Son Dakika

Kur’an-ı Kerim’de Dünya Dışı Varlıklar

Katolik dünyasının merkezi Vatikan’ın Baş Astronomu Profesör George Coyne, Evrende bizden başka zeki varlıkların bulunabileceğini ve bunun Katolik Kilisesi’nin öğretileriyle kesinlikle çelişmediğini açıkladı.

Amerikan kökenli bir Cizvit olan Profesör George Coyne, Corriera della Sera gazetesinde yayınlanan röportajında:

“Evren o kadar büyük ki, bu evrende yalnız olduğumuzu düşünmek saflık olur. Tanrı başka canlılar yaratmaya da kadirdir” demiştir.

Evrende başka canlıların varlığını gösteren bilimsel kanıtların her geçen gün arttığını söyleyen Coyne, “Hz İsa’nın başka gezegenlere gidip gitmediği konusunda bir şey söyleyemem” şeklinde açıklamada yapmıştı.

Vatikan Rasathane müdürü bilim adamı Jose Gabriel Funes, L’Osservatore de, Romano gazetesine yaptığı açıklamada:

“Evrenin büyüklüğünün, Dünyanın dışında başka yaşam türlerinin olabileceği ihtimalinin bulunduğu anlamına geldiğini söyledi.

Bunu düşünmenin inanca ters düşmediğini, çünkü uzaylıların da Tanrı’nın yarattıkları olduğunu belirten Funes, “uzaylıların varlığını dışlamanın, Tanrı’nın yaratma özgürlüğünü sınırlamak olacağı” şeklinde değerlendirdi.

Cizvitler kimlerdir : (Alm. Jesuit, Fr. Jesuite, İng. Jesuit. Loyalı İgnas (Ignacio de Loyola) isimli bir papazın öncülüğünde Katolik papazlar tarafından 1512’de kurulan Hıristiyan misyoner cemiyeti. Cezvit Ignas, cemiyetin teşkilâtlanmasına dâir bir taslak hazırladı. Papaya tasdik ettirdi. Cemiyetin kuruluşundan kısa bir müddet sonra en yakın arkadaşını misyonerlik çalışmaları yapması için doğuya gönderdi. Daha sonra her tarafa dağıldılar.)

Günün bir saati yada gecenin bir vakti semalarımızda gözlemlediğimiz ve bilinen dünyasal uçan araçlara benzemeyen bir teknolojiye ve manevra yeteneğine sahip tanımlayamadığımız tüm uçan göksel cisimlere yada araçlara bizler UFO demekteyiz.

Tarık Suresin’nde anlatıldığı kadarıyla ” Semaya ve ansızın gökyüzünde belirerek yüreğimizi ağzımıza getiren yıldızımsı uçuculara yemin olsun.” Peki yüce yaradan neden böyle bir yeminle dikkatleri bu sureye çekmek istiyor olabilir.

1 – Bu şeylerin varlığına dikkat çekip onu daha iyi kavramamıza teşvik için.

2 – Bu iki Ayetin hemen ardından gelen “in küllü nefsin lemma aleyna hafiz” sırrına delil teşkil etmesi için. Peki bu ne demek “Biz hiçbir şuurlu nefis yaratmadık ki onun üzerinde bir gözetleyici, bir koruyucu bulunmasın” gerçeğine dikkatleri çekmek için. Ayet bize o yıldızımsı uçucular boş değil. Onları da idare eden kullarımız var. Onlarında üzerinde gözetleyiciler var.

Buraya kadar anlattığıklarımızı şöyle kısaca bir toparlarsak ortaya şu gibi bir sonuç çıkmaktadır. Kur’an- ı Kerim’in bize bildirdiği varlıklar şunlardır.

1 – Melekler Allah’ın emirlerini yerine getiren özgür iradesiz varlıklardır.

2 – Cinler başka boyutta yaşayan iyi ve kötüyü bilen dumansız ateşten yaratılmış canlı varlıklardır.

3 – İnsanlar ve dabbeler ise dünya gibi nesnel bir gezegen sistemi içinde yer alan ve yapısal olarak birbirlerine benzeyen veya yakın canlı formasyonlardır.

İmam Gazali’nin ifade ettiği gibi Allah’ın büyüklüğünü anlayabilmek için Astronomiyi ve Anatomiyi bilmek gerek gerekmektedir. Yani evreni ve onun yapısını anlamak sanıldığı kadar basit ve hafifsenip küçümsenecek bir olgu değildir. Bizleri akıllı fikir yürütebilen özgür iradeli canlılar olarak yaratan yüce Allah’ın bizim formumuza benzer başka fiziksel varlıklarıda başka sistemlerin biyolojik oluşumuna uygun varlıklar yaratmış olması neden akla mantığa uygun olmasın. Bu canlıllarında edindikleri bilgi ve donanımla uçan araçlar yapmış olmalı ve bu uçan araçlarla başka gezegenlere ve yaşam formlarına güçleri yettiği oranda ziyaretler yapmaları oldukça olasılık dahilindedir. Kur’an – ı Kerim ve diğer kutsal kitaplarda da bu tarz anlatımlara rastlamak bizce hiçde tesadüf sayılamaz.

Mucizeler kitabı olan Kur’an da anlatılan olayların bence bilimsel yönleri olduğu gibi gelecek yüzyıllarda da yaşayacak olan müslümanlara yol gösterici olmasıdır. Kıyamete kadar hükmü sürecek olan kutsal kitabımızın müslümanlara Allah’ın büyüklüğünü anlatmasının yanısıra, ilmi öğrenmelerini, keşfetmelerini, hatta uzaya açılıp evreni keşfe çıkmasını bildirmesi dikkat çekiyor.

Peygamberimiz Hz Muhammed’in ” İlim Çin’de bile olsa alınız ” ifadesi bunun en güzel örneğidir.

Tarık Suresi

“Ve´s-Semai ve´t-Tarıki” Sure bu yeminle başlar “semaya ve Tarık´a andolsun.” demektir. Cenab-ı Hak bir şeyin hakikatine önemine dikkat çekmek istiyorsa onun ismine yemin etmiştir.. “Fela uksimu bi-mevakii´n-nucumi” (yıldızların mevkiine yerine and olsun). Burada Cenab-ı Hak yıldızların yerine and içerek bu meseleye dikkat çekiyor ki ölmüş yıldızların uzay içinde oluşturdukları derin anaforları hatırlatır. Yıldızların evrenin genişlemesindeki önemi bugün çok iyi bilinmektedir.

Bilindiği gibi her yıldızın belli bir ömrü vardçr. Yakıtı bittikten sonra soğur ve ışığını kaybeder. Kütlesi küçülür ve yoğunlaşır. Hacmine göre süper bir ağçırlık kazanır ve uzayı büker. Tıpkı dört ucundan tutulmuş bir çarşafın ortasına konan çok ağır bir bilyanın çarşafı dibe doğru huni benzeri bükmesi gibi. Ölü yıldızlar da aynen öyle uzayı bükerler. Böylece o eğime yakalanan bütün cisimler yıldızlar gezegenler bu huniye yuvarlanarak o ölü yıldızla yeniden birleşirler. Bu katılım ölü yıldızın genişlemesine ve hacim olarak yeniden büyümesine yol açar ve sonra an bir sıçrayışla patlar ve sayısız yeni yıldızların doğmasına neden olur..

Cenab-ı Hakk´ın bu hadiseye yemin etmesi elbette bunun kainattaki ehemmiyetine dikkat çekmek içindir.. Tarık Suresi´nin başında da buna benzer bir yeminle “uzay” ve “tarık” dikkat çeker. Satır aralarında ´sema´ kelimesiyle iligili bilgiler verdik. Burada Tarık kelimesi üzerinde öncelikle duracağız .. Tark ´tark´ kökünden ism-i faildir. Tark çarpmak şiddetle vurmak anlamınadır. “Gece gelip kapıyı çalan” anlamı da var. Keza ´yol´ anlamına gelen ´tarik´ de bu kelimeden gelir. Bu isim gelip geçen yolcuların ayaklarını yere vurmalarından kinaye olarak yol için isim olmuştur. Ama daha sonra “gece gelen” “geceleyin görünen” anlamına özel anlam kazanmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır Tarık kelimesine “Geceleyin gelip kapı çalan ve gönül hoplatan ziyaretçi” şeklinde yorum getirir. Ve sonra şu ilginç cümleyi aktarır: “Geceleyin ortaya çıkıp göze gönüle çarpan her şey hatta hayali görüntülere dahi tarık denmiştir”

İkinci ve üçüncü ayette “Vema edrake ma´t-Tarık” (Tarık´ın ne olduğunu nerden bileceksin?) “En-Necmü´s-Sakıb” (O karanlığı yarıp gelen Yıldız´dır) buyurulur. Burada üzerinde özellikle durulması gereken kelime Sakıb kelimesidir. Elmalılı Hamdi Yazır Necmu´s-Sakıb´ın izahını yaparken şöyle der:”Necmu´s-Sakıb delik anlamına “sakb” kökünden “delen yıldız” demek olup ışığının kuvvetinden dolayı karanlığı deliyor gibi görünen her parlak yıldıza denir. Nitekim aynı mana ile şihablara (meteorlara) ve kayan yıldızlara da “sakıb” denilmiştir. Bir de kuş yukarı yükseldi anlamına “sakaba´t-Tayru” olduğu gibi sakb alçalan yükselen yıldız olarak da anlaşılmıştır. Bazı müfessirler o yüzden “necmu´s-Sakıb”ı yüksek yıldız diye de yorumlarlar.

Şu halde ´En-Necmİ´s-Sakıb´ çn başındaki ´lam´ (kelimeyi belirli yapan ön ek) tür ifade eden ´lam´ olmak üzere gece görünen herhangi bir yıldız veya parlak cisim bu tarife girer..” Şimdi bu ifadeleri dikkatle inceleyelim. “Delen yıldız” tabiriyle dikkat çekilen şey eğer gerçekten yıldız olsaydı bunun bütün yıldızlar için geçerli olması gerekirdi. Çünkü netice olarak bütün yıldızlar bir şekilde karanlığı delip bize ulaşıyorlar. Fakat bu kelimenin meteor ve kayan yıldızları da anlamca içine aldığını düşünecek olursak bu ayetin atmosferin içindeki bir delmeden söz ettiğini anlarız. Nitekim UFO´lar daha çok gece görünürler.

Sonra hem ´Necm´ kelimesi hem de ´sakıb´ kelimesi ´artikil almış belirli kelimelerdir. Demek ki bu başlı başına bir türden haber veriyor. Bu tür yıldızlar geceleyin ortaya çıkıp gönül hoplatan ve korkutan yıldızlardır. Korkutmalarının sebebi tanınmadık bilinmedik olmalarıdır. Oysa ayet onların ´tanınır bilinir´ şeyler olduğunu hatırlatıyor. Nitekim biz “geceleyin ortaya çıkıp yıldızları andırırcasına bir görünüp bir kaybolan ve aniden ortaya çıkıp aniden gözden kaybolan bütün bu yıldızımsı uçuculara UFO diyoruz. Şimdi ayeti bir kere daha tercüme edelim: “Semaya ve ansızın gök yüzünde belirerek yüreğinizi hoplatan yıldızımsı uçuculara andolsun..” Peki Cenab-ı Hak niçin böyle bir yemin yapıyor?

1- Bu şeylerin mahiyetine dikkat çekip onu anlamamıza teşvik için..

2- Bu iki ayetin hemen ardından gelen “in kullu nefsin lemma aleyha hafiz” sırrına delil teşkil etmesi için.. Peki bu ne demek? “Biz hiç bir şuurlu nefis yaratmadık ki onun üzerinde bir gözetleyici bir koruyucu bulunmasın” gerçeğine dikkat çekmek için. Ayet bize o yıldızımsı şeyleri başı boş ve idaresiz sanmamamız gerektiğini hatırlatıyor. Ve diyor ki “O gördüğünüz ve geceleyin ansızın ortaya çıkıp yüreğinizi hoplatan yıldızımsı uçucular boş değil. Onları da idare eden kullarımız var. Onların da üzerinde gözetleyiciler var..”

Her bir üst boyut bir alt boyut üzerinde gözetleyici ve koruyucudur. Nasıl ki biz elimizin altındaki eşyayı ve hayvanları gözetler ve onları korumaya çalışırız. Bizden üst varlıklar olan melekler ve uzayın sair yaratıkları da bir alt boyut olan bizleri gözetir ve korurlar.. Burada zikredilen koruyucular bizim muhafaza melekleri dediğimiz koruyuculardan daha farklıdırlar. Yine başka bir ayette “üzerinizde muhakka gözcüler ve yaptıklarınızı bilen yazıcılar vardır” (İnfitar 1012) buyurulur. Burada bahsi geçen koruyucular ve yazıcıların melek olduğu bütün tefsirlerde zikredilmektedir. Ancak yine de ayet metninde ´melek´ kelimesi geçmez..Tabii ki her şeyin üzerinde gerçek gözetleyici ve koruyucu yalnız Cenab-ı haktır.

Buraya kadar yazdıklarımızı özetleyecek olursak;

Basitliğine ve küçüklüğüne rağmen bu kadar şenlendirilmiş ve her zerresi canlılarla donatılmış yer yüzüne bedel kasırlar ve burçlarla bezenmiş uzayın boş olduğunu varsaymak mümkün değildir. Her gezegenin her yıldızın kendi tabiatına uygun sekeneler mevcuttur. Göklerde de bilinçli bir hayatın varlığı kaçınılmazdır. Kur´an-ı Kerim´in bildirdiği türlerin belli başlıları melekler şeytanlar cinler ruhaniler dabbeler ve insanlardır.. Yaradılış formasyonu itibarıyla melekler ve şeytanlar birbirine benzerler. Ruhaniler ve cinler birbirine benzerler. Dabbeler ve insanlar da birbirine benzerler ve yakın formasyonlardır. Bunlardan melek inisiyatifsiz mutlak hayır varlıklar şeytanlar inisiyatifsiz mutlak şer varlıklar cinler dabbeler ve insanlar inisiyatif sahibi hem şerre hem hayra kabiliyeti olan varlıklardır. Bunlardan cin insan nesli öncesinde yer yüzünün halifesi idi. Onun hilafeti insan nesli´nin bu küreye atanmasıyla sona erdi.. İnsan nesli de istikametini bozunca kıyamet kopacaktır.. Ancak bu noktaya gelmeden önce kainattaki hadiselerin yaratılmasında ve tanziminde kullanılan yaratıklar buna müdahale edeceklerdir. Ancak tercih yapma hakkı bulunan insanın sürekli kötüyü ve bozgunculuğu seçerek kendi evrenini kirletmesi ve uzayı da bozmaya başlaması nedeniyle üzerine gökten belalar ve ordular gönderileceği Kur´an da ayan beyan anlatılmaktadır. Buraya kadar anlattıklarımızla insan zihnini yeni yeni görülmeye başlayan ve giderek de gelişleri sıklaşan kullandıkları araçlarına kısaca UFO dediğimiz yaratıklara dair bir egzersiz yaptık.

Bu tabir etrafında biraz düşündüğümüz zaman kuşlarla birlikte dünyadışı varlıklarıda bir halk bir ümmet kabul etmekte güçlük çekmeyiz. Hele “Biz kitapta anılmadık hiçbir şey bırakmadık” tenbihi bizleri bilinenlerin ötesinde geniş düşünmeye sevk etmek içindir. Çünkü her ayetin hem umumi bir bakışı hem özel bakışı vardır. Yani bütün zamanlara toptan hitap ettiği gibi her bir zamana da ayrı ayrı göndermeler yaparlar.

Tair´ kelimesinin “Yasin Suresi´nde olduğu gibi” “uğursuzluk, vebal ve sorumluluk´ ifadesi taşımaşı da ilginçtir. Özellikle Mülk Suresi´nde uzaydan yapılacak saldırı ile birlikte düşünüldüğü zaman insanlık için bu kelimenin neden bu anlamlarç taşıdığını anlamakta güçlük çekmeyiz.. (27/47; 36/19)

Nur Suresi´nin 41. Ayeti de ilginçtir. “Görmüyor musunuz yer yüzündekiler de göktekiler de ve bölük bölük gruplar oluşturan ´tayr´lar da Allah´ı tesbih ediyorlar. Ayette geçen “Men fi´s-semavati ve´l-ardi” ibaresi üzerinde özellikle durulması gereken bir ifadedir. Çünkü Arz kelimesi tekil olduğu halde ´Sema´ kelimesi çoğul kullanılmış. Yani “men fi´s-Semai” denmemiş de “men fi´s-semavati” denmiş. Oysa ayetin genel akışı içinde Sema kelimesinin ´tekil´ kullanılması daha makul görülüyor. Şayet bu kelime tekil kullanılmış olsaydı Tayr kelimesinden ancak atmosfer içinde hayatlarını sürdürebilen kuşları anlamak zorunda kalacaktık.

Ayrıca “men” edatı da insanlar gibi bilinçli yaratıkları anlatmak için kullanılmıştır. Kuşlar için ´men´ edatı kullanılmaz. Peki sema kelimesinin tekil değil de “semavat” (gökler) çoğul kullanılmasının hikmeti nedir?

Eğer daha sonra gelen “et-Tayr” kelimesinden maksadın bizim bildiğimiz ve sadece atmosfer içinde varlıklarını sürdürebilen kuşlar olsaydı bu kelimenin de “sema” olarak kullanılması daha uygun olurdu. Oysa Semavat bütün katmanlarıyla “uzayı” anlatır. Demek ki atmosferimizin dışında da bölükler oluşturarak yaşayan ve bir tür ümmet (yani topluluk) olan uçucular vardır. Kur´an onlara da işaret ediyor. Ve onların da kendilerine düşen vazifeleri bildiğini hatırlatıyor ardından da “Allah” onların da ne yaptığını bilir diyor.. Neml Suresi´nde ise Cenab-ı Hak ´tayr´ topluluğu ile iletişim kurmanın yolunu gösterir. Hz. Süleyman bildiğiniz gibi bütün teknik kudretlerle donatılmış büyük peygamberlerden biridir. Bugünkü teknolojimizin ilk ipuçlarını hep O´nun mucizelerinde görürüz.

Ses ve eşyanın ışınlanması aktarılması havanın taşıyıcılık özelliği (aerodinamik) rezonans sesin gidiş ve dönüş sureleri sesin hızı insan dışı yaratıkların bayağı işlerde kullanılması (mesela cinlerin Süleyman Tapınağı´nda bilfiil çalıştırıldıkları Kur´an da zikredilir) gibi.. İşte insan dışı yaratıklarla irtibat ve iletişim kurulabileceğini de Hz. Süleyman´ın lisanından aktarılan şu ayetten anlıyoruz; Süleyman Davud´a varis olup dedi ki; Ey İnsanlar! Bize “mantıku´t-tayr” öğretildi ve bize her şeyden verildi (Neml 16) Burada bizi ilgilendiren “mantıku´t-tayr” dır. ´Mantık´ ´nataka´ kelimesinin mastarıdır. Nataka “söz söyledi” ´(adam) konuştu´ demektir. Kuşların konuşmasını anlatmak için ilk etapta akla gelmesi gereken bir fiil değildir. Bunun yerine “kelleme” filinin mastarı olan ´tekellüm´ de kullanılabilirdi. Kullanılmamış. Çünkü tekellüm doğrudan insana bakar. insanın konuşmasına “tekellüm” denir. Buradaki konuşma “mantık” kelimesinin ikinci anlamı olan “makuliyeti” de çağrıştırır. Böylece “uçan, cin veya kuşlarla” kurulacak iletişimin insanların konuşmasına benzemediği ihtar edilmiş olur. Nataka´ kelimesi cansız varlıklar için de kulanılır. ´Nataka´l-avdu´ (ses çıkardı) anlamınadır. Yani ´nataka´ fiili zihinsel iletişimi ve ´sinyal´leri ifade eder.

Demek ´uçucularla´ yapılacak muhabere veya iletişim ancak sinyallerle olacak. Bildiğimiz kelimelerle değil.. Nitekim atmosfer dışı varlıklarla insanların kurabildiği iletişimler radyo dalgaları ve sinyallerledir.. Bu ayette Hz. Süleyman insanlara uzaylılarla iletişimin yollarını öğretiyor. Bunun bildiğimiz dil formlarıyla değil daha evrensel bir iletişim yolu olacağını hatırlatıyor. Nitekim ´tekellüm´ iletişim kurma biçimlerinin en alt tabakasıdır. Balinaların iletişimi bile biz insanların iletişiminden daha ilginçtir..

Yukarıda zikrettiğimiz ayetten iki adım sonra gelen ayette de Süleyman´ın karıncalarla kurduğu iletişime sahip oluruz. Süleyman insanlar cinler ve “tayr” lardan (bu kelime malesef bütün tefsirlerde ´kuş´ diye geçer. Çünkü o dönemlerde bilinen tek uçucu kuşlardır) oluşan ordusu Neml Vadisi´ne girdiği zaman Süleyman aleyhi´s-selam karıncalar kralının kendi halkına “Ey karıncalar yuvalarınıza çekilin. Süleyman´ın ordusu sizi bilmeden ezebilir.” dediğini duydu. Bu duyuşun ve algılayışın bizim bildiğimiz tarz olmayacağını pekala tahmin edersiniz. Nitekim Süleyman bu çağrıyı duyup algılayınca tebessüm etti ve “Bana verdiğin nimetlerle beni azdırma ya Rabbi” diye Allah´a dua ve şükretti..

Roswell olayı ve sonrasında ortaya çıkan dünyadışı varlıklarla temas olaylarının devamında süre gelen tüm raporlarda kaçırılan temas kuran ve onlardan bilgi alan kişilerin neredeyse hepsi telepatik (düşünsel mesajlar) aldıkları ve bu şekilde iletişim kurdukları tespit edilmiştir.

Tayr kelimesinin bizi ilgilendiren şekliyle ilk geçtiği ayet Enam Suresi´nin 38. ayetidir. Bu ayette “Yer yüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir ´uçucu´ yoktur ki sizin gibi kendilerine has kanunları bulunan bir topluluk olmasınlar” denilir. Burada ´tayr´ kelimesinden maksadın bilinen kuşlar olduğu açık seçik belli oluyor. Çünkü onları “Ümmet” (topluluk) diye nitelendiriliyorlar.

Cenab-ı Hak “tairun yatiru bi cenaheyhi” diyerek iki kanatlı kuşlardan söz ettiğini özellikle vurguluyor. Ancak bir sonraki ayette Cenab-ı Hak Kitapta (anılması gereken) hiç bir şeyi eksik bırakmadık diyerek bilinen ´dabbe´ ve bilinen ´tayr´ın dışında ilerde ve gelecekte karşılaşılabilecek diğer uçucuların veya canlıların da kendi yaratığı ve kendi kudreti altında olduklarını hatırlatmış olur.. Kur´an-ı Kerim de sık sık bu tür açıklamalar vardır. Bir ayette Cenab-ı Hak dönemin bilinen binekleri olan eşek at katır ve deveyi andıktan sonra

“Biz daha onlar gibi nice binekler yaratmışız” diyerek hem o dönemin insanlarına akla aykırı olmayan bir ibret dersi vermiş oluyor hem de çağımızda artık uçak roket helikopter tren otomobil ve gelecekte üretilmesi mukadder olan bineklere de insan zihninde kapı açmış oluyor.. Keza bir başka ayet-i kerimede Cenab-ı Hak insana yerlerde denizlerde ve göklerde geçitler ve yollar yarattığını söyler ki bu ayet bugün dünkünden çok daha derin anlamlar içermektedir. Nitekim teknoloji geliştikçe ilmi çalışmalar yeni yeni gerçekler ortaya çıkardıkça

Kur´an´daki bir çok ayet de anlam kazanıyor ve ne demek istediği daha iyi anlaşılıyor. ´Tayr´ kelimesi de bu neviden bir kelimedir. Kur´andaki her ´tayr´ kelimesinin kuş olmadığını bugün çok daha iyi anlıyoruz.

Dabbe; Bu kelimeye öncelik vermemizin iki nedeni var. Birincisi bu kelime ile kast edilen varlıkların aaaabolizma olarak bize benzeyen varlıkların kast edilmiş olmasıdır.. Elmalılı Hamdi Yazır “Hak Dini Kuran Dili” adlı tefsirinde dabbe kelimesine şu açıklamayı getirir; “Hafif hissettirmeden yürüme debelenme demektir. Hayvanlar ve böcekler için kullanılır. içkinin vücuda yayılması bir çürüğün etrafına bulaşması gibi hareketi gözle tesbit edilemeyen canlılar için kullanılır…..” şu halde tren otomobil bisiklet gibi şunu hemen hatırlatalım bu tefsir yazıldığında bilinen mekanik yürüyücüler bunlardan ibaretti. Bunlara bugün robotlar dahil daha bir çok eklemeler yapmak mümkündür. Bununla beraber “Allah her dabbeyi sudan yarattı. Onların bir kısmı ayaksızdır karnı üzerinde sürünür bir kısmı iki ayaklıdır bir kısmı dört ayak üstünde yürür…” (Nur suresi 24/25) ayetinde zikredildiği gibi bütün yürüyen canlı türlerini içine alır.. İkincisi dabbe diye nitelen varlıkların yerde ve gökte bulunduğunun belirtilmesidir.. Dabbe kelimesinin Kur´an-ı Kerim´de ilk geçtiği yer Bakara Suresi´nin 164. Ayetidir. Bu ayette ´dabbe´ kelimesiyle yer yüzündeki kuşlar hariç her türlü yürüyen canlılar kast edilmiştir..

İkinci ´dabbe´ kelimesi ise Hud Suresi´nin 6. ayetinde geçer. Burada da yer yüzündeki dabbelerden söz edilir. “Yer yüzünde rızkı Allah´a ait olmayan hiç bir canlı yoktur ki onların karar kıldıkları yeri de varacakları yeri de bilir. (Bu bilgilerin) hepsi Kitab-ı mübin´dedir.” Burada Kitab-ı Mubin´den maksadın ne olduğuna girmek konumuzun dışında kalıyor.. Ayette “dabbe”nin “nekre” (belirsiz isim) olarak kullanılması çok ilginçtir. Bu ifade tarzıyla Cenab-ı Hak ayette geçen dabbenin kesinlikle “hayvan” tarifi içine girecek dabbeden olmadığına onun bambaşka bir varlık olduğuna dikkat çeker. Aşağıda tefsirini yapacağımız Neml Suresi´nin 82. Ayeti bu dabbeden maksadın ne olduğunu netleştirir.. Dabbe tefsirlere göre ´deprenip duran her tür canlı´ anlamına kullanılmış.

Ayette geçen “fi´l-Ardi” (yeryüzünde) ifadesi tahsis için değildir. Yani bu kelimenin sadece dört ve daha çok ayaklıları değil aynı zamanda iki ayaklı -insan gibi- varlıkları da kapsamına aldığını hatırlatmak içindir.

Diğer bir ilginç husus da bu ayetten hemen sonra uzayı ve uzayın altı günde yaratıldığını anlatan ayetin gelmesidir. Dabbe kelimesi aynı surenin 56. ayetinde de geçer. Burada da benzer ifadeler kullanılır. Ancak bu sefer dabbe´nin mekanı belirtilmemiştir ve bütün yaratıkların Allah tarafından idare edildiği hatırlatılır.. Şu ana kadar ´dabbe´ kelimesiyle yer arasında sürekli bir irtibat vardı. Ama aşağıda vereceğimiz ayette ´dabb´ yere has kılınmamıştır aksine yer ile birlikte gökteki dabbelerden söz edilmektedir. İşte bizi yakından ilgilendiren ayet! Nahl Suresi´nin 49. ayeti net bir şekilde yer ve gök dabbelerinden bahseder. Dabbe kelimesiyle aaaabolizmaları bize benzeyen yaratıkların kast edildiğini bir kere daha hatırlatarak ilgili ayeti aktaralım:
“Göklerde ve yerde mevcut bütün ´dabbeler´ ve melekler-dabbenin gök denince hemen akla gelen meleklerden ayrı tutulduğuna hasseten dikkat etmek gerekir-hiç büyüklenmeden Allah´a secde ederler” Yani onun emrine uyarlar..

Burada özellikle dikkat edilmesi gereken hususlar şöyle sıralanabilir.. Birincisi; Dabbe kelimesiyle aaaabolizması bize benzeyen daha doğrusu elemental canlı yaratıklar zikredilmektedir.. İkincisi ilk iki ayette dabbe kelimesi ´dünya´ ile sınırlı tutulduğu halde bu ayette ´gökteki dabbeler´den yani uzaylı diye niteleyebileceğimiz şuurlu bilinçli inisiyatif sahibi yaratıklardan söz edilmektedir.. İçüncüsü ´dabbe´ ile anlatılmak istenen canlıların soyut varlıklar olan ´melek´lerden farklı olduğunun hasseten vurgulanmış olmasıdır.. Ve nihayet dördüncüsü her topluluk gibi gök ve yer dabbelerinin de ilahi emirlere uymaktan başka çareleri olmadığı vurgulanır.. Casiye Suresi´nin 4. ayeti de ilginçtir. Bu ayette ise dabbe kelimesi insanlardan ayrı tutulur ve şöyle buyurulur:

“Sizin yaratılışınızda ve çoğaltıp yaydığı dabbelerde ibret almasını bilenler için deliller vardır” (Casiye 4)

Tefsirler ayetin metninde ´yer´ kelimesi geçmediği halde bu çoğaltılıp yayılan yaratıkları yer ile irtibatlandırmışlar. Oysa metin “Ve fi halkikum ve ma yebussu min dabbetin” şeklindedir ki “min” ile dabbeler içinde bir türe dikkati yoğunlaştırır. Bu türün “insan” insan kelimesiyle birlikte anılması da ona benzerliği ihtar eder. Aslında ayette insan kelimesi de geçmemektedir. ´Halkikum´ kelimesindeki “kum” zamiri insana bakar. Bu ´kum´ zamiri doğrudan insana baktığı ve çokluk ifade ettiği halde Dabbe kelimesinin “min” ile tahsis edilmesi ve “nekre” (belirsiz) olarak kullanılması ister istemez zihni yeterince bilimeyen bir türe yönlendiriyor. “Yabussu” kelimesi ile de bu varlığın seri bir şekilde çoğalıp yayılabildiğine dikkat çekilir. Ve geldik “dabbe” kelimesi konusunda bize en ilginç fikirleri verecek ayete.. Neml Suresi´nin 82. ayetinde insanlarla konuşacak dabbeden söz edilir. Ve bu kıyamet öncesinde görülecek bir türdür ki insanlığa akibetini söyleyecek..

“Söz sabit olacağı zaman (yani kıyamet öncesinde) onlar için yerden bir canlı çıkarırız. İnsanlara Allah´ın ayetlerini ve maksadını anlayamadıklarını söyler”

Şimdi UFO´larla ilgili verileri gözden geçirelim ve bilgilerimizi tazeliyelim. Bugüne kadar yapılan bütün araştırma ve incelemeler onlardan alınan mesajlar ve bilgiler UFO denilen araçlarla bizim dünyamıza kadar sokulup yer küreyi yakından inceleyen bu yaratıkların bir tek maksadı var..

İnsanlığı hızla yuvarlanıp gittiği akibeti konusunda uyarmak. Adeta bize verdikleri mesajlarla bizi bu bozgunculuktan bu fesadlardan ve kan dökücülükden korumaya vazgeçirmeye çalışıyorlar.. Burada hemen yaradılışı hatırlatalım ve meleklerin itirazını düşünelim. Ne diyordu melekler: “Ya rabbi yer yüzüne halife olarak atayacağın bu insan orada bozgunculuk yapacak ve alemi fesada verecek.”

Şimdi biz ürettiğimiz teknoloji ile hızla akibetimizi yani kıyameti hazırlıyoruz. Oysa Cenab-ı Hakk´ın insandan beklediği barış ve esenlikti.. Nitekim gönderdiği dine hep ´İslam´ yani barış adını koydu. Ama insanlar adı barış olan ve insanlar arasında barış ve kardeşliği tesis etmesi için gönderilen bu dinleri nifak ayrılık ve savaş sebebi haline getirdiler. Kendilerine emanet edilen bu cenneti cehenneme çevirdiler. İlerde daha geniş temas etmeyi umduğumuz Tarık Suresi´nde geçen “in kullu nefsin lemma aleyhi hafiz” ayeti açık seçik insanların tümünün gözetim ve gözetleme altında olduğunu ortaya koyar. İşte şimdi biz kıyamet öncesindeyiz ve bugüne kadar kendilerini gizleyen bu yaratıklar insanlarla konuşmaya yani ilişki kurmaya başladılar.. UFO´ların gözükmesi yakın dönemlerdedir. Geçmiş bazı efsanelerde gökten gelen varlıklardan söz edilir. Bunların resmi de çizilmiştir. Ama UFO´lar günümüzün mesajcılarıdırlar ve bizimle bizim tekniklerimizi (radyo dalgaları ses ve görüntü..) kullanarak iletişim kuruyorlar. İnsanları uyarıyorlar. Bu gidişatın felaket olduğunu haber veriyorlar. Yani artık bizimle konuşuyorlar ve bize Allah´ın ayetlerini dinini anlamadığımızı söylüyorlar..

Ragıp el-Isfahani Müfredat adlı tefsirinde (s.165) “İnsanlarla konuşacağı” belirtilen bu dabbenin o ana kadar bilinen görülen bir yaratık olmadığını özellikle vurgular ve kıyamet öncesinde çıkacağını belirtir.. Ayette geçen “Fi´l-Ardi” (yerde) ifadesi de atmosferin içinde anlamına gelir. Çünkü Arz atmosferiyle birlikte arz özelliği taşır. Arz kelimesinin “artikel” (belirli isim) olarak kullanılması gösteriyor ki bu yaratıklar atmosfer içinde görülmeye başlayacaklar. Nitekim biz de UFO´ları ancak atmosfer içine girdikten sonra görebiliyoruz. Oysa onların atmosfer dışında görüldüklerini de biliyoruz. (Apollo 14´ün verileri) Müslümanlar 14 asırdır işte bu dabbeden (dabbetül arz) söz edip duruyorlar ama her asırda onunla ilgili tarifler değişip karma karışık bir hal alıyor.. Bunların ansızın saldırıya geçecek-ki bu da olsa olsa beşerin artık iler tutar yanının kalmaması sonucudur- uzaylılar olduğu söylenebilir. Çünkü bu dabbe ile ilgili rivayetlerin birinde onların saklı bir topluluk oldukları ve zamanı geldiğinde içine hapsedildikleri boyuttan çıkıp saldırıya geçecekleri belirtilir..

İslam alimleri uzun yıllar Kur’an-ı Kerim’i her incelediklerinde içinde bahsi geçen 18 000 alem olayına takılmış ve bu konuyla ile ilgili farklı görüş ve bilgilere ulaşmışlardır. Kur’anı Kerim de tam detayı verilmemekle birlikte 18 000 alemden bahsedilmektedir.

Miraca 619 yılında çıkan Hz. Muhammed (s.a.v) Bilinen dünya boyutlarının ötesinde bulunan Cinler ve Melekler Alemini gezme imkanı buldu. Arşa çıktığında burada Yüce Allah ile görüştü. Arş boyutunda Yüce Allah’tan 70 000 Kelime kapasiteli gayb Alemlerinin sırlarını öğrendi.

Gayb Alemi sırları içinde 18 000 alemlerin nasıl olduğu, ne olduğu hakkında tafsilatlı teknik bilgiler vardı. Kıyametin kesin tarihleri, geçmiş ve geleceğin bilgisi, bilinmeyen insanlık ve yaratılış takvimlerinin izahatları vardı.

Yüce Allah bu konuları herkesin anlayamayacağını düşünerek bu gayb sırlarının yarısını insanlardan gizlemesini emretti. Kalan yarısını da, sahabe dostlarına azar azar 35 000 kelimelik sırları açıklamasını istedi. İşte 1381 yıl önce öğrenilen bu gayb Alemlerinin yani 18 000 Alemlerin sırlarına (İlmi Ledün hikmet sırları) dendi.

Bu sırları Hz. Muhammed kadar olmasa da ,diğer sahabeler ve ehli beyt erenleri içinde en çok Hz. Ali biliyordu. 1400 yıl önce Hz. Ali 10 bin kelimelik gayb sırlarını biliyordu.

Yüce Allah, Son Peygamber, Hz. Muhammedi (s.a.v), 18 000 alemin Efendisi, Peygamberi olarak yaratmıştır.

Allah c.c. buyurdu ki: ”Ey Muhammed!, Eğer sen olmasaydın hayalimde, yaratmazdım hiç bir varlığı, Seni 18 000 alemi şereflendirmen için yarattım.” buyurmuştur.

Bu buyruktan hemen sonra insanın aklına ister istemez hemen şu sorular gelmektedir. Nedir bu 18 bin alem? Bu alemlerde kimler var?

İşte bu sorular genelinde Kuran bu tür konularda düşünmenin önünü hem kapalı tutar gibi hem de ona ters bir şekilde açık tutar gibi dizayn edilip tasarlanmıştır. Yani Kuran’ın yüzünden okunarak sözlük anlamına göre tercüme edilmesi bunu imkansız gösteriyor. Diğer taraftan Yüce Allah kullarına diyor ki,

Ey Kullarım, Bu kuranı okuyun, ama hikaye okur gibi okumayın.

Bu Kuran’ın içinde anlamı gizli olan bulmaca gibi tasarlanmış ayetler hikmetli sırlar vardır. Allah’ın bu hikmetli sırları üzerinde de düşünün biraz.

Kainat içinde, Makro Evrenden, Mikro evrene kadar, 18 000 alem olduğu ve her birinde değişik canlı türleri yaşadığı bilinmektedir. Her Alem değişik bir dizayna ve boyuta sahiptir. Ve bu alemlerde onlara uygun formda yaratılmış nice bedenli ve bedensiz varlık yaşamaktadır.

18 000 Alem, Mevlana’nın eseri olan Mesnevi Kitabında şöyle açıklanır.:

1) -Mutlak değişmez, ezeli ve ebedi varlık, Tanrı Ruhunun bulunduğu Lahuti Alem

2) -Allahın zatı ile ilgili ilahi isimler-sıfatların oluşturduğu Ceberut Alemi

3) -Mana Alemi-rüya alemi, ahret Alemi denilen Atlas Göğü-7 kat göklerin Melekut Alemi

4) -Yıldızlar Göğü (Galaksiler)-7 kat yerler Aleminin Melekutu

5) -Satürn Göğü-ya da yörüngesi

6) -Jüpiter göğü -yörüngesi

7) -Mars göğü-yörüngesi

8) -Venüs Göğü-yörüngesi

9) -Merkür göğü-yörüngesi-

10) -Güneş göğü-yörüngesi

11) -Ay göğü-yörüngesi

12) -Dünya Atmosferi

13) -Dünya Denizleri

14) -Dünya Karaları-Toprağı

15) -Dünyanın Ateşten çekirdeği

16) -Dünyanın cansız madenleri

17) -Bitkiler Alemi

18) -Hayvanlar Alemi

Eski Alimlere göre, Tüm Alemler 18 grup dur. Her grup kendi arasında 1000 Alem alt grubuna ayrılır. Arapça’da en büyük asal sayı 1000 dir.

18 000 Alem:

1) -Boyut aleminde: Madenler, topraklar,su,ateş ve hava tabakası vardır.

2) -Boyutta: Bitkiler bulunur,

3) -Boyutta: Hayvanlar, İnsanlar bulunur. Dünya, ay,güneş, Samanyolu Yıldız sistemleri bulunur. Buna 7 kat yerler Aleminin melekutu denir.

4) -Boyutta: Cinler Alemi bulunur. Kabir ya da berzah alemi (Ahret Yurdu)

5) -Boyutta:7 kat Alt Cennet denen kutsal mekan

6) -Boyutta: Melei Ala denilen 18 Meleğin yönetici olduğu Meclis sonsuz cennet

7) -Boyut: Levhi Mahfuz Kader Tabelası, Kader kalemi denilen Evrensel kozmik şuurun, yada Aklı küll. Melekler Alemi-İlahi emirlerin çıktığı Alem

8) -Boyut: Kürsi Katı: Allah’ın 99 Esmaül Hüsnası – 99.ilahi isim ve 14 ilahi sıfat tan oluşan ceberut Alemi

9) -Boyut: Arşı Ala ve Tanrının bulunduğu Lahuti Alem.

Ferra ve Ubeyde gibi alimler dil üzerine yönelmiş bazıları alemi sadece akıllı varlıklardan ibaret görürler ve hayvanlar için bunun kullanılamayacağını savunurlar.

Bu düşünce içersinde akıllı ve düşünebilen yorum yapabilen varlıkların olması bizlere bahsi geçen bu 18 000 alem içersinde gezegenimiz dışında varolan dünya dışı zeki canlıların varlığına da işaret ettiğini açıkça söyleyebiliriz.

Zülkarneyn Kur’an-ı Kerimde ve Tevrat’ta ismi geçen, Allah’ın kendisine dünyada bir takım imkanlar sağlayarak uzayın derinliklerine seyahat edebilmesi için “Sebeb” isimli uzay aracını verdiği kutsal kişidir.

Zülkarneyn hakkında Kur’an’da Kehf Suresi 83-99 ayetlerinde bildirilenlerin dışında, bu şahsı anlatan başka bir kaynak yoktur. Surede adı geçen bu kişinin bir peygamber mi? Veli mi? Hükümdar mı? Yoksa sıradan bir insan mı olduğu bilinmemektedir.

O kendisine Rabbi’nin vermiş olduğu “Sebeb” adlı araç ile 3 ayrı noktaya seyahatlerde bulunmuştur.

– Güneş’in battığı yere

– Güneş’in doğduğu yere

– Ve iki Sedd/ Südd arasına

Zülkarneyn Ayetleri ( Kehf Suresi 83-99)

Kehf Suresi 83 – Sana Zülkarneyn’den sorarlar de ki: “Size ondan bir hatıra okuyacağım”

Kehf Suresi 84 – Biz Ona yeryüzünde imkan sağladık ve ona her şeyden bir sebeb verdik

Kehf Suresi 85 – O da bir sebebi izledi

Kehf Suresi 86 – Nihayet Güneş’in battığı yere varınca, onu kara balçıklı sıcak bir göze batar buldu. Onun yanında bir de kavim buldu. Dedi ki: “Ey Zülkarneyn ya bunlara azap edersin. Ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın

Kehf Suresi 87 – Dedi “Zulmedene azap edeceğiz sonra Rabbi’ne döndürülecek: O’da onu görülmedik bir azaba çeker”

Kehf Suresi 88 – fakat inanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükafat vardır. Ve ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleyeceğiz.

Kehf Suresi 89 – Sonra bir Sebebi izledi.

Kehf Suresi 90 – Bir süre sonra, Güneş’in doğduğu yere varınca, onu (Güneşi) kendilerine ondan (Güneşten) başka bir örtü yapmadığımız bir topluluğun üzerine doğar buldu.

Kehf Suresi 91 – İşte böyle Biz; onun yanında olan her şeyi hubr olarak (Bütün inceliklerini ve hakikatini bilme bakımından) kuşatmıştık

Kehf Suresi 92 – Sonra yine bir Sebebi izledi

Kehf Suresi 93 – Nihayet, iki Sedd/Südd arasına ulaştı. Orada o iki sedden/südden başka bir de kavim buldu ki; neredeyse söylenen tek bir sözü bile anlamıyorlardı.

Kehf Suresi 94 – Dediler: “Ey Zülkarneyn Ye cüc – Me cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir sedd/südd yapman şartıyla sana vergi verelim mi?”

Kehf Suresi 95 – Dedi Rabbi’min bana kendisine imkan sağladığı şey daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de, onlarla sizin aranıza kat kat engel çekeyim.

Kehf Suresi 96 – Bana demir kütleleri getirin (dedi). İki sadefin arası eşit olunca; “Körükleyin” dedi. Onu ateş haline koyunca da “Getirin bana üzerine erimiş bakır ve katran dökeyim” diye seslendi.

Kehf Suresi 97 – Artık onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.

Kehf Suresi 98 – Dedi; Bu Rabb’imden bir rahmettir. Rabbim’in vaadi gelince onu yerle bir eder ve Rabbim’in vaadi haktır.

Kehf Suresi 99 – O gün onları bırakmışızdır; birbirleri içinde dalgalanırlar. Sura da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır.

“SEBEB” Sözü ve Manası

“Sebeb” sözü Kur’an-ı Kerimde 9 yerde geçmektedir. İçinde bulunduğu ayetler incelendiğinde hiç birinde Sebeb sözcüğünün bugün Türkçe de kullandığımız (Neden) manasında kullanılmadığını görmekteyiz.

Hacc Suresi : 15 ayette (Göğe çıkmayı sağlayan şey)

Sad Suresi : 10 ayette (Göğün yolları)

Mü’min Suresi : 36/37 ayette (Gökler)

Bakara Suresi : 166 ayette (Esbab bağlar)

Tüm bu açıklamalardan sonra Sebeb sözcüğünün göğe çıkış ve göğe çıkmayı sağlayan araç manasında kullanıldığını anlıyoruz. Bu durumda bize Zülkarneyn’in “Sebeb” isimli bir uzay aracı ile başka semalara, gezegenlere yapmış olduğu seyahatleri açıkça anlatmaktadır.

İlk bakışta eski çağlarda bir insanın uzaya çıkarak farklı gezegenlere gitmesi mümkün değildir. Bu durumun o şartlarda imkansız olduğunu düşünmek oldukça doğru bir düşünce olması yanı sıra Hz Süleyman’ın yanındaki bir insanın gözünü açıp kapamasına kadar geçen bir sürede kilometrelerce ötedeki Belkıs’ın tahtını yanına getirmesini de unutmamak gerekir.

Bazı alimler bu seyahatlerin bir kral ve ordusu tarafından doğudan batıya yapıldığını savunsalar da bu kelimelerin ve sözcüklerin manası bu durumun aksini iddia etmektedir. Çünkü hiçbir kral yada cihan padişahı göklere ulaşabilmiş değildir. Ayrıca gökte batan güneşin dünya üzerinde olmadığı biliniyor.

Zülkarneyn’in yapmış olduğu bu yolculuğun Güneş’in Samanyolu içinde yöneldiği doğrultuda gittiğini söyleyebiliriz. Sonuçta onun Herkül Burcun’da bulunan Vega Yıldızı yakınında Solar Apeks denen bir yere gitmiştir. Sonuç olarak; Zülkarneyn birinci seyahatinde, Vega Yıldızı yakınında bir yere varmış, artık bizim güneşimiz ve dünyamız çok uzaklarda kalmıştır.

“ONU (GÜNEŞİ) KARABALÇIKLI SICAK BİR GÖZEDE BATAR BULDU”

Ayette geçen “Zülkarneyn, Güneş’i kara balçıklı bir gözenin içinde batarken bulmuştur” sözü günümüz bilimince ele alındımızda bunun çok açık bir biçimde kara deliğe sürüklenen bir Güneş’in yada yıldızımsı gök cismi olduğunu anlayabiliyoruz. Sebeb adı verilen aracı ile seyahat ederken Zülkarneyn “Solar Apeks” denen yere vardığında Güneş’i burada büyük bir “Karadelik”e doğru sürüklenirken görmüştür.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Zülkarneyn’in Solar Apeks’e gittiği ve orada bulunan kavme; “Güneşiniz ve gezegeniniz yakında bir karadeliğin içinde girecek ve hepiniz acılar içinde öleceksiniz. Ben Allah’ın elçisiyim; eğer Allah’a iman ederseniz ve bana güvenirseniz, benimle beraber gelin kurtulun. Allah da size ahirette mükafat verecektir. Yok inanmazsanız bu azabı çekeceksiniz; Allah da ahirette size azap edecek. Şayet böyle demişse inananların kendisi ile birlikte gelmeleri halinde kurtarılacaklarını söyleyerek onlara çok kolay bir yol göstermiş olabilir.”

ZÜLKARNEYN’İN GÜNEŞİN DOĞDUĞU YERE GİDİŞİ
İlk seyahatinden sonra Zülkarneyn ikinci seyahatine çıkmış ve bu kez güneşin doğduğu yer olan (Matli aş Şems) yani Antapeks’e gitmiştir. Tefsirciler de bu seyahati yine dünya üzerinde yapıldığını ilk aşamada düşünmüşlerdir. Fakat Marşık sözcüğü Arapça da doğu anlamına gelirken Matli Aş Şems olarak ifade edilmesi yine burada uzay’da Güneş’in doğduğu yere gittiğini göstermektedir. Ayette Zülkarneyn’in bulduğu topluluk “Kendilerine Güneş’ten başka bir örtü yapmadığımız bir topluluk”tu denilmesi ilgi çekicidir. Buradaki ifadeye göre gezegenin bir atmosferi olmadığı ve güneş ışınlarına direk maruz kaldığı anlaşılmaktadır.

Kur’an-ı Kerimde ki Furkan Suresi’nde ise dünyamız üzerine geceyi size örtü kıldık denilmektedir. Evet dünyamız üzerinde bizi, Güneş ışınlarının yakıcı yok edici etkilerinden koruyan bir katman ve koruyucu bir örtü bulunmaktadır. Gecenin oluşması bile bu koruyucu örtünün en güzel kanıtıdır.

Astronomik araştırmalara göre bu anlatımlar doğrultusunda belirlenen nokta Güvercin Takımyıldızı’ndaki bir çift yıldızdır. Güvercin Takımyıldızı’ndaki bu yıldız sisteminin bilinen astronomideki adı Phact dir. Ve aynı zamanda Güneş’ e yakın çift yıldızlar bunlardır. Ve Güneş’e yakın olmaları itibari ile üzerlerinde de gece gibi bir koruyucu örtü yoktur. Zülkarneyn’in bu çift yıldız sistemine gitmiş olması da çok muhtemeldir. Buradan yola çıkarsak şu sonuca varabiliriz. Kur’an-ı Kerimde anlatılan bu olay bizlere binlerce yıl öncesinde bu çift yıldız sistemi üzerinde tıpkı bizler gibi başka akıllı yaşam formları olduğunu açıkça göstermektedir.

İki Sedd/Südd (İki Bulut = İki Nebula)

Zülkarneyn “Orada O iki sedden/südden başka birde kavim buldu. Neredeyse söylenen bir tek sözü anlamıyorlardı”

Astronomide Ayette geçen “Südd” kelimesini karşılayan tek sözcük Nebula dır. Bu kelimenin açılımı Bulut/Sis demektir. Bilindiği üzere Nebula’lar yıldızlar arasındaki kozmik gaz ve toz bulutlarıdırlar. Ayette de Zülkarneyn’in seyahati sırasında iki bulutsu arasına gittiği anlatılmaktadır. Bu tip iki bulutsunun yani Nebula’nın bir arada bulunduğu özellikle 2 nokta vardır astronomi literatüründe.

Bu açıdan Saggitarius (Yay) Takımyıldızı’nda yer alan iki bulutsu oldukça dikkat çekicidir.

Lagoon ve Trifid bulutsuları.

Lagoon Bulutlusu : Dünyamızdan 4000 ışık yılı uzaklıkta, 30 ışık yılı genişliğinde, 2 milyon yaşında bir bulutsudur.

Trifid Bulutlusu : Yaklaşık 3200 ışık yılı uzaklıkta, 12 ışık yılı genişliğinde, 7 milyon yaşındadır.

Birde Orion (Avcı) Takımyıldızı’nda yer alan ve büyük Orion Bulutlusu olarak bilinen M42 ve M43 Dünyamızdan 1500 ışık yılı uzaklıktadır. 30 ışık yılı genişliğinde 2 milyon yaşında genç bir bulutumsudur.

Süddeyn kelimesinin “İki Nebula” anlamına geldiğini düşünürsek, Ayetten onun iki bulutsu arasındaki bir gezegen üzerinde yaşayan bir kavimle karşılaştığını anlayabiliriz. Bu kavimle anlaşmakta lisan problemi yaşadığını da açıkça görüyoruz.

Dediler: “Ey Zülkarneyn Yecüc – Mecüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramıza bir sedd/südd yapman şartıyla sana vergi verelim mi?”

Buradan anlaşıldığı kadarı ile Zülkarneyn ile dil konusunda anlaşamayan bu kavim kendilerine saldıran ve ortalığı karıştıran başka bir kavimden şikayetçi olmuşlardır. Varlıklar sonunda Zülkarneyn’le anlaşmanın bir yolunu bularak ondan bu konuda kendilerine yardım etmesini istemişlerdir. Hatta karşılığında ona vergi vermeyi bile teklif etmişlerdir.

Zülkarneyn de bunun üzerine Rabbi’nin ona vermiş olduğu aracı göstererek bu bana yeter. Bundan daha güzel ve üstün bir şey olamaz demekle yardım taleplerini kabul etmiş, karşılığında vergi verme tekliflerini reddetmiştir.

Ayette geçen Redm kelimesi (Engel, perde, duvar) manasına geldiği gibi ayrıca (Kesintisiz, deliksiz) anlamına da gelmektedir. Kat kat bulut sözü geçtiği yerde bunu yoğun bir bulut tabakası olarak da tanımlayabiliriz. Buradan şu yorumu çıkarabiliriz: “Kendisinden yardım talebinde bulunan kavim Zülkarneyn’den Yecüc- Mecüc kavminin gökten gelen saldırılarına karşı kendilerine buluttan/ gazdan tıpkı atmosfer benzeri bir kalkan yapmasını isteyince, o’da onlara buluttan değil kat kat buluttan bir kalkan yapacağını söylemiştir.”

Allahü Teala, Zülkarneyn’in bu kalkanın yapışını ayette şöyle bildirmektedir.

“Bana demir kütleleri getirin dedi. İki sadefin arası eşit olunca körükleyin dedi. Onu ateş haline koyunca da getirin bana, üzerine erimiş bakır/ katran dökeyim diye seslendi”

Eski dönemlerin tefsir alimleri bu seddin yapılışını ve iki dağ arasında dökülen erimiş madenler vasıtasıyla olduğunu iddia ettiyseler de ne yeryüzünden nede uydular tarafında elde edilen görüntüler hiçbir şekilde böylesi yada benzeri bir yapıya duvara rastlamamıştır.

Zülkarneyn’in südd (bulut/sis) yapacağını değil de redm (kat kat bulut) yapacağını söylemesi birden fazla katmanlı bir gaz çeşidinden görünmez ve kolay kolay geçilemez bir atmosfer oluşturacağını işaret etmektedir. Ver gerçektende Yecüc ve Mecüc bu seti kıyamete kadar geçemeyeceklerdir.

Ayette bu durum şöyle bildirilmiştir

“Artık onu aşmaya güç yetiremediler, delmeye de güç yetiremediler. Zülkarneyn “Bu rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yok eder ve rabbimin vaadi haktır”

Sonuç olarak: Kıyamet gününde insanlar ve diğer akıllı varlıklar bir araya toplanacakları ve hesap verecekleri güne dek bu sedd orada sabit kalacaktır. Ve hakkın günü gelip çattığında tıpkı insanlar gibi Zülkarneyn tarafından imana davet edilen bu varlıklarda bizler gibi hesaba çekileceklerdir.

Kainatın ilk varoluşundan günümüze, milyarlarca insanın daha doğar doğmaz kendi iradesi ve mantığıyla birer üyesi konumuna geldiği üç büyük din ve bu üç büyük dine ait kutsal kitaplar “ Kur’an-ı Kerim – İncil – Tevrat ”. Yüce yaratıcımız olan Allah’ın sözlerini, içinde barındıran bu kutsal kaynaklar acaba bizlere dünya dışında yaşayan başka varlıklarında olduğuna dair bilgiler veriyormu? Yoksa bizler sadece araştırdığımız ve inandığımız UFO’lar ve dünya dışı varlıklar hakkında kendi yaratığımız kurgularımız sayesinde aslında hiç olmayan, temelsiz bir şeyler mi uydurmaktayız?

Şimdi bu sorulara bizzat elimizde bulunan bu ilahi kitaplardan örnekler vererek cevaplar arayacağız. Tüm eski medeniyetlerin kendilerince hazırladıkları kutsal metinlerine baktığımızda açık ve net olarak UFO’lara ve dünya dışı canlılara ait tasvirlere rastlamıştık. ( Tibet’in kutsal metinleri Kandshur, Tandshur – Mısır’ın Ölüler Kitabı – Mayaların Popol Vuh’u ) gibi… Burada da bizleri asıl ilgilendiren baş ucu kaynağımız kutsal kitabımız olan Kur’an ı Kerimdir.

Kur´an-ı Kerim´de UFO´lara temasdan söz ediliyor mu? Bu ilahi metinde günümüzün en ilginç sorunlarından biri olan UFO ile ilgili mesajlara yer verilmiş miydi? Genelde Kur´an etrafında yapılan çalışmalarla buna hemen ´evet´ demek mümkün değil.. Kur´an´da bizden başka varlıkların mevcudiyeti söz konusudur ama bizim ´uzaylılar´ diye tanımladığımız aaaabolizmaları bizimkine benzer yaratıkların varlığından açıkça söz eden ayetler var mıdır? “Uzayda canlılar var mı?” diye bir din adamına veya Kur´an yorumcusuna bir soru yöneltseniz alacağınız cevap hemen ´evet´ olacaktır.. Çünkü Kur´anı Kerim insanlar´dan başka en az dört türden bahsediyor. Bunlar melek cin şeytan ve ruhanilerdir. Kur´an´a göre bütün bu türler bizim dünyamızın da içinde yer aldığı evrende yaşıyorlar. Ve hatta bizim mekanlarımızı bizimle paylaşıyorlar. Ancak yapılan izahlar ışığında bu türlerle bizim aaaabolizmamız arasında bir benzerlik kurmak mümkün değildir. Bununla birlikte bu soyut varlıkların hemen hepsinin ´temessül´ yani başka bir form içinde görünebilme yetenekleri vardır.
Oysa bizim aradığımız aaaabolizma bakımından bize tam olarak benzemese bile bize yakın olan formlardır. Peki kutsal kitabımız böyle bir varlıktan söz ediliyor mu? Bunun cevabı şüphesiz “evet” tir. Kur´an-ı Kerim bu türlerin dışında bir de “Dabbe” den söz eder. Dabbe kelimesi daha çok canlı şuurlu ve kendi arzusuyla yer değiştirip yürüyebilen ve yeme içmeye ihtiyaç duyan varlıkları anlatır. aaaabolizma açısından cinden de melekden de şeytan´dan da farklıdır. Nitekim bu kelime daha çok hayvanlar ve insanlar gibi beslenmeye ihtiyaç duyan varlıklara kapsamına alır. Dabbe´nin tariflerini de yine Kur´anda bulabiliyoruz.

Çok eski bazı rivayetlerde insan neslinden önce Nesnas denilen bir türün yer yüzünde yaşadığı o dönemde yer yüzünün gerçek sahipleri olan bu varlıkların aynı zamanda ´hilafet´ yani bugün insanın üstlenmiş olduğu Tanrı´ya muhatap olma vasfı- makamında bulundukları belirtiliyor. Fakat bu tür zaman içinde istikametini kaybettiği için toptan imha edilmişler ve onların yerine cin taifesi atanmıştır. Sonunda Allah meleklere ve diğer muhatap varlıklara insan diye bir varlık yaratacağını ve onları yer yüzüne göndereceğini deklare edince Kur´an´ın yalın ifadesiyle ´cin´ ´melek´ ve ´şeytan´ diye anılan türler insan türünün evrendeki dengeyi bozacağını ve uzun savaşlarla birbirlerini yok edeceklerini belirterek itiraz ettiler.

(Bakara Suresi) Ama Allah onlara ´sizin bilmediklerinizi de biliyorum´ diyerek insanı yarattığı ve dünyaya ´halife´ tayin etti. İstelik ´melek´ dahil bütün varlıkları Adem´e secde etmeye çağırdı. Bu bir tür üstün varlığı tayin etme seramonisiydi. şeytanlar bu çağrıya uymadılar ve insan türüyle her alanda savaşacaklarını dile getirdiler. Kur´an´da geniş geniş anlatılan bu ´gaybi´ hadise aslında aynı zamanda insan türünün evrendeki mücadelesinde başka varlıklarla da hesaplaşmak zorunda kalacağının açık bir kanıtıydı. Demek insan sadece kendisine ´müsahhar´ edildiği emrine verildiği belirtilen tabiata hükmetme mücadelesiyle kalmayacak kendi varlığını korumak için üstün formda yaratılmış varlıklarla da mücadele etmek zorunda kalacak.. Kur´an´ın açık ifadelerinden anladığımız bu mücadelenin cin ve şeytan taifesiyle verileceği yolundadır. üstelik bu her iki türle yaptığı mücadele ´enfüsi´ (içsel) bir mücadeledir. Yani liyakat ve kimlik mücadelesi..
Oysa Mülk Suresi açık açık uzaydan saldıracak bir türden; uzaylılardan söz ediyor. Bunların özel kimlikler taşıyan varlıklar olduğunu ayet metninde yer alan ´men´ sözcüğünden anlıyoruz. Ayette geçen ´men fi´s Semai´ ifadesinde men kim sorusuna verilen cevaptır. Eğer bu ayet gökten başımıza inecek ilahi belalar veya bir yıldız çarpması olsaydı ´men´ yerine ´ma´ kelimesinin kullanılması gerekirdi. Arapça´da ´men´ ingilizce´deki ´Who´ sözcüğünün karşıtıdır.. ´Ma´ ise ´that´ sözcüğünün.. Demek ki uzayda bizimle teke tek karşılaştırılacak varlıklar vardır ve var olmalıdır..

Bakalım tüm benliğimizle, özgürce kendimizi gönülden teslim ettiğimiz kutsal kitaplarımız bizlere UFO’lar ve dünya dışı varlıklar hakkında ne tür ip uçları veriyorlar aşağıda aktaracağımız ayetler kişilerin görüşüne ve yorumuna göre değişebilecek olması muhtemel bilgiler ve dünya dışı yaşam konusuyla ilgili ipuçları taşımaktadır. Lütfen verdiğimiz örnekleri okurken açık bir şuur ile değerlendiriniz. Göreceksiniz ki yıllardır bizlere empoze edilmeye çalışılan bir çok bilgi eski geçerliliğini yitirecektir. Tıpkı güneşin doğup geceyi yok ettiği gibi…

( KUR’AN-I KERİM )

( Şura, 42/20 ) “ Rahmanın nezdindeki bu ordulara karşı hangi ordularla karşı koyacaksınız ”
( Şura, 42/29 ) : “ Gökleri, yeryüzünü ve bunlar içinde üretip yaydığı canlıları yaratması da Onun varlığının ve yüceliğinin delillerindendir. ”
( Nahl, 16/49 ) : “ Göklerde ve yeryüzünde olan canlılar ve melekler, onlar hepsi de büyüklük göstermeden Allah’a secde ederler. ”
( Enbiya, 21/19 ) : “ Göklerde ve yeryüzünde kimler varsa hepsi Ona aittir. ”
( Hacc, 22/18 ) : “ Görmedin mi ; göklerde olan herkes ve her şey ve yeryüzünde bulunan herkes ve her şey ; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, bitkiler, hayvanlar ve pek çok insan gerçekten Allah’a secde ediyorlar . İnsanlardan çoğu da vardır ki onlara azap hak olmuştur .. ”
( Enbiya, 21/19 ) : “ Göklerde ve yeryüzünde kimler varsa hepsi Ona aittir. Onun yanında bulunanlar ise Ona ibadetten büyüklük taslayıp geri durmazlar ve yorulmazlar da. ”
( Neml, 27/87 ) : “ Sura üfürüleceği gün, Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde kimler var, yer yüzünde kimler varsa dehşetle korkarlar ve hepsi de boynu bükük ve zelil olarak Ona gelirler ”
( Neml, 27/65 ) : “ Yerde ve gökte Allah’tan başka hiç kimse gaybi ve nihai sonuçlarının ne zaman geleceğini bilemezler ”
( Rahman, 55/29 ) : “ Göklerde ve yeryüzünde kimler varsa hepsi Ondan ister. O ( Allah ) her gün bir yaratma işindedir ”
( Talak, 65/12 ) : “ Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratmış olandır. Onun emri bütün bunlar arasında durmadan iner durur. Allah’ın bunları yaratıp emirler indirmesi Onun gerçekten her şeye gücü yettiğini ve bilgisiyle her şeyi kuşatmış olduğunu, bilmeniz içindir. ”
( Tarık, 86/ 1-4 ) : “ Göğe ve gece çıkana and olsun. Gece ortaya çıkanın ne olduğunu sen bilir misin? O, ışığıyla karanlığı delen yıldızdır. Üzerinde gözetici olmayan kimse yoktur. ”
( Yunus, 101 ) : “ Göklerde ve yerde neler var, bakın araştırıp ibret alın. ”

( Mülk, 16/17 ) : “ Gökte olanın, size ansızın saldırıp sizi yere göçürüvermesinden güvende misiniz. O an bir de bakarsınız, yer temelinden sarsılıvermiş. Gökte olanın üzerinize dumansız ateşlerle saldırmasına karşı kendinizi nasıl güvencede hissedersiniz. İşte o an tehdit nasıl olurmuş, korku neymiş anlarsınız ”
( Fatır, 35/44 ) : “Ne göklerde ve ne de yer yüzünde hiçbir şey Allah’ı aciz bırakamaz
( Ankebut, 29/22 ) : “ Siz ne yeryüzünde ne de gökte Allah’ı aciz bırakamazsınız ve siz Allah’ı bırakıp da ondan başak bir dost ve yardımcıda bulamazsınız ”
( Rum, 30/18 ) : “ Göklerde ve Yerde Hamd onadır. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine ulaştığınızda Allah’ı tesbih edin ”
( Rum, 17/18 ) : “ Haydi Akşama girdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin.” “ Göklerde ve yerde hamd ona mahsustur. Gündüzün son bölümünde ve öğle vaktine eriştiğinizde de onu tesbih edin ”
( Rad, 13/15 ) : “ Göklerde ve Yeryüzünde kimler varsa onlar da, gölgeleri de sabah, akşam ister istemez Allah’a secde ederler ”
Surelerin bir çoğuna baktığımızda göklerden ve yer yüzünden bahseden cümlelere sıkça rastlamaktayız. Buraya kadar her şey doğru görünmektedir. Fakat sureleri daha dikkatli okuduğumuzda burada bizim gökyüzümüz dışında başka semaların özellikle vurgulandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Surelerin devamında buralarda, diğer semalarda yaşayanların da yalnızca Allah’a kulluk etmek amacıyla yaratıldıklarını anlamaktayız. Acaba bu gökteki diğer varlıklar kimlerdir.

Özelliklede en dikkat çeken sureler Yunus, Mülk, Tarık, Şura sureleridir. Çünkü bu surelerin açıklaması yapıldığında çok çeşitli anlamlar ve ifadeler ortaya çıkmaktadır. Bu anlam ve ifade çeşitliliği gösteren surelerde yer alan en dikkat çekici cümlelerse şunlardır.

Tarık Suresi : “ Göğe ve gece çıkana and olsun. Gece ortaya çıkanın ne olduğunu sen bilir misin? O, ışığıyla karanlığı delen yıldızdır. Üzerinde gözetici olmayan kimse yoktur. ”
Gökyüzünde gece vakti ortaya çıkan nedir? Nedir bu bilinmeyen, göğe çıkan şey ? Etrafına yaydığı ışığıyla geceyi ( karanlığı ) delercesine aydınlatan şey bizim bildiklerimizin ( Güneş, Ay, Yıldızlar, Uçaklar, Fişekler vb ) dışında ne olabilir? Bu bilinmeyen ışıklı uçan cismi gözeten kimse kimdir?

Yunus Suresi : “ Göklerde ve yerde neler var, bakın araştırıp ibret alın. ”
Bizim bildiğimiz şeylerin dışında uzayda bir çok bilinmeyenin olduğunu zaten biliyoruz. Suredeki asıl garipliktir burada göklerden bahsedilmesidir. Gökler tabiri ile hepimizin de bildiği gibi ilk olarak aklımıza dünyamızı kuşatan atmosfer tabakası ve bu atmosferin hemen içinde bulunan gezegenimiz gelmektedir.

O zaman gökler cümlesini şöyle bir düşünürsek burada bir gezegenin etrafını kuşatan atmosferden bahsedilmediğini hemen anlayabiliriz. Burada asıl bahsi geçen bu atmosferleri üzerinde barındıran katı mekanlardır.

Yani kısacası göğü gök yapan şey, altında bulunan gezegen ve buna bağlı olarak oluşmuş yüzeyidir. Acaba bu surede niçin başka gökleri incelememiz gerektiği konusunda ve burada göreceklerimiz karşısında ibret almamız önemle vurgulanmaktadır? Göreceğimiz ve ibret alacağımız şeyler nelerdir? Bahsi geçen bu gökler ( gezegenler ) nereleridir? Acaba bu bilinmeyen semalarda bizim gibi bazı dünya dışı varlıklar mı yaşamakta?

Mülk Suresi : “ Gökte olanın, size ansızın saldırıp sizi yere göçürüvermesinden güvende misiniz. O an bir de bakarsınız, yer temelinden sarsılıvermiş. Gökte olanın üzerinize dumansız ateşlerle saldırmasına karşı kendinizi nasıl güvencede hissedersiniz. İşte o an tehdit nasıl olurmuş, korku neymiş anlarsınız ”
Kimdir bize gökyüzünden saldıracak olan şey? Yer yüzünü temelinden sarsacak ve hepimizi yere göçürü verecek olan bu şey bir meteor mudur yoksa başka bir şey mi? Bilindiği üzere meteorlarda bir şekilde havada yok edilebilmekte veya çarpma şiddetleri en aza indirile bilmektedir. Peki ya bize saldıracak olan şey dumansız nasıl bir ateşe sahiptir? Acaba bize bir anda gökyüzünden saldıracak olan bu şey devasa büyüklüğe sahip dünya dışı bir uzay aracımızdır? Üzerinde taşıdığı yok edici lazeriyle bizi yok etmeye mi gelecektir?

Şura Suresi : “ Rahmanın nezdindeki bu ordulara karşı hangi ordularla karşı koyacaksınız ”
Rahmanın nezdindeki bu ordular kimlerdir? Önceki suredeki gibi gökten gelecek olan ve dumansız ateşlerle bize ansızın saldıracak olan şeyler ( dünya dışı bir uzay gemisi ve bu geminin içinde bulunan mürettebatı ) bu ordular mıdır?

Evet özellikle bu dört sureyi ve diğer sureleri inceldiğimizde ortaya akıllara durgunluk verecek bir takım ip uçları ortaya çıkmaktadır. Bu ip uçları da bizlere tek bir gerçeği işaret etmektedir. Bu gerçekse surelerde de bahsedildiği gibi başka semalarda ( göklerde ) yaşayan bazı canlılarında olabileceğidir!…

Burada sureleri örnek vererek savunmakta olduğumuz şey bu surelerin direk bizlere uzaylılar ve UFO’lar vardır demek istediği değildir. bizler sadece bu surelerin bizlere evrenin başka noktalarında da bizim gibi başka canlıların bulunabileceği konusunda bizlere üstü kapalıda olsa vermekte olduğu bazı ipuçlarıdır.