. Tıpkı bir mancınık gibi bir fırlatıcı kullanma fikri günümüzde de var olan ve uygulanan bir tekniktir. Günümüzdeki bir çok planör sever, planörlerini uçurmak için plastik bir iple halen aynı yöntemi uygulamaktadırlar.

ANTİK MISIR’DA TAŞ İŞÇİLİĞİ VE TEKNOLOJİK MAKİNELER

Günümüzün en geniş inşa alanları ve taş ocakları, kazıp, kesip taşları yerlerinden kaldırmak için devasa makineler kullanırlar. Bu insan yapımı araçlar yaratıcısını küçültüp binlerce insanın yapabileceği işleri hidrolik teknoloji ile yapabiliyorlar. Eğer böyle aletler hayatımızda olmasaydı bugün inşaatçılar asla gökdelenleri inşa edemezlerdi.

Yinede binlerce yıl önce eski insanlar anıtlarını veya tapınaklarını devasa taşlar kullanarak inşa edebilmeyi başardılar. Bu devasa eserlerde kullanılan taş blokların bir çoğu 100 tonu geçiyordu. İçinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde bile böylesi devasa taş anıtlar inşa edebilmek günümüz teknolojisi ile bile oldukça zordur. Ne var ki binlerce yıl önce insanlar henüz nasıl yaptıklarını açıklayamadığımız tekniklerle sert kayalardan taş blokları kesip kilometrelerce öteye taşıyıp olması gereken noktaya kadar kaldırabildiler.

Bugün bile bir benzeri günümüz teknolojisi ile yapılması tam anlamıyla mümkün olmayan tonlarca ağırlığındaki bu taş blokları 0 hata ile pürüzsüz kesip biçimlendirip bir araya getirebildiler. Basit aletlerle bu nasıl mümkün olabilirdi. Acaba bizlerden çok daha ilkel ve geri olan bu medeniyetler sandığımızdan çok daha mı akıllıydılar, yoksa bu insanlara gökyüzünden, üstün zekaya sahip dünya dışı varlıklarca sayısız yardımlar mı gelmişti?

Binlerce yıl öncesine dayanan sayısız medeniyette bu tür üstün teknoloji izlerini görmemiz mümkün. Çünkü onlar günümüzde bile mevcut olmayan büyük bir zekadan ve teknolojiden çok özel yardımlar almışlardı.

Dünyanın en büyük ve gizemli medeniyetlerinden birisi olan antik mısırın binlerce yıllık tüm eserlerinde bu üstün teknolojinin ve zekanın izlerini görmek mümkün. Yapılan her eserde çağının binlerce yıl ötesinde bir matematiksel hesaplarla ve üstün teknolojik makinelerle yapılmış muhteşem taş işçiliklerini görebilmekteyiz. Mısırda bulunan Luxor müzesi bu tür eserlerin en güzel görülebileceği yerlerden birisidir.

Dünya dışı varlıklar teknolojisinin en büyük kanıtlarından biriside ilk bakışta bile görebildiğimiz sert kayaların kesilme ve şekillendirilme tekniğidir. Bugün günümüz teknolojisi ile benzerlerini tam olarak yapamadığımız eserler vardır. İç içe geçen oymalar, simetrik derin kesikler, jilet gibi kenarlar, pürüzsüz yüzeyler, üst üste binen ve arasından en ufak bir ışığı bile sızdırmayan taş bloklar, bunlardan sadece bazılarıdır.

Yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen araç gereçler incelendiğinde böylesi mükemmel ve devasa güze sahip makinelerin en ufak bir izine dahi rastlamıyoruz. Çekiçler ve keskiler dışında elimizde hiçbir nesnel kanıtın olmaması oldukça düşündürücü değil mi. Nasıl oluyor da böylesi eserler meydana getiren araçlar hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboluyor. Bu sorunun cevabını eğer dünya dışından gelen bilge varlıkların teknolojilerinde ararsak sanırım hiç de yanılmış olmayız.

Eski bir çok kayıtta anlatıldığı gibi göksel ziyaretçiler indikleri bölgelere teknik ve kültürel açıdan çok şeyler kattıkları ve bu kurdukları medeniyetleri yaşadıkları zamanın çok ötesine taşıdıktan sonra arkalarında sayısız eserler bırakarak geldikleri gibi bir anda terk ettikleri açıkça bizlere belirtilmektedir.

Bu bilgiler ışığında bir çok araştırmacı ve arkeolog kendini bu gizemi çözmeye ve dünya dışı varlıkların eski medeniyetlere müdahalelerine dair izler bulmaya adamıştır. Sir Flinders Petrie’de bu önemli araştırmacılardan biridir. Ve çalışmalarını daha çok bu olağan üstü taş işçilikleri ve teknolojileri üzerine sürdürmüştür.

19. yy sonlarında İngiliz arkeolog Sir Flinders Petrie tüm mısırı büyük devasa aletler için değil küçük aletler için köşe bucak araştırdı. Petrie mısırlıların, özellikle erken dönemdeki mısırlıların tekniksel olarak ulaştıkları noktalardan oldukça büyülenmişti. Sürekli olarak bu taş yapıları nasıl inşa ettikleri, granit kaya bloklarını nasıl kestiklerini ve şekillendirdiklerini düşünüyor ve derin araştırmalar yapıyordu.

Klasik arkeologlar normalde eski mısırlıların basit aletleri olduğunu düşünseler de Sir Petrie bizlere bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu göstermiştir. UCL Petrie Müzesinde bulunan antik mısıra ait bir matkap deliği örneği üzerinde, çok güzel simetrik aralıklarla yapılmış hatlar görülebilmektedir. Düzgün bir biçimde oyulmuş bir kanal ve o kanalın içinde oluşmuş iç ve dış yivler bu taş oymasının sıradan bir aletle yapılmadığının en güzel kanıtıdır.

Bu eser çok sert olan bir diarite taşının parçasından yapılmıştır. Dikkatlice bakıldığında taşın üzerindeki torna izini görmek oldukça şaşırtıcıdır. Mısır medeniyeti böylesi bir izi yapmak için ne tür bir torna makinesine sahipti acaba?

Petrie’nin keşfettikleri arasında bir tanesi hepsinden daha özeldi. Büyük piramidi araştırırken Petrie matkap kesimi borusal bir granite takıldı. Borusal granit matkapları mısırlılar arasında oldukça yaygındı. Fakat Pietre’nin Giza’da bulduğu bu matkap kesimin diğerlerinden en ilginç yanı öylesine hassas oyulmuş olmasının yanı sıra yivlerinin bile belirgin ve mili metrik aralıklarla dizilmiş olmasıydı. Bu açıkça kusursuz bir makine kesimini işaret etmekteydi. Böylesine kusursuz bir kesim içinde mısırlıların elmas uçlu hidrolik bir matkap kullanıyor olmaları gerekmekteydi. Ama işin asıl ilginç yanı ise eski mısırda elmas ve benzeri sert kristalimsi madenlerin hiçbir zaman bulunmadığıydı.

MISIRDA BULUNAN TAKILARIN KAYNAĞI UZAYDAN GELDİ

Mısır’da 5 bin yıllık olduğu tahmin edilen mezarda bulunan boncukların kaynağının uzay olduğu ortaya çıktı. Bilim insanlarını şaşırtan boncukların Mısır’ın demir çağına girişinden 2 bin yıl önce imal edildiği tahmin ediliyor.

Kahire’nin 3 bin 100 mil güneyindeki El Gerzeh’teki bir mezarda 1911 yılında bulunan 9 tüp şeklindeki metal boncuklar araştırmalara göre milattan önce 3 bin 500 yılına ait.
Araştırmayı yapan Londra Arkeoloji Enstitüsünden Thilo Rehnen’in mezara ilişkin tahmini böyle.

Mezar ilk bulunduğunda metal boncuklar uzmanların dikkatini hemen çekti. Genç bir çocuğa ait olan mezarda boncuklarla birlikte bir altın kolye altın ve değerli taşlar da vardı.
İlk test sonuçları metal boncukların nikel gibi maddeler içerdiğini ve bir göktaşından üretilmiş olabileceğini ortaya koydu. Daha sonra yapılan laboratuar araştırmaları ve gama ışını ile yapılan testler, metal boncukların kobalt, fosfor ve germanyum gibi maddeler içerdiğini de gösterdi. Bu maddeler, boncuklardaki oranlarda sadece göktaşlarında bulunuyor. Boncukların demir meteorla dünyaya gelmiş olabileceği tahmin ediliyor.

Araştırmacılar, metal boncuklarda bulunun maddelerin yanısıra, meteorla gelen demirin işlenmesinin o dönem için çok zor olduğunu düşünüyor. Bakır ve altınla yumuşak oldukları için çalışmak, mezarın ait olduğu çağda daha kolaydı fakat demiri boncuk haline getirmek için daha yüksek metal işleme bilgisine sahip olunması gerektiği belirtiliyor.
Araştırmaları yürüten Rehren, Mısır’da demir çağının çok daha önce başlamış olabileceğini aktarırken, demir göktaşlarından elde edilen demirin işlenmesinin daha da eskiye gidebileceğini söyledi.

MISIR’DA UZAYLI MUMYALARI

Eylül 2012 de, mükemmel korunmuş ve dikkatle mumyalanmış bir Alien’in bedeni Mısır’da eski bir piramitteki gizli bir bölmede bulundu. Yaklaşık 1.50 -1.60cm boyundaki mumya, bir arkeolog tarafından, Senusret II hanedanlığına (Mısır’daki 12 hanedanlıktan 4.sü) ait küçük bir piramidin keşfi sırasında bulundu. Mısır kaynaklarına göre, uzaylı mumya, Pennsylvania Üniversitesi’nden emekli Çekoslovak vatandaşı olan profesör Dr. Viktor Lubek tarafından keşfedildi.

Mısır Eski Eserler Dairesi,yaptığı açıklamada, bir uzaylıyı andıran mumyanın yaşının 2.000 yıldan fazla olduğunu, belki de bir insansıya (humanoid) ait olabileceği söylendi. Bazı kaynaklar ise, bu mumyanın, çok büyük oval ve çukur göz yapısı ve kürkle kaplı olması dolayısıyla reptilian’ların (sürüngenlerin) karakteristik özelliklerini taşıdığını söylediler.

Uzaylıya benzeyen bu mumya, dünyada çok büyük bir tartışma başlattı.

Mumyanın mezarı üzerindeki yazıtlarda, kralın danışmanı, cennetten veya yıldızdan gelen anlamında Osirunet ismi yazılmış. Mısır Arkeoloji Müzesi yöneticileri, büyük bir saygı ve özenle gömüldüğü belli olan mumyanın yanında, bir dizi garip nesnenin de bulunduğunu açıkladılar. Bölmede ayrıca gizemli yaratığın vücudunu tıpkı bir deri gibi kaplayan, keten kumaş görünümlü, altın ve kil karışımı kalıntılar bulundu.

Mezarda bulunan nesneler, hiç kimsenin tanımlayamadığı türden yapay, sentetik nesneler. Daha önce Mısır mezarlarında buna benzer unsurlar bulunmamış. Bu nedenle bu keşifin, bugün ki arkeoloji için çok büyük bir önem taşıdığı söyleniyor.

Bu keşif büyük bir şaşkınlık yaratmış ve bu garip mumyanın mantıklı bir açıklaması yapılana kadar konunun gizli tutulması istenmiş. Mısır Hükümetinin arkeoloji alanında saygın kişilere danıştığı, ancak bugüne kadar, sıradan terimlerle hiçbir açıklamanın yapılamadığı söyleniyor.

ŞİST DİSKİ

Sakkara’da 1936 yılında Mısır bilimci Brian Walter Emery Nil Deltası girişinde, Memphis’in batısında bulunan Firavun, Adjuib’in oğlu Prens Sabu’nun mezar kazıları sırasında, sıra dışı disk biçimli bir nesne ile karşılaştı. Dairesel yapısı, burgulu iç parçaları ve kırılgan yapısı ile oldukça sıra dışı olan bu disk biçimli nesne görenleri hayrete düşürmüştür. Şist Diski adı verilen ve ne olduğu nasıl yapıldığı anlaşılamayan bu nesne oracıkta keşfedilmeyi bekler vaziyette durmaktaydı adeta.

Şist Disk’i adı verilen bu ilginç disk ismini Yunanca’daki “Bölmeli” kelimesinden almıştır. Prens Sabunun mezar odası ulaşılması oldukça güç bir biçimde tasarlanmıştı. Mezar odasına inen bir merdiven yoktu ve her yer tavan dahil tamamen kum ve taş damarlardan oluşuyordu. Odaya inildiğinde etrafta çakmaktaşı, bıçak, oklar, birkaç bakır araç ve kase parçaları ile doluydu.

Birinci Hanedan dönemine ait olan bu gizemli diskin yaşının yaklaşık (M.Ö – 3000) li tarihlere dayandığı anlaşılmıştır. Üzerinde yapılan incelemelerde “orta dereceli metamorfik kayaların oyulması ile elde edildiği görülmüştür. Fizyolojik yapısında “mika, klorit, talk, hornblend ve grafit gibi lameller gibi minerallere rastlanmıştır.

Kazı alanında çok sayıda mezar nesneleri ortaya çıkarmasına rağmen Emery’nin asıl dikkatini çeken bu sıra dışı biçimli nesne olmuştur.

Mezar kazısı sırasında bulunan bu disk biçimli nesnenin boyutu yaklaşık 61 cm genişliğinde, ortasında bulunan dairesel çıkıntının yüksekliği 10.6 cm dir. Çok hassas bir biçimde çok kırılgan bir kayadan oyulmuştur.

Biçim olarak üç parçalı ve sarmal “kürek” benzeri eğrilerden meydana gelmektedir. Bu üç sarmalın etrafı dairesel bir çemberle çevrelenmiştir. Görünüşü ilk bakışta bir araba jantını yada bir araba direksiyonunu çağrıştırmaktadır. Merkezindeki çıkıntıda dairesel bir delik açılmış, sanki ortasına bir mil parçasının monte edilmesi için özellikle oyulmuş gibi durmaktadır.

Bu detay bize, orta kesimindeki bu oyuğun daha karmaşık bir mekanizmanın sadece ufak bir parçası olduğu izlenimini vermektedir.

Bazı bilim çevreleri bu sıra dışı nesnenin bir tür tekerlek olduğunu iddia etseler de bu tezi çürüten en önemli bilgi yine tarihin ta kendisinden gelmektedir. Çünkü Antik Mısır’da tekerlek ilk defa M.Ö :1.640 yılında Orta İmparatorluğu’nun sonlarına doğru Prens Sabu’nun Hicsos’un işgali sırasında atlı savaş arabalarının kullanımı sırasında ortaya çıkmış ve kullanılmıştır. Fakat bu nesne 1400 yıl kadar öncesine aittir. Bu tarihleme doğru ise böyle bir tekerlek kullanımı söz konusu bile olamaz.

Bir kısım bilim çevresi ise bu ince işçilik ve büyük bir teknoloji gerektiren bu nesnenin tütsülük yada bir tür aydınlatma için kullanılan bir çeşit şamdan olduğunu düşünmektedirler.

Günümüz bir çok bilim adamı ise bu nesneyi yakından incelemiş ve bu nesnenin NASA’nın kullandığı uzay roketlerinde bulunan bir tür ateşleyici sistemin bir parçasına çok benzediğini tespit etmişlerdir. Fakat buna rağmen bile bu 3 bölmeli disk’in tam olarak ne olduğu şuan bile anlaşılabilmiş değildir.

ANTİK UZAYLI BÜSTÜ VE GİZEMLİ MEKANİZMA

Sir William Petrinin ölümünden sonra Londra da bulunan eski evinde dikkat çekici antik mısır dönemine ait insan yapımı eserler keşfedilmiştir.

İddiaya göre, Rockefeller Müzesinde, incelemeye alınan paha biçilmez antik eserlerin bulunuş hikayesi kısaca şöyledir.

Sir William alanında uzman diğer bir arkeolog gibi 1880 yılında kazılar ve incelemeler yapmak üzere Mısıra gider ve piramitler üzerinde incelemelerde bulunur. Özellikle Antik mısır yazıtları ve duvar resimleri üzerinde uzaman bir kişidir Sir William. Mısırda bulunduğu bu süre zarfında sayısız keşfe imza atar. Kazılar sırasında çokça eşsiz eserinde içerisinde bulunduğu çok değerli büyük bir koleksiyona sahip olur.

Mısırdaki incelemelerini bitirdikten kısa bir süre sonrada bu kez 40 yılı aşkın bir süre Filistin “Gazze” – İsrail “ Jeruselam” gibi ülkelerde de tarih araştırmalarını sürdürür.

Filistin ve İsrail deki çalışmalarını bitirdikten bir süre sonra rahatsızlanarak yatağa düşen Sir William Petri Londrada bulunan evinde bu hayata veda eder. Ölümünün hemen ardından evinde yapılan incelemelerde büyük kütüphanesinin arka kısmında bir takım gizli odalar olduğu anlaşılır. Bu gizli odalar insanı hayrete düşürecek ve bilim dünyasını şok edecek kalıntılar ve eserlerle doludur.

Bu hayret verici şeyler arasında özellikle birkaç parça tam anlamıyla görenleri şaşkına çevirmiştir.

Bulunan bu parçalar içerisinde onları eşsiz kılan şey ise bu eserlerin dünya dışı zeki yaşama dair kanıtlar içermesidir. Bunlar kısaca:

Parçalanmış vaziyette bulunan mumyalanmış 2 adet dünya dışı varlıklara ait küçük bedenleridir. Büyük gözleri ve cılız kolları ile dünya dışı yaşam formlarına ait bu ölü bedenler oldukça dikkat çekici kanıtlardır.

Bu ölü bedenlerin dışında asıl dikkatleri üzerine çeken nesne ise küçük bir tabak boyutundaki teknolojik dairesel objedir. Obje altınla kaplanmış, üzerinde bilinmeyen bir dilde semboller ve işaretler bulunduran üzeri şeffaf bir maddeyle kaplanmış çok özel bir mekanizmayı çevrelemektedir. Mekanizmanın içerisinde onu çaprazlamasına kesen altın sarmal küçük borularda göze çarpmaktadır.

Bu mekanizma dışında yine dünya dışı yaşama dair çok özel bir başka parçada bulunmaktadır. Bu parçada tek parça taştan oyularak yapılmış bir tür mısır tanrısını tasvir eden uzaylı büstüdür. Büyük gözleri, insana benzemeyen yüz yapısı ve başın hemen yanında bulunan semboller ve figür oymalarıyla dikkat çeken bu taş Antik mısırla dünya dışı varlıkların bağlantısını gösteren en güzel kanıtlardan birisidir.

Bulunan bu eserlerin şuan nerede oldukları bilinmiyor. Fakat günümüze kadar gelmiş görüntüler fotoğraflar bulunan bu nesnelerin dünya dışı zeki varlıklar ile antik mısır medeniyetinin arasında kurulmuş olan bağın en güzel kanıtları olarak gözler önünde durmaktadır.

ANTİK MISIR MADALYONUNDA GİZLENEN UFO VE UZAYLI BAĞLANTISI

Arkeolog Profesör Winwood tarafından 2003 yılında eski bir mısır mezarı içerisinde keşfedilen, yaklaşık 13,000 yıllık bir madalyon bizlere yeniden antik mısırla dünya dışı zeki varlıkların bağlantısını gözler önüne sermiş oldu.

Üzerinde değişik sembollerin ve mısırın hükümdarı ile kurulmuş dünya dışı bir teması gösteren bu madalyonda Toth, Horus ve yine uzun kafataslarına sahip insanımsı bir varlık göze çarpıyor.  Madalyonun orta kısmında ise açık ve net bir biçimde dünya dışı bir uzay aracı yani günümüz deyişiyle bir UFO görülmekte. UFO’nun yanında yer alan dairesel çıkıntılar ise cam benzeri bir yapıyı işaret ediyorlar.

Merkezi çemberde güneşin üzerlerine parladığı kişilerse Firavunu ve eşini göstermektedir. Alt kısımda ise sağ ve sol kısımlarda ahit sandığını andıran iki melek figürü göze çarpmaktadır.  İsis ve Horus kanatlı meleklerin kanatlarının hemen yanında temsil edilmiştir.

Arkeolog Profesör Winwood’un mezara ait birçok nesneyi kaçırıp gizlediği ve zamanla bazılarını dergilerde yayınlanmaları için ortaya çıkardığı söylenmektedir. Bunun üzerine İngiliz arkeoloğu tutuklayan polis ve yetkililer Profesörün gizlediği diğer parçaları da ele geçirerek kayıp eserleri müze yetkililerine teslim ettiler.

Fakat açıklanmayan bir sebepten dolayı bu gizemli arkeolojik parçalar asla sergilenmemiştir. Ve bu konu hakkında da hiçbir yetkili tarafından açıklama yapılmamıştır. Üzerinde dünya dışı varlıklarla teması gösteren bu eserler bugün bile tüm insanlıktan gizlenmektedir.

Ocak 2011’de Mısır isyanlarının patlak vermesi sonrasında 2012’de internet karaborsasında satışa sunulan bu madalyon ve başka tarihi eserler Kahire Müzesinden çıkarılmıştır.

NUBİA MADENİNDE 3000 YILLIK ROKET OYMASI

Mısır’ın Kush şehrinde bir altın madeni ocağının duvarına kazınmış halde bulunan 3.000 yıllık bir roket çizimini görmekteyiz.  Oyma, Mısır hiyeroglifleri ve sayılarla çevrelenmiştir. Roket biçimli yapının hemen yanında duran insanımsılarda dikkatleri çekmektedirler. Bilindiği üzere antik mısır yazıtlarının ve resimlerinin birçoğu sanatsal içerikli hikayeler anlatan metinlerden oluşmaktadırlar. Fakat burada sayısal değerler ve bazı işaretlerde bilerek kabartmanın üzerine eklenmiştir. Bu da bize bu kabartmanın sıradan basit bir sanat eseri olmadığının en iyi göstergesidir.

Dikkat edileceği üzere Roket oldukça büyük ve günümüz uzay roketlerinin günümüz dizaynları ile bire bir benzerlik göstermektedir.  Rokete giriş kapısı modern roketlerle aynı olduğu gibi araca biniş platformu da aynıdır.

Hatta Roketin kapsülü ve burun konnektörü bile tıpatıp aynen resmedilmiştir. Günümüze ait roketlerin birçok karakteristik özelliği ve yüzgeçleri bu oymada kendini göstermektedir.  Ayrıca jetlerin ve motorların ateşlenmesi için ilk ateşlemede roketi sabitlemek adına gerekli çerçevenin de olduğu görülmektedir.

Bu oymanın yapıldığı duvarın bir özelliği de bu kapının sahte yani gerçek bir kapı olmadığı kapının yapılış amacının sadece öte aleme geçiş yapacak ruh ya da kişi için paralel bir geçit olarak dizayn edilmiş olmasıdır.  Yani aslında bu maden bir nevi kutsal bir mezarlık özelliği de taşımaktadır. Bunlar, ölen kişinin ruhunun, yiyecek ve diğer malları almak için geçebileceği taklit kapılardır.

 

Tarihin bilinmeyen dönemlerinden günümüze kadar ulaşmış eserlerin içerisinde insanoğlunun bilgi seviyesinin çok üstünde olanlar vardır. Bunlardan sadece bir tanesi de gerek Mısır’da ki gerekse Amerika’da ki Piramitlerdir. Dünden bugüne bilinen ve daha henüz yeni ortaya çıkarılmış Piramitlerin sayısı 80’e yakındır. Büyük çoğunluğu Nil’in Nehri’nin sol kıyısına kurulmuş ve vadide 40 kilometrelik bir alana yayılmışlardır. Bazıları ayrı ayrı sıralanmışken bazılarıysa gruplar halinde yer almaktadır.

Piramitler arasında en çok ilgi çekenleri üç büyük piramit olarak bilinen “Keops (Kufu), Kefren ve Mikerinos” dur. Giza şehrinde yer alan bu üç büyük piramit adlarını kurucularından almıştır.

Bu üç Giza Piramidinin geometrik ve gözlemsel ilkelere dayalı bir plana göre inşa edildiği ve bu planın da doğrudan astronomik gözlemlere dayandığı ileri sürülmektedir. Keops diye de adlandırılan bu Büyük Piramit, üç büyük piramidin ilki ve en kuzeyde olanıdır. 137 metre yüksekliğinde ve yaklaşık 6.5 milyon ton ağırlığındadır.

Büyük Piramit, konum olarak şimdiki Kahire şehri yakınlarındaki Nil Deltası’nın tabanına inşa edilmiştir. Piramidin yapım planına baktığımızda karşımıza sık sık 286,1022 sayısı çıkmaktadır. Bu sayı Piramitle ilgili anahtar sayı olarak belirlenmiştir, çünkü bu sayı güneş ve yıldız yılının değerini, güneş ile yeryüzü arasındaki uzaklığı, yeryüzü ile yörüngesi arasındaki ilişkiye göre yerçekimi kanununu ve yeryüzü yörüngesinin merkezkaç değişimlerinin sınırlarını belirlemeye olanak sağlamaktadır. Bu ufak sayı grubundan da anlaşılacağı üzere Piramit gerçek bir geometri ve matematik harikasıdır.

Dünyaca ünlü birçok bilim adamı ve yazar Giza’daki Keops Piramidi’nin bugünkü bilgilerimiz ve teknolojimiz ışığında bile yapılamayacağını ısrarla söylemektedirler. Büyük Piramit, hiçbir zaman anlaşılmamış olan bir tekniğin ve dehanın gözle görülür en önemli tanığıdır.

Sizce Keops Piramidi’nin yüksekliğinin bir milyara çarpımının yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı vermesi bir rastlantı mıdır? Piramidin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya bölmesi bir rastlantı mıdır? Taban çevresinin, yüksekliğin iki katına bölünmesinin Pi (p sayısı = 3,1415) sayısını vermesi bir rastlantı mıdır? Piramitte dünya ağırlığını gösteren hesapların bulunması bir rastlantı mıdır?

Piramidin kurulduğu kayalık alanın büyük bir özen ve doğrulukla düzeltilmiş olması bir rastlantı mıdır? Bizce bu mükemmeliyet tamamen planlanmış, üstün bir zekanın kullanılması sonrasında kasten ortaya çıkmıştır. Ve hiçbir veride rastlantı sonucunda bu devasa yapılara eklenmemiştir. O zaman bu bilgiler ışığında insanın aklına şu soru işareti gelmektedir.

Bu soruda, bu muhteşem devasa yapıların nasıl ve kimler tarafından inşa edildikleri meselesidir. Yapılan incelmelere göre Büyük Piramit ( Khufu ya da diğer bir adıyla Keops ) dünya karalarının tam ortasında bulunmaktadır. İnşası sırasında böyle dev bir yapının dünya karalarının tam merkezine oturtulması için, yörenin, hatta dünyanın uzaydan görülmüş olması gerekmektedir. Bu bakımdan ya uzaylılar ya da uzaylıların yetiştirdiği kimseler tarafından inşa edilmiş olmaları çok büyük bir olasılıktır. Bugün bile bölgede yaşayan Araplar, Büyük Piramidin “Uzaydan Gelen Ruhlar “ tarafından inşa edildiğine inanmaktadır.

Her ne kadar bugün okullarımızda okutulan tarih kitaplarında Piramitler hala mezar anıtları olarak yazılıysa da, Büyük Piramidin sadece Firavuna ait bir mezar olarak yapıldığıyla ilgili tüm bilgiler, gün geçtikçe geçerliliğini yitirmektedir. Bu geçerliliğini yitirmek üzere olan bilgilerin yerini buraların birer İnisiyasyon merkezi hatta güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak yapıldığı konusundaki bilgiler almaktadır.

Buraların çok gizemli çalışmaların yürütüldüğü ve denemeler için gerekli enerjinin üretildiği birer jeneratörler topluluğu oldukları da iddia edilmektedir. Gerek bilinen ölçüleri, gerekse biçimiyle büyük Piramit ve diğerleri, mezar anıtından çok birer güç üretici olarak yapılmış olabileceklerini düşündürmektedir. Bu durum karşısında Raymond Drake’in belirttiği gibi böyle bir yapının inşa bilgisinin kaynağının ya uzaylılara ya da onların öğretisinden yararlanmış seçkin kişilere ait olabileceği olasılığı çok büyük ağırlık kazanmaktadır.

Dünya üzerinde yaşamakta olan bazı ruhsal yetenekleri gelişmiş kimseler bugün bile Piramitlerin manyetik enerji yayımını sürdürdüklerini ifade etmektedirler. C.H. Williamson’ un “ Other Tongues, Other Flesh ” ( Başka Diller, Başka Bedenler ) isimli eserinde belirttiğine göre, dünya dışı kökenli insanlar yapıyı meydana getiren çok iri taşları antigravitasyon ya da sonik yöntemlerle ilgili bilgilerini uygulayarak yerleştirmişlerdi.

Keops Piramidi, Kahirenin 16.km. kadar batısında bulunmaktadır. Taban genişliği yaklaşık olarak 53.000 m2’lik bir alanı kaplamaktadır. Orijinal yüksekliğinin 146 ile 148 m. arasında olduğu tahmin edilmektedir. İnşa edildiği dönemde üzerinde bulunması gereken Kapak Taşı’nın artık olmaması nedeniyle şimdiki yüksekliği 137 metre kadardır.

Yapılan ince hesaplamalara göre Büyük Piramitte bulunan taşların toplamı dünya üzerinde bulunan bir çok kutsal yapının üzerinde yer alan taş sayısından çok daha fazladır.

Büyük Piramidin yapımında 2.600.000 adedi aşkın granit ve kireçtaşı blok kullanılmıştır. Yapıda kullanılan taş bloklarının ağırlığı 2 tondan 70 tona kadar değişmektedir. Santimetrenin 40’da birine kadar bir hassasiyetle kesilen bloklar öyle bir hassasiyetle birleştirilmiştir ki, aralarındaki açıklık hiç bir zaman santimetrenin 20 de birini geçmez. Büyük Piramit üzerinde yapılan Karbon-14 çalışmaları yapıların inşa tarihinin M.Ö 71.000 olduğunu göstermiştir.

Kefren Piramidi de Büyük Piramidin hemen yanında yükselmektedir. Yüksekliği Büyük Piramitten biraz daha azdır. Ancak daha yüksek bir taban üzerinde inşa edildiğinden Büyük Piramitten daha büyükmüş gibi görünür. Taban kenarının uzunluğu 216 metredir. Mikerinos Piramidi ise, 70 metrelik yüksekliği ve 108 metreyi bulan taban kenarı ile diğerlerinin yanında çok küçük kalmaktadır.

Ancak bu üç önemli Piramidin kendi aralarında çok önemli ortak noktaları da bulunmaktadır. Bunlar kısaca şunlardır;

1 – Bu üç büyük Piramidin de yüzleri yere 52 derecelik açı yapar.

2 – Tüm Piramitlerin girişleri kuzeye bakan yüzlerinde açılmıştır. ve giriş tünelleri yerle 26 derecelik bir açı yapar. Bu doğrultudan gök kutbuna bakarlar.

3 – Bu günün astronomisi ve matematiği sayesinde çözülebilen karmaşık bir mimari yapıya sahip piramitler hakkında şöyle bir örnek fikir verebilir:

52 derecelik açı, piramitlerin inşaatçıları için dairenin kare haline getirilmesine ilişkin geometri probleminin çözümünü sağlayan bir çok önemli bir unsur olmuştur. Bu eğimde, yani 51 derece 52 dakikalık bir açıda yapılmış bir piramidin yüksekliği ile tabandaki çevre uzunluğu arasındaki oran, bir dairenin yarıçapı ile çevresi arasındaki orana eşittir. Bu oran ½ değerindedir. Sonuç olarak Gize piramitlerinin her birinin inşasında Pi = (p sayısı = 3,1416 ) oranının kullanılmış olması günümüz bilim adamlarının şaşırtıcı bulduğu çok önemli bir gerçektir.

Bazı çok önemli bilim adamları ve ökültistler bu yapıların inşasıyla ilgili olarak kendilerince şu açıklamaları yapmışlardır;

Teozofist A.P. Sinnett, Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları söylüyordu:

“ Keops Piramidinin yapımında kullanılan taşların manipülasyonu, ancak ve ancak, daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir. Doğanın gizemiyle ilgili o bilginin Veli bekçileri , ağır cisimlerin fiili ağırlığını istedikleri gibi değiştirebilecek şekilde maddenin çekimini kontrol edebilirler ve daima da edebilmişlerdir. Dev yapılar mimarisinin harikaları işte böyle açıklanır. Piramitlerin yapımını yöneten üstatlar, kullanılan taşları kısmen levite etmek şekliyle bu işlemi kolaylaştırmışlardı. Majik asalar… Üstatlara eski çağlarda, doğanın kudretini açığa çıkaran anahtarlar teslim edilirdi. Gizli kelimeler ve vibrasyonel dalga boyları ve dev granit blokların levitasyonu. ”

Okültist Annie Besant Piramitlerin yapımı hakkında şöyle diyor:

“ Mısır’daki taşlar ne sırf kas kuvvetiyle, ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmişti. Bu taşlar, dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmişti. Neticede, taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek, belirlenen yerlerine oturuyorlardı.”

Acaba ünlü ökültist Annie Besant “ Dünyasal manyetizmanın güçlerini anlayan ve kontrol edebilen ” kişilerden söz ederken acaba kimleri kastediyordu?…

İster bu soruya Rahipler diyerek cevap verelim ister o zamanın bilim adamları, ortada sorulması gereken ve asla göz ardı edilemeyecek olan çok ama çok önemli bir soru yine kafaları karıştırmaya devam edecektir. Kafaları karıştıran bu içinden çıkılmaz soruysa rahiplere yada o çağın bilim adamlarına bu bilgileri kimlerin verdiğidir.

Şimdi aşağıda aktaracağımız bilgiler ışığında bu gizem dolu soruya hep beraber bir cevap arayacağız. İşte dünya’nın en gizemli eserleri olan Piramitler ilgili sorular ve onları inşa etmesi muhtemel olan dünya dışı varlıklara ait bir takım ip uçları…

Büyük Piramit’in kâidesinin çevre toplama 931 metre, 22 cm’dir. Yüksekliğin iki katı ile bu çevre bölünürse p sayısı (3,1416) ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında kraliçe odasının uzunluğu da yine p sayısına eşittir. Bu durum sizce bir rastlantı olabilir mi?
Keops Piramidi’nin yüksekliğinin bir milyara çarpımının yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı vermesi bir rastlantı mıdır?
Keops Piramidinin 12 ton ağırlığında iki buçuk milyon kat bloktan oluşmuştur. Günde on blok yerleştirilmesi halinde yapımının 664 yıl sürer.. Ve bu taşların temin edilebileceği en yakın mesafe yüzlerce km. uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği bilinmemektedir.
Büyük Piramidin üstünden geçen meridyen karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böler ve Büyük Piramit dünyanın ağırlık merkezinin tam ortasında bulunur. Böyle bir inşanın yapılabilmesi için bu noktanın uzaydan gözlenmesi ve oradan elde edilebilecek bilgiler doğrultuda gerçekleşebilmesi mümkündür. Peki o zaman bu zamanın insanları bunu nasıl yapabilmişlerdi?
Piramidin yüksekliğinin ( 164 m ) bir milyarla çarpımı güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı verir.
Piramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler) bu durum nasıl olabilmektedir?
Mumyalarda nasıl olup da radyoaktif madde bulunmaktadır? Mumyaları ilk kez bulan 12 bilim adamı uğradıkları aşırı radyasyon sonrasında oluşan kanserden ölmüştür.

Piramitlerin içerisinde niçin radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır?
Kirletilmiş suyu, bir kaç gün Piramit’in içine bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
Piramit’in içerisine bırakılan bir kase süt, bir kaç gün süreyle Piramidin içinde hiç bozulmadan taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir?
Bitkiler Piramit’in içinde daha hızlı büyürler. Güneş görmeyen ve yeterli suyu almayan çiçekler nasıl olur da Piramitler gibi karanlık ve havasız bir ortamda bu kadar çabuk gelişebilir?
Kesik, yanık, sıyrık gibi canlıların vücudunda meydana gelen yaralar Büyük Piramit’in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir. Bu duruma sebep ne olabilir?
Piramitlerin bazı gizli odaların olduğu belirlenmiştir. Bugün bile bu odacıkların içinde ne olduğu hakkında hiçbir kimsenin bir bilgisi yoktur. Bu odaları araştırmak isteyen bazı bilim adamları Piramidin bu kısımlarında kaybolmuştur. Mısırlı güvenlik güçlerince bilim adamlarının bazılarının bu odaları incelemeye çalışmaları engellenmiştir. Hatta burada görev yapan güvenlik güçleri bilim adamlarını sert bir biçimde ikaz ederek bu çalışmalarını kesmelerini istemiştir. Acaba bu odalarda nasıl önemli bir sır saklanmaya çalışılmaktadır?
Piramitlerde kullanılan taş blokları yerden birkaç metre bile kaldırabilecek bir vinç, henüz günümüz teknolojisiyle üretilememiştir. Peki eski Mısırlılar hangi teknikle o taş blokları metrelerce yüksekliğe çıkartabilmişlerdir? Her bir taşın 2 ton olduğu göz önüne alınırsa bunun ağaç iskeleleriyle yapılmış olması imkansızdır.
Bir tek piramidin yapılabilmesi için günde beş taş bloğu işleyecek olsalar, gerekli olan 2.500.000 adet taş bloğun tamamlanması için yaklaşık 1400 yıl gerekecekti. Bu süreye piramidin iç mimarisi ve detaylar dâhil değildir.
Günümüz mimarları ve arkeologları yaptıkları araştırmalar sonucunda piramitlerin inşa edilebilmesi için Mısır’ın 100.000.000 kişilik bir nüfusa ve yüksek teknolojiye sahip olmaları gerekirdi diyorlar.
Birbirleriyle hele o devirlerde hiç bir ilgisi olmadığı bilinen Afrika ve henüz keşfedilmemiş Amerika kıtalarındaki piramit mimarisi bu kadar benzerlik gösterebiliyor?
Büyük Piramit’in kuzeye doğru olan yönü gerçek kuzey yönüne göre 4’53’lük bir sapma gösterir. Oysa bugün Paris Gözlemevinde kabul edilen kuzey yönündeki sapma çok daha fazladır.
Piramit’in bulunduğu yerden geçmesi tasarlanan bir meridyen, dünyamızı tam eşit iki parçaya ayırır. Yani bugün kabul edilen uluslar arası başlangıç meridyen noktası Greenwich’den daha doğru bir nokta.
Piramit’lerin orantılı küçültülmüş boyutlarında yapılan deneylerde ortasındaki merkezden geçen bir noktaya konan yiyeceklerin bozulmadığı görülür (Bu olay kanıtlanmış durumdadır). Bu piramidin geometrik şeklinin sebebiyet verdiği tahmin ediliyor. Ortasına topladığı muazzam enerji sayesinde yiyecekler bozulmadan durabiliyor. Peki ama binlerce yıl önce yaşamış Mısırlılar bunları nereden biliyorlardı ve bu enerji başka hangi alanlarda kullanılmışlardı?
Piramit’in küçültülmüş boyutlarında yapılan bir başka çalışma daha var. Piramit’in içine konulan körelmiş jiletler bileyleniyor. Jilet sıkıntısı çekildiği savaş yıllarında jiletlerin bileylenmesinde bu metot kullanılmıştır.

Mısırlılar kendilerini dünyanın en eski insanlarının torunları olarak bilirlerdi. Gizli bilimlerdeki öğretilere bakılırsa, on binlerce yıl önce Lemuryalılar, batan kıtalarıyla birlikte sulara gömülmemek için Hindistan’dan geçerek Mısır’a gelip, Nil bölgesine yerleşmişlerdi. İlk hanedânların, Güneş ve Ay’a ait ırklardan çıktığı söylenir. Kimdir bu Güneş ve Ay ırkından gelen hanedanlar?
Eski Mısır Kronolojisi, 8. yüzyılda yaşamış olan Simplicius’un yazdıklarına göre Mısırlılar, son 630.000 yıldan beri astronomik gözlemler yapıyorlardı. Mısır’da 48.863 yıl öncesinin astronomik hesapları yapıldığına dair kanıtlar bulunmuştur. Acaba bu bilgileri nasıl elde etmişlerdi?
MS 400’de yaşamış olan Mısırlı rahip Panadorus’un ifade ettiğine göre “Görüp Gözetenler” ya da “Melekler” dünyaya inmiş ve insanlara astronomiyi öğretmişlerdir. Rahip Panadorus’un ifade ettiği bu gözetenler ve melekler kimlerdir? Ve nereden dünyaya inmişlerdir?
Eski Mısır kaynaklarından biri incelendiğinde Sanchoniathon’un yazdıkları arasında, “ Tot, Zeus’a karşı savaşan Cronos için savaş amaçlı büyük bir uzay gemisi inşâ etmiştir ” yazmaktadır.
Denderah Tapınağı’nın tavanına kazınmış yazıtlar incelendiğinde görülmektedir ki Eski Mısır’ın tarihi Atlantis’le aynı zamana denk gelmektedir.
Herodot, Teb Mabedi’nde 343 adet, ağaçtan yapılmış dev heykel görmüştü. Bunların hepside saltanatları babadan oğula geçen yüksek rahiplere aitti. Fakat, bunlardan önce insanların yöneticisi olmuş ve gökten insanların arasına inmiş bulunan “tanrılar”a ait heykelciklerde bulunmaktaydı. Hanedanlık kayıtlarında yer almayan bu garip tanrılar kimler olabilir?
Tanrıların iniş bölgelerinden belki de 1 numaralısı Abyssinia, idi ki zamanında burada çok büyük oranlarda madencilik çalışmaları yapılıyormuş. Buralardan bakır, altın, gümüş gibi çok değerli madenlerin çıkarıldığı açıkça tespit edilmiştir. Kalde kayıtlarına göre, MÖ 16.000’lerde Tolantu -Atlantis Konfederasyonu, Ortadoğu ve Afrika’da en parlak devrini yaşıyordu ve bu konfederasyonun yönetimi, “Venüs’ten gelmiş Bilge Öğretmenlerin elinde bulunuyordu. Bunların ataları da Babil’e kadar inerek, simgesi “güneş ateşi” olan Sümer uygarlığının ortaya çıkmasına zemin hazırlamış büyük bir topluluktu. Sümerliler, “Göksel varlıkların” yardımıyla “Psiko-Elektriksel” bir bilim geliştirmişlerdi.
Sir Norman Lockyer, astronomik araştırmaları sonunda 4000 yıl önce Britanya’da ki uzay bilimleriyle uğraşanların, Mısırlıların gökbilim çalışmalarına çok benzer tarzda sonuçlar elde ettikleri görülmüştür. Bu da gösteriyor ki, Eski Mısırlılarla Britanyalılar, irtibat halindeydiler.
MS 2. yüzyıl da Claudius Aelianus, eski çağların Yunan tarihçisi (Chioslu), Theopompus’tan naklen verdiği bilgilere göre, Frigya Kralı Midas, Avrupa ve Libya’nın 10.000.000 Atlantlı tarafından istila edilmiş olduğunu biliyordu. Ayrıca, okült kaynaklar, bu istilanın, “Nükleer ve Elektrikli Silahlar” kullanılarak yapılmış olduğunu açıkça belirtmektedir. Hint metinlerinde de, bu ve benzeri anlatımlar bazı eski savaşlarda aktarılmaktadır.

Ra’nın ya da Horus’un gözü olarak bilinen “ ilâhi göz ” Mısır kayıtlarında daha çok “ Gökteki Savaşlar ” la ilgili bölümlerde geçmektedir. Ra’nın emri altında bulunan tanrıça Hothar, “ Horus’un Gözü ” biçiminde görünmüş ve dünya insanına karşı savaş açmıştır. O kadar çok sayıda dünya insanını öldürmüştür ki, Ra bundan endişelenerek, dünya tarlaları üzerine 7000 kâse içki serpmiş, kendi aksini bu içki birikintileri üzerinden seyreden Hothar, bir ara sakinleşerek, kendi güzelliğini izlemiştir. Susuzluğunu gidermek üzere bu içkiden içtiği zaman sarhoş olmuş ve tahribattan vazgeçmiştir.
Eski Mısırlılar, kendi semâlarını ihlâl eden uçan gemileri “Gökte Seyreden Güneş’in Kayıkları” olarak isimlendirirlerdi. Bu gemiler nasıl birer araçtı. Ve hangi teknolojiyle Mısır semalarında gezinebiliyorlardı?
Yine eski kaynaklardan birinde belirtildiğine göre Büyük Piramit’in yapımı sırasında bu “Güneşe ait kayıklar”dan biri, yapının içinde bir yere gömülmüştür. Horus’un Gözü, Set ve Horus arasında ki, çatışmanın ayrıntıları ve bu yapı içine gömülmüş olan Güneş kayıklarından birinden “Mısır’ın Ölüler Kitabı” isimli büyük eserde çokça söz edilmektedir.
Firavun 3. Tutmosis (M.Ö) 1504 – 1450 dönemine ait bir el yazması şöyle demektedir.
22 yılında kışın üçüncü ayında günün altıncı saatinde hayat evinin yazıcıları gök yüzünde bir ateş çemberi gördüler.başı yoktu ağzından tiksindirici bir koku çıkıyordu. Gövdesi bir değnek kadar uzun bir değnek kadar genişti. Sesi çıkmıyordu. Bu manzara karşısında yazıcıların kalbi sarsıldı. Yüz üstü yere uzandılar. Firavunun huzuruna çıkıp olayı anlattılar.Firavun olay hakkında düşündü günler geçti o nesneler gök yüzünde çoğaldı. Güneşten fazla parlıyor gök yüzünün dört ucuna kadar uzanıyordu. Ateş çemberlerinin durumu güçlüydü. Firavunun ordusu onlara bakıyordu. Ve Firavun ortadaydı. Gece vaktiydi ve ateş çemberleri güneye doğru daha da yükseldiler.

Bu eski kaynaklarda belirtilen bazı benzetmeler, kimleri, neyi ve tanınanın dışındaki hangi tanrıları belirtmektedirler? Tek tanrımız dışındaki bu üstün varlıklar kimlerdir? Yazıtlarda bulunan uzaylılara ait lâkaplar (Işığın Ruhları – Karanlığın Oğulları – Göğün Orduları – Gizli Tanrılar – Kanatlı Diskler – Ben Horus: Dün ve yarınım. Zaman ve uzay içinde gider, gelirim – Uçan Tahtlar – Yarı Tanrılar).
Mısır’ın Ölüler Kitabının bir bölümünde geçen Horus’tan, “Gizli Gözde Oturan” olarak söz edilmektedir. Ayrıca bu “göz” onu uzayın bilicisi (tanıyan) olarak kabul eder. “O Rabb’in uzayda dolaşan habercisidir” der.
İtalyan araştırmacısı Salos Boncompagni, Ortadoğu kökenli pek çok şeyi inceledikten sonra şu sonuca varmıştı: “Kendisini gözde saklayan bu varlık, Mısır’da Hothar, Horus, Yunan’da Hermes, Trismegistus, Yahudilerde Enoch’dur. Babil de, Oannes’tir. Bu göz, bazen kozmik yumurta, gizli şahin (atmaca) Yahudilerde Uçan Taht, Hint klasiklerinde tanrıların göksel arabalarıdır.”
Mısır inancında, 2 tanrı inancı vardır. Bir her şeyi yaratan tanrı, en üst varlık Allah’tır. Diğer tanrılar, onun yarattığı varlıklardır ve bunlar yersel ve göksel tanrılardır. Çoğu başka gezegenden gelmişlerdir ve bu dünyada bizim sûretimizde tezâhür eden dünya dışı öğretmenlerdir.
Bir de kuş başlı tanrı olarak çizilen Tot’un uzay uçuşları da unutulmamalıdır. Tot, kara ,deniz, hava tanrısı olarak bilinirdi. Ayrıca tüm bilim-sanat dallarının mucidi, öteki tanrıların yazıcısı, büyücülerin kralı, matematik ve yazı üstadı, müzik ve tüm gizli bilimlerin kurucusudur. Kimdir bu tanrı Tot nerden gelmiştir ve nasıl bu kadar çok üstün özelliği üzerinde taşımaktadır?

Bir başka yazıtta ise Tot’un Horus’un hizmetçisi, Ay’ın efendisi olduğu söylenir. Aynı zamanda Tot, Büyük Piramidin yapımına yardımcı olan bir Atlantlı yani (Atlantisli) dir.
Her ne kadar, bizlere piramitlerin mezar amaçlı yapıldıklarını söyleseler de, bilim dünyası, bunun kesinlikle böyle olmadığını önemle belirtmektedir. Çünkü, yapılan araştırmalarda yapıların inşa edildiği noktaların, dünyanın güç merkezleri olduğunu açıkça görülmüştür. Bu yapılar ise güç üretici görevi görmek için yapılmış eserlerdir.
Ünlü bir yazar aynı zaman da çok önemli bir araştırmacı olan C. H. Williamson (Other Tongues Other Flesh) “Başka Dinler, Başka Bedenler” isimli eserinde, belirttiğine göre dünya dışı kökenli insanlar, yapıyı meydana getiren çok iri taşları, Antigravitasyon yada Sonik yöntemlerle ilgili bilgileri uygulayarak yerleştirmişlerdir. C. H. Williamson’ın iddiaların birine göre de belki de bu insanlar, kendi uzay araçlarını da hareket ettirmede, bu güçlerini kullanıyorlardı.
Büyük Piramidin inşası ile ilgili olarak başka bir görüşte, ruhsal güçlerin kullanılması ile ilgilidir. Tarih bu tür örneklerle doludur. Kuracağı mâbedin, taşlarını hareket ettiren, aynı yöntemle fırtına çıkaran din adamları, vs. Belki de, Büyük Piramit de bu tür bir yöntem kullanılarak inşa edilmiş olabilir. Yani o kadar işçi ve köle, Ruhsal Enerji Bataryası olarak kullanılmış olabilirler. Bunlara benzer örnek, Stonehenge ve Tiahuanaco’dur.
Amerikan ve İngiliz bilim adamlarından oluşan bir bilim heyeti Büyük Piramidin içinde ses kayıtları almak için yapının her yerine cihazlar yerleştirirler. Ses kayıtlarını incelediklerinde içinde anlaşılmayan bir dilde bazı karşılıklı konuşmalara da rastladılar. Bu konuşmalar nasıl burada hala yankılanmaktadır. Yapılan araştırmalarda diller topluluğunda böyle bir dile rastlanmamıştır. Acaba bu dil Mısırlı göksel Tanrılara mı aitti?
Büyük Piramide giren bir grup bilim adamı, bir araştırma için yüksek ışıkla, Piramidin içini aydınlattıklarını belirttiler. Birbirinden harika çizimlerin bulunduğu bir odada incelemelerini sürdürüyorlardı. Bulundukları oda oldukça havasız ve karanlıktı. Ellerindeki yüksek ışık gücüne sahip lambalarla tavana baktıklarında tavana çizilmiş hiyerogliflerin üzerinde hiçbir is lekesine rastlanmamıştır ki, en küçük kanallarda bile bu tür dünya harikası çizimler mevcuttur. Acaba burada ne gibi bir aydınlatma sistemi kullanılmıştır? Tavanlar da is yada benzeri bir ize rastlanmamış olması buranın mumlarla yada meşale benzeri yanan aydınlatıcı araçlarla aydınlatılmadığını açıkça göstermektedir.
Konuyla ilgili ilginç bazı hususlara Rozkruva ve Farmason tradisyonlarında da rastlıyoruz. 1614’te Almanca olarak yayınlanan Rozkruva Tebliğinde, söz konusu edilen Christian Rosenkruz’un mezarıyla ilgili olarak şunları söylüyor. “Mezarın bir depo odasına açılan bir kapısı vardı. Asıl yer altı kemeri, yapay bir güneşle aydınlatılıyordu.” Bu aydınlatma şekli çok acayip olarak Mısır metinlerinde geçen aydınlatma sistemiyle tıpatıp birbirine benziyordu. Yoksa, Mısırlılar bizlerden çok önceleri ampul mü kullanıyorlardı?

Hint yazıtlarına göre, Mısır’ın bundan yüzyıllar önce binlerce güneş kadar parlak olan bir bombaya sahip olduğunu açıkça yazmaktadır. Yazıtın devamında bu bombanın günümüz atom bombasının yaptığı tahribatlara çok benzeyen yıkımlardan ve tahribatlar meydana getirdiğinden de bahsedilmektedir. Hatta Büyük Piramit’in tabanına yakın bölgelerde yapılan araştırmalarda yerde kristalleşmeye başlamış, üzerinde aşırı doz da radyasyon barındıran kaya kitlelerine rastlanmıştır. Tüm bu veriler ışığında yoksa eski uygarlıklar, atom bombasını mı kullanıyorlardı demekten kendimizi alamıyoruz. Sizce de bu durum oldukça şaşırtıcı değil mi?
İngiliz arkeolog sir Filinders Potrie (1853-1942) ve Amerikan arkeolog Dr. John O. Kinnaman’ın çalışmaları sonucu ortaya çıktığı söylenen Khufu Piramidinin içinde bir depoyla ilgili bir keşif daha vardır. 1940 yılında “Diggers for Facts”(Gerçekler için Kazanlar) adlı kitabında bunu oldukça detaylı bir biçimde anlatmıştır. 1961’de ölümünden kısa bir süre önce Dr. Kinnaman, Willi Semple isimli bir öğretmene çok önemli gizli bir sır vermiştir. Verdiği bu sır içinde Büyük Piramitte 1942’de yaptıkları kazı sırasında Kinnaman ve Potrie, gizli bir mahzen buldukları. Piramidin güney kenarından girdikleri ve epeyce derinlere gittikten sonra, gizli galeriye ulaşabildikleri, ve hatta burada asla inanamayacağımız şeyler bulunduğunu söylemiştir. Bu gizli galeriler içerisinde Antigravitasyon makinesi (yer çekimini ortadan kaldıran makine) kristal plazmalar ve ilginç teknik aletler bulduğunu da önemle belirtmiştir.
Muterdî ve bazı Arap yazarların, ifade ettiklerine göre, Khufu Piramidinin kâşifleri içeri girdikleri zaman kendi kendine açılıp kapanan kapılarla karşılaşmışlardır. Karanlık koridorlarda, zaman zaman ışık flaşlarıyla gözleri de kamaşmıştır.
Mısır halkının dilinde dolaşan bir söylentiye göre Piramitlere çok eski zamanlarda rahipler ve tanrılar muhtemel soygunlara karşı belirli yerlere mekanik heykeller (robotlar) koymuşlar. Hatta söylentinin bazı versiyonlarında da her şey olup bittiği zaman, rahipler girişlerde, gardiyanlık göreviyle, bazı bedensiz varlıkları görevlendirirlermiş.
Christian Pitois’in yazdığı “büyünün tarihi” isimli kitabı, 1876’da Fransızca olarak basıldı. Bu kitapta ta Gize Piramidinin yer altı yapısıyla ilgili bilgilere rastlıyoruz. “Gize’de ki Sfenks gizli yer altı bölmelerine açılan kapıları taşıyordu. Bu giriş günümüzde kum ve toprakla kapanmıştır. Bu kapılar, ön ayakları arasında yine de bulunabilir. Girişlerden birisini oluşturan bronz bir kapı, sadece majik yöntemlerle açılabilecek şekilde yapılmıştır. Sfenks’in karın kısmında yer alan galeriler, Büyük Piramidin yer altı galerilerine açılır.” Acaba bu galeride ne gibi gizli kayıtlar ve eşyalar bulunmakta?
Çok eski bir Mısır kaynağında şu sözler yer almaktadır : “ Büyük Tufan’dan 300 yıl önce Mısır yöneticilerinden Surit, rüyasında, dünyanın alt üst olduğunu, yıldızların gökyüzünden yere döküldüklerini görmüştü. 130 rahibini yanına çağırarak, bu korkunç olayın ne anlama geldiğini sordu. Aynı zamanda, zamanın astronomu olan baş rahip, bunun dünya çapında büyük bir felaket anlamına geldiğini söyledi. Ve buna önlem olarak da zaman atlama taşlarının kullanılması gerektiğini Mısır yöneticisi Surit’e önerdi. Surit’te buna karşılık bu taşların kullanılacağını ve daha sonra onları korumak için 3 büyük anıtın inşa edilmesini emretti ” denmektedir.
Mısır’ın gizli yer altı kemerleri hakkında, bilgilere Suriye ve Lübnan Dürzîlerinde de rastlanır. Onların inisiyatik öğretilerinde, insanlığın, göklerden gelmiş Tanrı oğulları tarafından yaratılmış olduğuna dair bilgiler vardır. Dürzîlerin kodlanmış kitapları vardır ki, bunları sadece beş büyük rahipleri anlayabilir. Bunlardan ikisiyle tanışma imkanı bulan bazı araştırmacılar, onların mükemmel Fransızca, İngilizce ve de Arapça konuşabildiklerini bildiriyorlar. Dürzî rahiplerin kendi aralarında kullandıkları, Farmasonlarınkine benzeyen işaret sözcükleri vardır. Gize’de saklı hazinelerle ilgili olarak sorulan bir soruya, içtiği andı yüzünden cevap veremeyeceğini belirtmiştir. K. Joumblad, bununla birlikte araştırmacılara bildiklerini açıklamalarını ve eğer yanlış bir şey çıkarsa, kendisinin bunu engelleyeceğini belirtmiştir. Bu konuşmadan sonra Dürzîler mühürlerini, o eski yer altı dehlizlerinde bıraktıklarını söylemişlerdir. Bu bilgi, Dürzîlerin yer altı geçitlerinde bulunduklarını, açıkça kanıtlıyordu. Ayrıca, Joumblad bu tarih hazinesi depolarının bu yüzyılın sonundan önce açılmasının yerinde olacağını sözlerine eklemiştir. Öteki gruplarla birlikte Dürzîlerinde söz konusu zaman atlama taşlarını, bildiklerini de açıkça belirtmekteydi.

Mısır kökenli kaynaklarda dünya-dışı astronotlar sorunu daha belirgin olarak karşımıza çıkmaktadır. Menfis’de firavunu ziyaret eden Tanrı PTAH, uçan bir gemi kullanırdı. Güneş Tanrısı RA için, “Yıldızlarla ay arasında dolaşırsın… gökyüzü ile yeryüzü arasında Aton’un gemisini yönetirsin…” der eski bir yazıt.
Çok eski bir geçmişte Nil ülkesine üstün bir varlığın geldiği ve oradaki insanlara uygarlık aşıladığı Mısır’da hala söylenir. Bu üstün varlık, Mısırlılara seslerle, fikirleri kaydedebilmeleri için simgeler gösterdi. Müzik çalabilsinler diye ellerine arp verdi. Yıldızları gözleyip, krokilerini çıkarmasını, rakamlarla sayı saymasını, şifalı otlar ve ilaçlarla hastaları iyi etmelerini öğretti. Mısırlılar bütün bunları öğrenince, yabancı, onlara veda ederek, göklere uçtu gitti. Adı Tanrı THOT’ tu. denmektedir.
Eski Mısırlıların güneşle ilgili bir inanca bağlı oldukları da çok iyi bilinen bir gerçektir. Eski krallığa ait Piramit yazıları, firavunun tanrılar ve gemileri aracılığıyla göklerde tanrısal gezintilere çıktığından söz eder. Bunlara göre Güneş Tanrısı Ra göklerde gemisiyle yolculuk yapardı. Yine bu yazıtlarda gökyüzünü gemilerle aşan yüce yaratıklardan söz edilmektedir. İşte Güneş Tanrısı Ra için yazılmış bir yazıdan bir bölüm:

“Sen, yıldızların ve ayın altında dolaşansın. Sen, Aton gemisini yorulmak bilmeden dönen yıldızlar ve Kuzey kutbundaki batmayan yıldızlarla yeryüzü arasında sürensin.”

Diğer bir bölümde ise şu sözcükler yer almaktadır:
“Sen, güneş gemisini milyonlarca yıl yönetensin.”

Mısır’daki resim ve destanlar, tanrıların yıldızlardan geri gelerek, iyi korunmuş gövdeleri yeni bir hayata uyandıracaklarını söylerler. Mezar odalarından çıkan mumyaların gövdelerinin kusursuz bir biçimde muhafaza edilmiş olması ve mezarın ötesindeki bir hayata ulaşma inancı da buradan gelir. Eski Mısır’ın İncil’i olarak kabul edilen 3500 yıllık Ölüler Kitabı’nda ise birtakım insanların bilgileri sayesinde uzaya sıçrayabildiklerinden söz edilmektedir, hatta yıldızlarda yaşayan varlıklardan bahsedilir. Tanrı Thot, Nil halkına tıp, edebiyat, matematik ve fen’in esaslarını öğretmiş bir kültür taşıyıcıdır; görevini bitirdikten sonra yıldızlı göğe doğru yükselip gitmiştir.
Mısırlılar yıldızlara da özel bir ilgi göstermekteydiler. Köpek yıldızı da denilen ikili yıldız Sirius’un hanedanlar dönemi Mısır’ın erken gelişim ve kültüründe büyük rol oynadığı bilinmektedir. Eski Mısırlılar Sirius’u dünyanın gelişiminde evrimsel bir anahtar olarak görmüşlerdir. Amerikalı bilim adamı Robert Temple, “Sirius Gizemi” adlı kitabında yeryüzünün binlerce yıl önce Sirius sisteminden gelen varlıklar tarafından ziyaret edildiği varsayımını ortaya atmış ve M.Ö. 4500-3400 tarihleri arasında Eski Mısır’da gerçekleşen ilkellikten yüksek kültür standartlarına doğru gerçekleşen bu ani sıçramayı bu varlıklarla yapılan doğrudan temasın bir sonucu olarak nitelemiştir. Temple, Mısır ve Sümer kayıtlarından bilgiler sunarak hanedanlık dönemi Mısır’ın yükselişinden önce dünya dışı varlıkların ortaya çıktığına dair ikna edici bir tez öne sürmektedir.

Orion Takımyıldızı Ekvator bölgesinde çıplak gözle bakıldığında Orion kuşağı denilen 4 tanesi dörtgen 3 tanesi de bu dörtgen içinde eşik bir çizgi üzerine sıralanmış toplam 7 yıldızdan oluşur. İnsanlık tarihinin yolu bu takımyıldızı ile birçok kez kesişmiştir.

Neredeyse ilk çağlardan beri her zaman Güneş Ay Merkür veya Venüs gibi gözümüzün önündeki gök cisimleri kadar insanlığın dikkatini çekmiştir. Örneğin niye yapıldığı belli olmaması nedeniyle üzerinde çok fazla spekülasyon yapılan Güney Amerika’daki Nazca Çölü’nde yere kazınmış çok çeşitli dev figürlerden biri olan örümcek motifinin Orion Takımyıldızının yer küredeki temsili olduğu iddia edilmektedir.

Antik Yunan mitolojisine göre Orion Poseidon’un oğludur. Her zaman köpeği ile gezen büyük bir avcıdır. Yakışıklılığı ve kadınlara düşkünlüğü ile ün salmıştır. Hera’yı kıskandıracak kadar güzel karısını kaybettikten sonra misafir olduğu Oinopion’un kızı Merope’yi baştan çıkarmaya kalkışmış Oinopion da bunun üzerine onu kör etmiştir. Daha sonra Eos tarafından kaçırılan Orion’u bakire tanrıça Artemis bir akrebe sokturarak öldürdü. Akrep ödül olarak burçlar arasında yerini aldı. Orion’a gelince o da gökyüzünün karşı yanında bir takımyıldız haline gelmiş; köpeği ise Sirius yıldızı olmuştur.

Sirius’un aynı zamanda Köpek yıldızı olarak da anılması bu sebepledir. Bir başka coğrafya Hindistan’da ise Orion Takımyıldızı Zaman-Adamı anlamına gelen Kal-Purush olarak bilinir. Bu yıldız kümesinin en güçlü motif olarak kullanıldığı kültür eski Mısır Medeniyeti’dir. İnanışa göre Gök Tanrıçası Nut Osiris ile Set adlı iki erkek tanrıyla İsis ve Nephthys adlı iki kardeşi dünyaya getirir. Osiris hem tanrı hem de insan olduğu için Mısır’ın ilk kralı olmuş kız kardeşi İsis de onun eşi olmuştur. Osiris iyi bir yönetimle insanlara dini ve uygarlığın sanatlarını öğretmiş Mısır’ı zenginleştirmiştir. Ne yazık ki kralın kardeşi Set bir komplo kurarak onu öldürür. Vücudunu parça parça doğrar ve Mısır’ın her tarafına saçar. Bu sırada Osiris ve İsis’in tahta geçecek bir veliahtları yoktu. Ancak İsis kendi sihir gücüyle kocasının vücudunun parçalarını gizlice toplar; bir araya getirip Osiris’in vücudunu oluşturur böylece ilk mumyayı yapmış olur.

Mısırlıların mumya kültürünün kaynağının bu efsane olduğu bilim adamlarınca kabul edilir. İsis yeniden hayata dönen Osiris ile cinsel ilişkiye girerek hamile kalır. Osiris kendisi için geçici ve kısa süreli bu olaydan sonra bir yıldız varlık haline dönüşür. Orion Takımyıldızı böylece oluşur. İnanışa göre Orion Takımyıldızı böyle oluşur. Mısır Medeniyetini kuranların bu takımyıldız ile ilişkileri bununla sınırlı değildir. Örneğin Keops ve Kefren isimli dev piramitleri ile beraber bu piramitlerin tepe noktalarından geçen eksenden az kaçık inşa edilmiş küçük Mikerinos piramitleri de ilginç bir şekilde bu takımyıldızı ile ilişkilendirilmektedir. Bilindiği gibi en başta yer alan en büyük piramit Keops hakkında oldukça fazla yazılmış iddia vardır. Yüzlerinin dört ana yönü göstermesi üzerinden geçen meridyenin Dünya kara parçaların tam ikiye ayırması bunlardan bir iki tanesidir. Fakat bu üç piramide beraber bakılınca bu güne kadar gözden kaçan bir başka anlam ortaya çıkmıştır. Bunun için en sonda duran en küçük cüsseli Mikerinos piramidi yol göstermiştir.

Antik Mısır tarihçileri Mikerinos piramidini inşa eden firavunun bu piramidi başka bir yerde yapmak yerine neden bu iki dev piramidin yanında yaptırdığı konusundaki açıklamaları kafalardaki soru işaretlerini kaldırmamaktadır. Çünkü bu piramit kendi başına alındığında hiçte küçük değildir fakat diğer iki dev piramidin yanında cüceleşmektedir. Ayrıca inşa edilen zeminde hiç bir problem olmamasına rağmen neden bu piramidin Keops ve Kefren piramitlerinin tepe noktalarından geçen eksenden az kaçık inşa edilmiş olması da karanlıkta kalan diğer bir konudur. Belki de açıklama için bu yazının en başında anlatılan Orion kuşağını hatırlamak gerek. Bu kuşakta iki tane parlak yıldız bu iki yıldızı kesen eksenden az kaçık ve çok daha az parlak bir üçüncü yıldız yer alır. Piramitlerin yerleşim planı ile bu yıldızların yerleşimi tamamen aynıdır.

Ayrıca Mısır’ı ortadan ikiye bölen Nil Nehri ile gökyüzünü aynı şekilde ortadan ayıran Samanyolu eski Mısır Gök dini çerçevesinde birbirleriyle ilişkilendirilmişlerdir. Ne ilginçtir ki Nil Nehrinin bu piramitlere göre yeri ile Samanyolu’nun Orion Takımyıldızına göre yeri aynı şekildedir. Giza’da bulunan bu üç piramit dışındaki bölgeler de yer alan diğer bazı piramitler ile Takımyıldızın diğer üyelerin yeryüzündeki temsilcileri tamamlanmaktadır.

Abu Ruwash’daki Nebka piramidi Orion’un sol ayağı olarak adlandırılan yıldızı Zawyat Al Aryan’daki piramit ise Orion’un sağ omzunu simgelemektedir. Mısırlıların bu takımyıldıza çok önem verdikleri rahatça anlaşılmaktadır. Ancak Dünya ve ay gibi daha kolay gökyüzünde izlenebilecek ve devirleri bir yıl veya bir ay gibi kısa dönmelerde ölçülebilen gök cisimleri varken neden atalarımızın bu takımyıldıza merak sardıkları ve onun ile ilgili detaylı takvimler yaptıkları hakkında doyurucu bir cevap yoktur. Milliyet gazetesinin 1 Ağustos 1998 sayılı nüshasında; bilim adamlarının hayatın temel taşlarını oluşturan moleküllerin Dünya’ya Orion nebulasından ulaştığına dair bir haber yer aldı.

Ejiptologlar ve arkeologlar, yıllardan beri piramitlerin yalnızca ve yalnızca firavun mezarı olduğunu iddia ediyorlar. Oysa, I.Ö 2500 dolayında, henüz tekerleği bile bulmadığı varsayılan bir ülkenin, bütün kaynaklarını kullanarak bu devasa yapıları yalnızca firavunlarına gösterişli mezar olsun diye yaptıklarına inanmak zor. Hele Giza’daki üç büyük piramitten söz edince, isler iyice “garip” hale geliyor.

1994 yılında Robert Bauval adlı Belçika asıllı, çocukluğu Mısır’da geçmiş bir mühendisin “Orion Mystery” adlı sansasyonel kitabı yayımlanana dek, dünyanın bu en gizemli üç anıtının niteliğine ilişkin ciddiye almaya değer bir teori atılmamıştı ortaya. Erich Von Daniken’in spekülatif ve fazla hayalci “uzaylı atalar” iddiası, ancak beylik UFO masallarına malzeme oluşturabilecek dayanaklara sahipti. Ejiptoloji ve ortodoks arkeolojinin “piramitler firavun mezarıdır” varsayımları, Mısır’da sonraki dönemde inşa edilen (ve asla Giza’daki 3 piramidin kalitesine erişemeyen) yapılarda “mezar” düşüncesini destekleyecek bulgulara ulaşıldığından ötürü epey sağlam görünüyordu. Aslında ne Khufu’nun, ne Khafre’nin ne de Menkaure’nin piramitlerinde mezar, mumya ya da cesede rastlanmıştı ama bu, yaygın inancı değiştirmiyordu.

1979 yılında Kahire’ye yaptığı bir gezi sırasında Robert Bauval, üç büyük piramidin hızlanışında bir gariplik farketti. İlk iki piramit köşegenlerinden birbirinin tam hizasına yerleştirildiği halde, daha küçük olan Menkaure’nin piramidi, hafifçe sola kaymış gibiydi. Bu muhteşem yapıları yaratabilecek ve ölçülerde asla şaşmayacak bir mimariye sahip olan Mısırlıların, üç piramidi ayni çizgi üzerine yerleştirmeyi başaramamış olduğunu düşünmek hiç akla yakın gelmiyordu doğrusu. Bauval, Misir kültürüne, özellikle de dinine meraklı biriydi. Bütün antik uygarlıklarda olduğu gibi eski Mısır’da da tapınakların belli yıldızlara göre hizalandığını, oriyentasyonlarının “gündönümü” ya da “ekinoks”lara yöneltilmiş olduğunu iyi bilirdi. Mısır’da en belirgin ve baskın kült, Osiris kültüydü ve bu tanrı, Orion takımyıldızıyla simgelenirdi.

Bauval bir gün gökyüzünü izlerken, Orion’un merkezindeki en önemli üç yıldızın, Alnilam, Alnitak ve Mintaka’nin, ayni Giza piramitlerinde olduğu gibi bir hiza sapmasına sahip olduğunu farketti: İlk iki büyük yıldız, Alnilam ve Alnitak doğru hizadaydı ama üçüncü ve en küçük yıldız olan Mintaka, hafifçe sola kaymıştı diğerlerine göre.

Bu bulgu, astronomi destekli yapılan gözlemlerle Giza piramitlerinin Orion Kuşağı olarak bilinen üç yıldızın yeryüzündeki kopyası olarak inşa edildiğini ortaya koyuyordu ve Mısır yıldız dinini bilenler için hiç de şaşırtıcı değildi. Mısırlılar, yeryüzünü ve yaşadıkları toprakları, gökyüzünün, yani ölümsüzlüğe eriştiklerinde ulaşacakları yerin bir kopyası olarak düşünürlerdi ve piramit metinlerinden dini yazıtlara dek her yerde bu vurgulanırdı. Nil, Samanyolu’na denk geliyordu Mısır yıldız kültünde. Samanyolu’nun çevresindeki özel bir gökyüzü alanı, eski Mısırlıların “Duat” diye adlandırdıkları “tanrıların mekanıydı; bunun yeryüzündeki kopyası da Nil’in batısına denk getirilmişti! Bauval’in bulgusunda şaşırtıcı olan şey çok daha başkaydı. Bu üç piramit I.Ö 2600 dolaylarında yapılmıştı ama, Orion yıldızının o tarihteki gökyüzü konumu, Giza’daki piramitlerin konumundan 45 derecelik bir sapma gösteriyordu.

Bauval, bir bilgisayar programı (SkyGlobe 3.2) yardımıyla, Orion ile piramitlerin bire bir ayni doğrultuya yerleştiği tarihi aradı ve karşısına I.Ö 10.500 tarihi çıktı! İşin ilginç yani, bu tarih Orion takımyıldızının presesyon döngüsünün en alt noktasına rastlıyordu.

Eski Mısır kültünde, “ilk başlangıç” olarak anılan bir dönem olduğunu biliyordu Bauval: “Zep Tepi” olarak adlandırılan bu dönem, Mısırlıların ülkelerinin tarihini anlatırken, “Mısır’ı tanrıların yönettiği mutlu dönem” diye söz ettikleri bir dilime de denk geliyordu. Binlerce yıl önceyi anlatıyordu bu sözcük. Acaba Mısırlılar piramitleri inşa ederken, çok eski bir dönemi anmak üzere, Orion’un I.Ö 10.500′deki yerleşimini mi seçmişlerdi master plan olarak? Bundan 4500 yıl önce, presesyon hesapları bile yapacak biçimde astronomi bilgisine nasıl sahip olmuşlardı? Yoksa bundan 12000 yıl önce var olan bir uygarlığın geride bıraktığı izleri mi görüyorduk Mısır’da? Robert Bauval, 1994′te yayımlanan “Orion Mystery” adli kitabında bu soruları sordu ve büyük sansasyon yarattı. Yanıtlarsa, hala araştırılmayı bekliyor.