Son Dakika

Nazi Ufoları

1944 yılında Vril örgütü mensubu medyumların aldıkları mesajlara göre (Kanal Bilgileri) Aldebaranlıların gezegenler arası “Uzay-Savaş” gemileri:

Aldebaran Gezegenler arası Uzay Savaş Kruvazörü
Uzunluğu: 15 km.
Genişliği: 10 km.
Taşıdığı Diğer Uzay Araçları:3 adet disk şeklinde gezegenler arası keşif gemisi. Çapı: 45 m Yüksekliği: 20 m

1 adet puro şeklinde gezegenler arası yolculuk ve taşıyıcı nakliye uzay gemisi.
Uzunluğu: 150 m.
Genişliği: 50 m.

Aldebaran Gezegenler arası Uzay Savaş Gemisi
Uzunluğu: 30 km.
Genişliği: 20 km.

Taşıdığı Diğer Uzay Araçları:

14 adet puro şeklinde gezegenler arası taşıyıcı uzay gemisi.
Uzunluğu: 150 m.
Genişliği: 50 m.
3 adet disk şeklinde uzay keşif gemisi: Bu gemiler daha küçük boyutlarda 42 adet gezegenler arası keşif gemisi ihtiva etmekte idi.

Aldebaran Gezegenler arası Süper Uzay Savaş Gemisi
Uzunluğu: 60 km.
Genişliği: 30 km.
Taşıdığı Diğer Uzay Araçları:

10 adet puro şeklinde gezegenler arası taşıyıcı uzay gemisi.
Uzunluğu: 450 m.
Genişliği: 150 m.
81 adet disk şeklinde uzay keşif gemisi: Bu gemiler de daha küçük boyutlarda 810 adet disk şeklinde gezegenler arası uzay keşif gemisini ihtiva ediyordu.

Aldebaran-Summi uzay filosu başkomutanı Amiral Zoder Nazi Almanyasının emrine 280 savaş gemisini tahsis etmeye hazır olduğunu ve bu gemilerin Srock cephesinde hazır tuttuğunu bildirmişti. Zoder eğer Almanya yardım talep ederse gemilerin Mars’taki üslerden dünyaya yolu yola çıkabileceğini bildirmişti. Hesaplanan tarihlere göre bu gemilerin dünyaya varış tarihleri 1992/93 ve 2004/2005 olacaktı.

Aldebaran Boğa takım yıldızının en önemli yıldızıdır. Ortaçağda Kara Taş Tapınakçıları gizli örgütünün medyumsal ve/veya trans-iletişimi yoluyla elde ettiği bilgiler 20. yüzyılda Vril örgütünün elindeki bilgilerle tam bir uyum içindeydi. Bu elde edilen bilgilere göre Aldebaran bilinmeyen sayıda gezegene sahipti. Ama bu gezegenlerden ancak ikisinde yaşam vardı. Aldebaranlılar güneşlerine “SUMİ” ve üzerinde yaşam olan iki gezegene de “Sumi-Er” ve “Sumi-An” diyorlardı.

Aldebaran İmparatorluğu “SUMERAN”Lar ve “SUMMİ” olarak da bilinmekteydi. (Dünyaya gelen Aldebaranlılar da kendilerine “Sümerliler” diyorlardı)

Daha evvel de belirttiğim gibi Sümer kral tabletleri şu kelimelerle başlıyordu; “Kraliyet gücü göklerden geldiği zaman..” Yani göklerden tanrılar değil kraliyet gücü Sümeran Aldebaranlı insanlar gelmişti. Bunun en belirgin izini eski Mezopotamya kültürlerindeki kanatlı boğa tasvirlerinde görmekteyiz. Bu sembole Sümerlilerde ve onların kültürel mirasçısı olan halklarda sıkça rastlanmaktayız.

Summi gezegenler sistemi bizim güneş sistemimize benziyordu. Sumier ve Sumeran adlı gezegenler kendi güneşlerine 25 milyar km. ve takriben 80 dünya yılı uzaklıktaydı. Bir “Aldebaran Yılı” takriben “80 Dünya Yılı” ediyordu.

Aldebaranlılar yaklaşık 500 milyon yıl önce –yani dünya daha Kambrium devrinde iken- gelmişlerdi. Bu devirde yaşam okyanuslarda ve sularda daha yeni başlamıştı. 500 milyon yıllık fosilleşmiş bir ayakkabı izi ve ayakkabının ezdiği 400 milyon yıl önce nesli tükenmiş olan bir yengeç türü olan Tribolit. Bu iz yegane örnek değildir 200 milyon yıllık 60 milyon yıllık ve Dinozorlar devrine ait insan ayak izlerine rastlanmıştır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Aldebaranlılar 500 milyon yıl önce ilk defa dünyaya ayak basmışlar ve muhtemelen burada bazı üsler kurmuşlardı.

Bu üslerden Thule Atlantis ve Mu gibi ilk efsanevi dünya medeniyetleri türemiştir. Aradan geçen binlerce senelik zaman dilimi içerisinde Aldebaranlılar gezegenlerinin genişleyen güneşinin tesirinden korunmanın çaresini buldukları için dünyada devamlı kalmaları için artık bir sebep kalmamıştı. İlk gelişlerinin üstünden yüz binlerce yıl geçtikten sonra üslerini ortadan kaldırarak geri döndüler.

Sümerler ve ilk Cermenler Aldebaranlıların soyundan gelmekteydi. 1970’li yıllarda Özbekistan’ın Fergana şehri yakınındaki “Ohma”da binlerce yıllık kaya resimleri bulundu. Bu resimlerin birinde uzaylı astronot diyebileceğimiz bir şeklin yanında Alman Vril-1 uçan dairesine çok benzeyen bir disk bulunuyordu!!!..

Summi İmparatorluğu yani Sumeran-Aldebaranlılar “Capella” ve “Regullus” güneş sistemlerindeki imparatorluklarla savaş halindeydiler. Capella Samanyolu’ndaki “Arabacı” takım yıldızının ana yıldızı Regulus ise “Aslan” takım yıldızının ana yıldızıdır. Oraya yerleşen “yabancı ırklar”ı belki de Summi-Aldebarandan gelen yıldızlar arası kolonicilerin mutasyona uğramış torunları oluşturuyordu. Summi-Aldebaran ve düşmanları Capella / Regulus arasındaki savaş çok uzun bir zaman devam etmiş ve hiçbir taraf şu savaşta teknik üstünlüğe sahip olmalarına karşılık Capella ve Regulus’un da çok büyük sayıda insan malzemesi vardı.

Aşağıda aktardığımız bu rapor tamamen gerçek olup Kutup Kaşifi olarak görev yapan Amiral Richard B.Byrd’ün 1947 yılında bizzat başından geçen bir olaydır. Yaşanılan bu olay Nazilerin dünya dışı medeniyetlerle olan bağlantılarını gözler önüne sermeye yetecektir. Amiral Richard B.Byrd 19 Şubat 1947 tarihinde Kuzey kutbu üzerinde uçuş yapmak üzere yeni bir görev aldı. Görevi için son hazırlıklarını tamamlamaktaydı. Devriye uçuşu yapacağı uçağının depoları doldurulmuştu. Yanında bulunan telsizciyle beraber maceralarla dolu geçecek yolculuklarına başladılar. Uçaklarıyla beraber 7000 metre yüksekliğe çıktıklarında herkes için her şey yolunda gitmekteydi. Ancak karşılaştıkları Türbülans ( Hava Boşluğu ) sonucunda 1000 m kadar alçalmaya karar verdiler. Hemen altlarında uzanan dev bir buz alanı vardı. Karşısında inanılmaz bir manzara durmaktaydı. Hava da kar yağışı bir yandan sürerken gökyüzü mordan pembeye her rengi üzerinde barındırmaktaydı. Bu arada Amiral etrafında görmekte olduğu bu muhteşem atmosferi hemen üsteki yetkililere rapor etmekteydi.

Tam bu sırada uçağın manyetik ve gyro pusulaları dengelerini kaybedince, Amiral güneş pusulasını kullanmaya başladı. Kısa bir uçuş sonrasında dağlık bir bölgeye geldi. Yaklaşık 40 dakika kadar sıra dağlar üzerinde uçtu. Bu sıralarda 8900 metreye çıkmıştı. Ama işin içinde garip bir durum vardı. Üzerinde uçmakta olduğu bu sıra dağlar hiçbir şekilde elinde bulunan harita’nın üzerinde yer almamaktaydı. Sonra biraz daha ilerledikten sonra dağların arasında tam ortada akmakta olan nehri fark etti. İşler gitgide karışmaktaydı. Nehrin dışında buz ve kar olması gereken tüm bu yerlerin yerinde yemyeşil ormanlar yer alıyordu.

Amiral Richard B.Byrd 4000 m kadar alçaldığında gördüklerinin serap olmadığını daha net görmekteydi. Gerçektende uçağının hemen altında yemyeşil ormanlardan oluşan koskocaman bir alan uzanmaktaydı. Bulunduğu noktanın ışığı tamamen farklıydı ama güneşi bir türlü göremiyordu. Biraz daha alçaldığı sırada daha da garip olan bir başka şeyi fark etti. Aşağıda garip bir takım hayvanlar durmaktaydı. İlk anda fili anımsatan bu hayvanlara biraz daha dikkatli baktığında bunların tarih öncesinde yok olmuş olan mamut cinsi hayvanlardan oluşan bir grup olduğunu fark etti. Bu olaylar anında şaşkınlıktan ne yapacağını şaşıran Amiral hemen telsizcisiyle olayı üsse aktarmak istedi. Fakat telsiz bağlantısı bir türlü kurulamıyordu.

Uçağın dışındaki hava sıcaklığı 23 dereceydi. Amiral biraz ileride önünde durmakta olan kent benzeri bir yapı topluluğuna yaklaşmaktaydı. Uçak hafiflemiş bir biçimde tüy gibi havada yol almaktaydı. Uçak adeta bilinmeyen bir güç tarafından kontrole alınmışçasına gök yüzünde ağır ağır süzülüyordu!… Amiral uçağının kontrolünü kaybetmişken karşısından onan doğru gelmekte olan bir başka uçan cismi izlemekteydi. Uçan bu garip cisim daire biçimli metalik renkli bir nesneydi. Ve uçan cismin üzerinde bir “ Gamalı Haç ” sembolü yer almaktaydı!…

Araç kendisine doğru yaklaştığı anda kendisine hitap eden bir ses işitti. İsveç yada Alman aksanıyla konuşan biri, İngilizce olarak şöyle diyordu: “ Bölgemize hoş geldiniz Amiral. Sizi 7 dakika içinde indireceğiz. Güvenli ellerdesiniz, rahat olun ”

Bu sesin hemen ardından motorları duran uçak olduğu yerde dönüp sanki bir asansördeymişçesine yavaş yavaş yere inmeye başladı. Uçak şiddetle titriyordu. Kısa bir süre sonra yere temas ettikten sonra yere sağlam bir şekilde inmişti. Amiral büyük bir heyecan içinde kendisini karşılamaya gelen uzun boylu sarışın insanları gördü. Kendisine yaklaşmakta olan insanların ardında ise kristalden yapılmış gibi duran dev binaları görmekteydi. Karşısında dev bir kent durmaktaydı. Amiral ve yanında bulunan telsizcisi gelen karşılama heyeti tarafından kibar ve dostça karşılandılar. Şehre girmek için önce tekerlekleri olamayan düz bir platforma çıktılar ve hızla parlamakta olan şehre doğru ilerlemeye başladılar. Amiral ve telsizcisi bu tarz bina yapılarını ancak bilim kurgu filmlerinde görmüşlerdi.

Bu arada kendilerine ikram edilen garip bir içeceği içtikten sonra Amiral Byrd yanlarına gelen iki hostes tarafından bir başka bölüme götürüldü. Kısa bir yürüyüş ve yere inen ufak bir asansör yolculuğundan sonra kendisini uzun bir koridorda buldu. Duvarlarından süzülen gül kurusu bir ışığa sahip olan bir koridordu burası. Işık bulunduğu noktanın her yerini eşit olarak aydınlatmaktaydı. Az ilerledikten sonra yanındakilerle birlikte kendini bir kapının önünde buldu. Üzerinde anlayamadığı türden garip bir yazı bulunan kapı sessizce açıldı. Yanında bulunan hosteslerden biri Amiral’e endişelenmemesini ve Üstadın huzuruna çıkacağını söyledi.

Amiral Byrd’ın bundan sonraki izlenimleri onun ne denli etkileyici ve inanılması güç bir deneyim geçirdiğini anlatmaya yetiyor. Amiral Üstadı şu sözleriyle tanımlıyordu;

“ İçeri giriyorum, çarpıcı renkler görüyorum, oda büyüleyici ve çok etkili. Karşımda çok güzel bir insan var… Gördüklerimi anlatamıyorum… Bildiğim sözcükler buna yeterli değil… İnsan gibi ama çok daha ötesinde, huzur ve mutluluk yayıyor. Düşüncelerim kesiliyor… Melodik ve sıcak bir sesle konuşuyor: ‘ Yerimize hoş geldiniz Amiral…’ O bir erkek, yüzünde çok uzun yılların izleri var. Uzun bir masada oturuyordu sonra kalkıp bana oturmam için yer gösterdi. Oturuyoruz, bana bakıp gülümsüyor ve yine o yumuşak, melodik sesle konuşuyor: ‘ Sizin buraya gelmenize izin verdik çünkü siz Dünyanın yüzeyinde tanınan asil birisiniz.’ Dünyanın yüzeyimi deyip soluğumu tutuyorum.

Gülümsüyor ve : Evet şu anda ‘ İç Dünya’nın Arianni bölgesindesiniz. Sizi görevinizden fazla alıkoymayacağım, güvenle yüzeye geri döneceksiniz. Ama şimdi Amiral sizi neden buraya çağırdığımızı söyleyeceğim. Irkınızın Japonya’da Hiroşima ve Nagasaki’de patlattığı ilk atom bombalarıyla çok ilgiliyiz. Bu nedenle alarma geçtik ve uçan araçlarımızı yolladık, biz bunlara Flugeirad diyoruz. Sizi gözlüyorlar ve ırkınızın savaşlarına ve barbarlığına daha önce hiç karışmadık ama şimdi durum farklı, insanlık için uygun olmayan doğal bir gücü yani atomik enerjiyi öğrendiniz. Özel görevlilerimiz dünyanızdaki güçlere mesajlar veriyorlar ama henüz bir tepki vermediler. Şimdi sizi dünyamızın varlığını gören ilk tanık olarak seçtik. Irkınızdan binlerce yıl daha eski olan kültürümüzü, bilimimizi göreceksiniz Amiral.’

Sözünü kesip benimle ne yapmak istediklerini soruyorum. Üstad sanki düşüncelerimi okur gibi cevap veriyor:

‘Irkınız şu anda dönüşü olmayan noktaya ulaştı. Aranızda ellerindeki gücü bırakmaktansa dünyayı yok etmeyi göze alacak olanlar var. 1945’te ve sonrasında ırkınızla ilişki kurmaya çalıştık ama düşmanca davranıldı. Flugeiradlarımız’a ateş açılıp düşürüldüler. Savaş uçaklarınız, kötü amaçlarla düşmanca davranarak bizimkileri kovaladılar. Şimdi sana şunu söylüyorum oğlum, dünyanızda çok büyük bir kötülük fırtınası oluşmakta, kara bir öfke ve şiddet yıllardır hiç eksilmeden, artarak birikiyor. Karanlık çağlar yeniden ırkınızın üstüne geliyor. Karanlık, dünyayı bir örtü gibi örtecek ama inanıyorum ki, ırkınızdan bazıları yaşamayı başaracaklar ama buna daha zaman var. Çok uzaklarda ırkınızın yıkıntıları arasından yeni bir dünya doğacak, kayıp efsanevi hazineleri arayacaklar ve oğlum bizim korumamızda güvenlikte olacaklar. Zamanı geldiğinde biz ırkınıza ve kültürünüze yardım edeceğiz. Savaşın ve çekişmelerin boş yere olduğunu bir gün öğreneceksiniz, ancak bundan sonra ırkınız tekrar kültürü ve bilimi elde edebilecek… Şimdi oğlum, bu mesajla beraber yüzeye dönebilirsin.’ Bu sözlerle beraberliğimiz sona erdi…”

Amiral bir anda yaşadığı onca şaşkınlığa ve heyecana rağmen dönüş yolunun ayrıntılarını not etmeyi başarabildi. Telsizci ile birlikte geldikleri gibi uçaklarına bindirilip havalandırıldılar. Tekrar 8000 metreye çıktılar. Disk biçimli iki Flugeirad (UFO) Amiralin uçağına eşlik ediyordu.

Telsiz çalıştı ve bir ses: “ Sizi serbest bırakıyoruz Amiral, Kontroller serbest… Au Wiedersehen… ” diyerek Almanca veda etmişlerdi.

Amiral Byrd ülkesine sağ salim döner dönmez telsizcisiyle birlikte tüm yaşadıklarını yetkili makamlara rapor etti. Ancak her zaman olduğu gibi yine kendisine dünyanın iyiliği için susması emredildi. Daima olduğu gibi yine bir tanık susturuluyor ve olay örtbas ediliyordu!…

Görüldü gibi Nazilerin de söylemiş oldukları Kuzey Kutbu’ndaki gizli üs teorisi rastlantılarda da olsa karşımıza çıkıyor. Dünya dışı varlıkların biz insan oğullarıyla yakından ilgilendikleri nasıl bir gerçekse ortaklaşa yapılan bazı şeylerinde olduğu bir o kadar gerçektir. Tek bildiğimiz kesin olan bir şey varsa o da Nazilerin başta Adolf Hitler’in temasta olduğu dünya dışı uygarlığın Şambala kökenli bir ırk olduğudur.

Musevî soykırımının lideri Adolf Hitler, tarihin en büyük cânisi olarak kabul ediliyor. Resmî tarihin Adolf Hitler hakkında bize bildirdiği bu bilgilerin dışında kalan ve tüm bu olayların altında yatan bir neden var. Bu, Hitler’in spiritüalizm, gizemcilik vb. konularda aşırıya kaçıp, en sonunda yenilgiye uğramasından ileri gelmektedir.

Adolf Hitler, bu konuda o kadar ileri gidiyor ki, en sonunda bir saf ırk yaratmak için kara büyü uygulamaları içinde bir başka ırkı yok etmeye çalışıyor. Aslında Hitler’in bu yönü görünüşte bizi pek ilgilendirmiyor. Bizim için önemli olan Nazi Almanya’sında söz edilen UFO’lar ve Hitler’in UFO merakı. Ancak şunu da gözden kaçırmamak gerekir ki, bu da Hitler’i tüm bunları yapmaya iten nedenler içerisinde saf bir ırk yaratıp dünyayı ele geçirme adına başvurduğu tüm gizemli yöntemler yatmaktadır…

Viktor Schauberger’in Uçan Daireleri

Viktor Schauberger (1885 -1958) Naziler için 1938 -1945 arası bir seri uçan diskler icad eden Avusturyalı bir bilim adamıydı. Schauburger, likit vorteks (Girdap) biçimde işleyen bir çok uçandaire yapmış ve kayıtlara göre bunların bir çoğu uçmuştu. Ona göre, eğer su veya hava, ‘‘kolloidal’’ diye bilinen bir osilasyon (titreşim, salınım) şeklinde döndürülürse, açığa çıkan enerji müthiş bir güçte levitasyonu (yerçekimini yok ederek yükselme) doğuruyordu.

Bu şekilde yükselen disk, önce mavi-yeşil sonra da parlak gümüş renkli ışıklar saçmaya başlıyordu. Schauberger’in kullandığı motor ‘‘girdap hareketi doğal prensibi’’ ile hareket ediyor ve sıcaklık veya ses önleyici tertibat ihtiva etmiyordu çünkü sürtünme minumum seviyede idi. Tersine su akışının spiral karşı hareketi ile soğutma elde ediliyor ve bu da çekiş gücünü arttıran bir vakum yaratıyordu.

Nazi Almanya’sının sırları ve UFO’lar
7 Haziran 1945 tarihli “New York Times” gazetesindeki haber şöyle diyordu: “Uçan daireler, bir gizli silahtır. Almanlar, tarafından üretilmiş ve ülkenin batı sınırında ortaya çıkmıştır. Amerikan Hava Kuvvetleri’nin verdiği bilgiye göre, Almanya göklerinde uçan gümüş balonlar görülmüştür. Hatta bunların bazıları saydam yapıdadır.”

İlerleyen günlerde halk arasında, UFO’ların tamamen Alman Silah Endüstrisinin bir parçası olduğu söylentisi yayıldı. Yapılan UFO gözlemleri artarken, özellikle İskandinavya gökleri oldukça sık ziyarete uğruyordu.

Bu dönemde “SS” ideolojisi, bir çok bilimsel araştırma yapmaktaydı. Araştırma birimleri U-13 ve E-4, bu yeni teknolojiyi mükemmelleştirmek için çalışıyordu.

İddialara göre Nazi Almanyası II.Dünya Savaşı sırasında, elektromanyetik özel cihazların ürettiği, Anti – gravitasyonun (karşıt çekim) etkisi ile işleyen uzay gemileri projelerini gerçekleştirmişti. Bu üç projeden ilki Dr.Schumann başkanlığındaki bir gurup tarafından gerçekleştirilmişti. 1945 başına kadar 17 adet disk şeklinde ve 11,5 m. Çapında uçandaireler yapılmıştı. Bu uçan daireler 84 test uçuşundan sonra Vril-1 adıyla uçmaya başlamışlardı. İkinci proje SS – Entwicklungsstelle (S.S’lerin Geliştirme bölümü) kontrolü altında gerçekleştirilmişti. Bu proje ile 1945 başlarına kadar muhtelif büyüklüklerde ve çan şeklinde dairesel uzay gemileri yapılmıştı.

Böylece Victor Schauberger’in uçan daire taslakları ortaya çıktı. Bu cisimler, ünlü temasçı George Adamski’nin 1952 yılında çekmiş olduğu fotoğraflarla oldukça büyük benzerlikler göstermekteydi. S.S E-4 bölümünün ürettiği uçandaire tiplerinden ilk yapılana Haunebu 1 deniyordu. Diğerleride 2, 3 ve 4 olarak sıralanıyordu.

Haunebu I : 25 m. Çapında idi. Bunlardan sadece 2 adet üretilmiş ve 52 deneme uçuşu yapılmıştı.

Haunebu II : 26,30 m. çapındaydı. Bunlardan 7 adet üretilmiş ve 106 deneme uçuşu yapılmıştı.

HAUNEBU III : 71 m. çapında idi. Bundan da yalnız bir adet üretilmiş ve 19 deneme uçuşu yapılmıştı.

HAUNEBU IV : Bu proje yalnız 1946 da gerçekleştirildi ve devamı gelmedi.

Almanlar, 1941 ve 1942 yıllarında çalışmalara başladılar. Ancak, ilk denemelerde, yapım hataları olduğu ortaya çıktı. V-1, V-2, V-4’den sonra 1942 yılında mühendis Richard Miethe, İtalyan bilim adamı Giuseppe Bellenzo ile V-7’nin yeni modeli üzerinde çalışmaya başladı. Zamanla, Hitler’in de desteğini alan Miethe- Bellenzo ekibi Schriever-Habermohl ikilisiyle ortak çalışmaya girdi ve V-7 ortaya çıktı. İlk uçuş denemesinde, 20.813 metre, ikinci denemede ise 24.200 metre yüksekliğe ulaştı.

Diğer yanda Vril adıyla bilinen uçan diskler projesi de devam ediyordu. Bu projenin mimarı Schumann grubuydu ve mucize yaratan silahlar konusunda uzmanlaşmış SS E-4 bölümünden destek alıyordu. Vril-1 serisinden tam 17 cisim üretildiği biliniyor. Disklerin çapı 11.56 metreydi ve 2.900 km/sa hızına ulaşabiliyorlardı. Garip bir biçimde Vril-1 ve Vril-9’un görünümleri, Amerikalı astronot Edwin Aldrige’in Ay yüzeyinde gördüğü nesnelere çok benziyordu!…

Almanlar savaşın sonuna kadar silahlarını mükemmel hale getirebilmek için sürekli çalışıp durdular. Yeni projelerine “Ateş Topu” adını vermişlerdi. Radyo dalgalarıyla yönlendirilen ateş toplarının tek hedefi vardı : yok etmek… Düşman uçaklarından çıkan gazı buluyor ve radarlarını işlemez hale getiriyordu. Motorun ve elektrik sisteminin çökmesini sağlıyordu. Bu özellikler bazı UFO gözlemlerinde yakın karşılaşmalarda nerdeyse aynen karşımıza çıkıyor. O dönemde bugün UFO adını verdiğimiz dairesel biçimli taşıtlar inşa edildi ve kullanıldı. Bir çok defa da gözlemlendiler. Şimdi bu tanıklardan birini orijinal almanca metinden yapılan çeviriyle yeniden gözden geçirelim. Çok gizli askeri belge niteliğini taşıyan gözlemde tanığın adı ve kimliği açıklanmamıştır.

-TOP SECRET –

“Almanya’nın Bavyera bölgesindeydim. Cumartesi öğleden sonra, akşam olmak üzereydi. Karşı taraftan yüksekliği pek fazla olmayan uçan bir cismin bana yaklaştığını gördüm. Çapı 8 ile 20 metre arasındaydı. Çevresine ıslık sesi yayıyordu ve cisim hafif bir titreşimle sarsılıyordu. Cismin alt kısmında 3 yarım küre ve bir de mavi nokta vardı. Ortadaki gamalı haç resmi hemen dikkatimi çekti. Pencereye benzer bir şey yoktu. Sadece delikler vardı. Bu ıssız mekanda ve çevrede artık çalışmayan eski fabrikalardan başka bina yoktu.

Garip cisim alçaldı ve bir duvarın arkasından görebildiğim kadarıyla yere indi. Az sonra ortaya çıkan kamyon cisme yaklaştı ve uzaktan pek seçemediğim şeyler olmaya başladı. Sadece insan formunda 2 siluet görebildim. Biri uçan cismin alt tarafında diğeri ise üzerindeydi. Uçan diskin yüzeyi metal plakalarla kaplanmışa benziyordu. Hem alttaki 3 kürede hem de üst tarafta çıkış borusuna benzeyen bölümler dikkatimi çekti. Az sonra ‘NSU 80 Solingen’ plakalı bir araba geldi. Bunu yeşil bir Wolkswagen izledi.

Gidip yakından bakmaya karar verdiğimde ise uçan cisim çoktan ortadan kaybolmuştu. Yaptığım gözlemden bir hafta sonra, bu bölgede pek çok kişinin UFO gördüğüne dair raporlar verildi. Benimle aynı cismi yada benzerlerini görmüş olabileceklerini düşündüm. Benzincide çalışan bir adamla konuştuğumla onun da cismi gördüğünü öğrendim.”

Evet, yaklaşık 50 yıl öncesine dayanan bu rapor adını gizli tutmak isteyen tanığın korkusunu, merakını ve kendi ülkesinde yaşanan gizeme duyduğu ilgiyi açıklamaya yetiyor. İster istemez insanın aklına şu soru geliyor : Almanlar bu teknolojik bilgileri nereden ve nasıl alıyorlardı?

Adolf Hitler’in gizemleri
Hitler, gizemciliğe fazla yakınlaşmış biriydi. Medyumluk dışında kara büyü ve maji ile de uğraşıyordu. Ama onu kötü kılan ise evrendeki karanlık güçlerin emrinde olmasıydı. Hitler, aynı zamanda çevresindekilerle beraber kara büyü uygulamaları yapıyordu… Hitler, ayrıca geçmişi çok eskilere dayanan gamalı haçı tersine çevirerek kullanmış ve Nazi kavramıyla birleştirmişti. Gamalı haç, çok eski bir semboldür…

Bu sembol dünyanın dört bir yanındaki medeniyetler tarafından kullanılmıştır. Ancak, bunu hangi medeniyetin ilk kullandığı bilinmemektedir. Bilinen nokta şu ki; bu sembol güneşi, hayatı, bereketi simgelemekte ve aynı zamanda gökten kozmik bilgiyi içinde barındırmaktadır. Oysaki Adolf Hitler bu sembolü ve anlamını tamamen farklı bir biçimde kullanmayı tercih etmişti.

Adolf Htler – Heinrich Himmler – Otto Schumann – Victor Schauberger

Bilindiği üzere Adolf Hitler’in amacı, Alman toplumundan saf ve üstün bir ırk yaratmaktı. Sadece sarışın, mavi gözlü, uzun boylu sağlıklı ve kendi emri altında toplanmış bir türü hedeflemekteydi. Ve bunun için ne gerekiyorsa da yapmaya kararlıydı. Ona göre üstün Alman-Arî ırkın dışında kalanlar insan değildi. Bu fikir, ona Teozofi Cemiyetinin kurucusu Helena Petrovska Blavatski’den gelmişti. Bu kadına göre, saf ve üstün ırk, dünyaya başka bir gezegenden gelip yerleşen uzaylı bir toplumdu. İşte bu görüş Hitler’i etkilemiştir. Ancak, Hitler bunu yanlış yorumlamış ve ortaya çok yanlış sonuçların çıkmasına sebebiyet vermiştir.

Hitler, Nazi Partisi içinde Budizm’e ve ona bağlı olarak gelişen diğer Uzakdoğu felsefelerine yönelik kişilere yakındı. Nitekim, savaşın sonunda karargahı yok edildiğinde yıkıntılar arasında bulunana 12 Tibetli Budist rahibin cesedinin bulunması dikkat çekicidir.

Aldebaran Yıldız Sistemindeki İnsanımsı Dünyadışı Zeki Varlıklarla Bağlantı

Haunebu uzay gemileri temelde ‘‘Elektromanyetik Antigravitasyon tesiri’’ ile uçabilen araçlardı. ‘‘İnterkozmik Araç’’ denilen Vril uçandaireleri ile başka bir boyutsal kanala geçip muazzam mesefeleri çok kısa sürelerde katetmek mümkündü.

Vril mensubları ‘‘Boyut Kanalında’’ yolculuk yapabilen bir ‘‘Uzay gemisi’’ üzerinde çalıştıklarını belirttiler. Bu gemi vasıtası ile 68 ışık yılı uzaklıkta bulunan Aldebaran’a rahat ve hızlı bir şekilde gitmek mümkündü. Vril mensubları kendilerinin ‘‘medyumsal iletişimle’’ sağladıkları Alman- Aldebaran ittifakının ve anlaşmasının bir sonucu olarak dünya dışı bu varlıkların savaş gücünden faydalanılabileceğinden söz etmişlerdi. Bu düşünceler 2 veya 4 ocak 1944 tarihlerinde Adolf Hitler’ e de sunuldu.

2 Ocak 1944’de Hitler, Himler, Künkel (Vril örgütünden) ve Dr.Schumann’ın (Vril örgütünden) katılımı ile şunlar konuşulmuştu:

Hitler, Himmler’in ısrarı ile Künkel ve Schumann’ın düşüncelerini öğrenmeye karar verdi. Künkel ve Schumann birkaç kelime ile Aldebaran İmparatorluğu ile yapılan ittifaktan bahsettiler ve Vril örgütüne ait çalışma toplantılarına ait tutanakları (yani Aldebaran İmparatorluğu ile kurulan medyumsal temasa dair belgeleri) Hitler’e sundular. Hitler bunları dinlerken, bir yandan da Himmler’e anlamlı bir şekilde bakarak, bütün bunları ciddiye alıp almama konusundaki şüphelerini hissettirmişti.

Hitler’e ve Nazi Almanyasına hizmet eden (Aldebaran’daki varlıklar iletişimi sağlayan) büyük medyumlar

Künkel, yapacakları araçlar sayesinde büyük mesafeleri katetmenin mümkün olduğunu ifade etmişti. O, Aldebaran hakkında gerekli bütün bilgileri Hitler’e vermişti. (yani Aldebaran’ın (yıldız sisteminin) dünyaya benzer iki gezegeni olduğu, başka ırklardan olan Regulus ve Capella ile yaptıkları savaşları, teknik üstünlüğe sahip uzay filoları v.s) Künkel’in Führer’e anlattığına göre, Almanya ve Aldebaranlılar arasında telepatik bir iletişim kurulmuştu ve bu halen de devam ediyordu.

Hitler bunları dinlerken sabrının taştığını hissediyordu ki, tam bu sırada Himmler, Künkel’in açıklamalarını sonuna kadar dinlemesini rica etti.

Schmumann, ‘‘İnterkozmik Araç’’ denilen Vril uçandairelerinin plan ve fotoğraflarını Hitler’e gösterdi. Schumann ve Künkel, “yapacakları uzay araçları’’ vasıtası ile Aldebaran’a uçmak ve oradaki yönetimle ittifak yaparak, Aldebaranlı uzay savaş gemilerini bu dünyaya getirmek için hazırladıkları planları da açıkladılar.

Bu gemiler, uzay ve boyut kapıları vasıtası ile dünyadaki savaşa sokulabilirse, Almanya’nın zaferi garanti edilebilirdi. Hitler o ana kadar tek bir söz bile söylememişti. Sonunda Himmler’e bütün bunlar için ne düşündüğünü sordu. Himler, bütün bunların bir fantezi ürünü olmadığını ve araçların Vril örgütü mensublarınca denenmeleri şartı ile, akla uygun bulduğunu açıkladı. Hitler ilk defa olarak, Schumann ve Künkel’e bütün bunların ayrıntılı olarak planlanıp planlanmadığını sordu.

Schumann, ilk uygun Vril aracının böyle bir uçuş denemesi için hazır olduğunu ve bu ay içinde ilk insanlı uçuş denemesini gerçekleştirebileceklerini belirtti. Yapılan hesaplara göre, farklı zamanlar ve boyutlar pilot ve mürettebat için bir sorun teşkil etmeyecekti. Bu taraf zamanına ölçüldüğünde Aldebaran’a varış 22- 23 yıl sürüyordu ama aracın içindeki mürettebat için geçen, boyut değişikliği dolayısı ile , yalnız birkaç gün sürecekti. Bu hesaplamadaki en ufak yanlışlık bile Vril mürettebatının ölümüne sebep olabilirdi.

Hitler, Aldebaran savaş gücünün dünyaya yardıma gelmesi en iyi şartlarda 50 yıl sürer dedi. Künkel, bugünkü Vril tekniği şartlarında bu doğrudur, fakat çok yakında daha iyi araçlar üretebileceğiz diyerek cevap verdi.

Hitler’e verilen bütün bu bilgiler yine de onu tatmin etmemişti. Dünyaya gelecek olan bu varlıkların ne biçim yaratıklar olduğunu sordu.Künkel söz konusu halkın, insan ırkından olduğunu ve bir çeşit imparatoriçe tarafından yönetildiklerini söyledi. Hitler bütün bunları dinledikten sonra, onlara SS’lerin desteği ile bu girişimi başlatabileceklerini söyledi. (Hitler o zaman bu girişime hiç inanmıyordu. Nisan 1945’de Himmler’e şöyle demişti:

‘‘Umarım ki bu uzay imparatorluğu, Künkel ve Schumann’ın söz verdiği gibi, intikamımızı almak için dünyaya gelebilir!’’)

Führer karargahındaki konuşmadan hemen sonra, yani 2 Ocak 1944’de Vril-7’nin yapımı için tüm güçler seferber edilmişti. Vril mensublarının perspektivinden bakıldığında bu o kadar zor bir şey değildi. Ve o gün bağlantı için çalışmalara büyük bir süretle başlandı.

Bu bağlantı eski bir ezoterik bilgi kaynağına göre, çok eski zamanlarda “Aldeberan” yıldız sisteminde yaşayan zeki bir dünya dışı varlık uygarlığı’nın Himalaya Dağları’nın altında yer alan sonsuz mağaralar ülkesine yerleştikleri yolunda açıklamalar bulunmaktadır. Bu uzaysal ırk, daha sonra ikiye ayrıldı. AGARTA, sağ eli, iyilik, dürüstlük yolunu; ŞAMBALA ise sol eli, yani karanlık yolu temsil ediyordu.

Agarta’nın hedefi, dünya insanlarından uzak durma ve olumlu düşünceyi yayma idi. Şambala’nın hedefi ise şiddet kullanarak dünya toplumlarını ele geçirmeye yöneliktir. Evrendeki negatif güçler için dünyayı ele geçirmenin en kolay yolu, Şambala aracılığıyla, ruhsal evrimde ileri gidememiş, maddî çıkar ve hırslarla kıvranan bir dünya lideriyle anlaşıp, onu kullanmak ve sonra da ortadan kaldırmaktır. Ve bunun içinde Hitler’e birçok yardımlarda bulunuyorlardı. Adolf Hitler’in ilgilendiği konuların ve yakın temasta olduğu dünya dışı varlıkların verdikleri bilgiler sayesinde kendisinden zeka olarak çok daha üstün yapıdaki her insanı kendine bağlaması her geçen gün onu adeta halkı arasında tanrılaştırıyordu. Tüm bu onlara göre Hitler asla sıradan birisi olamazdı. 1973 yılında Hamburg Belediye Başkanı yaptığı bir konuşması sırasında Hitler için şöyle diyordu:

“Rahiplere ve din adamlarına ihtiyacımız yok. Biz Hitler aracılığıyla Tanrı’yla doğrudan ilişki kuruyoruz.” Bir çok kişiye göre de o İncil de bahsedilen kutsal ruhun ta kendisiydi.

Hitler genç yaştan itibâren gizemli olaylarla yakından ve hatta aşırı derecede ilgilenmeye başlamıştı. Daha genç yaşlardayken bile “Ostara” dergisini elinden düşürmüyordu. Bu derginin bir özelliği vardı. Pozitif yönde çalışmalarda bulunan inisiyatik merkezlerdeki bilgileri çarpıtan ve yanlış yorumlara uğratan bir özellik taşıyordu. Dergi, Adolf Joseph Lang ya da kullandığı diğer adı olan Georg Lanz von Liebenfels tarafından yayınlanıyordu. Derginin ana fikri, üstün ırkın yüceltilmesi üzerineydi ve şöyle diyorlardı:

“Arî ırktan gelmeyenler insan değildir. Onlar evrim basamağında ancak maymunlarla aynı sırada yer alabilirler. Tarih, iyi ve kötü güçlerin sonu gelmeyen mücadelesini tekrar tekrar anlatır. İyi güçler, Arî ırktan gelmiş insanlarda Enkarne olmuşlardır. Diğer ırklar ise kötülük güçlerinin bedenlenmiş hâlidir. Üstün ırka mensup halklar, tanrıların baş yapıtıdır. İnanılmaz doğa üstü güçlere sahip bu kişiler bedendeki enerji merkezlerini kullanabilirler. Bu yetenekler, onlar diğer bütün ırklardan ne kadar üstün olduklarını göstermeye yeter. Tapınak şövalyeleri; ki bunlar kısmen rahip, kısmen asker olarak bilinirler, binlerce yıl boyunca Himalayalar’daki inisiyasyon merkezlerinin gizli bekçileri oldular.”

Şambala hikayelerinin dilden dile dolaştığı 1918 yılında Karl Haushofer Vril örgütünü kurduğu. Vril, kelime anlamıyla “ Her insanın içinde yatan sınırsız enerji ” demektir. Ancak, sıradan dünya insanları bu enerjinin çok küçük bir kısmını kullanabilirler. Ona hakim olan, kendine, insanlara ve de bütün dünyaya hakim olabilir denildiği bir ortam içerisinde yetişmişti Hitler. Irkçı ve gizemci düşünceleri burada oluştu. 1920’de Thule örgütüne katıldı. O zamanlar Soylulara ve yüksek burjuvaziye önem veren örgütün, bir köylü ve bir onbaşı olan Hitler’i aralarına alması hiç de kolay olmadıysa da kendisini bu gizli örgüte kabul ettirmeyi başardı daha sonraları.

Uçandaire Projesinde Çalışan Bilim Adamları ve Çalıştıkları Gizli Projeler

Aynı yıllarda Hitler, kendine yol gösterecek olan birini buldu: Karl Haushofer… Münih’te doğan ve 1904’ten itibaren tüm Uzakdoğu’yu dolaşan Haushofer, zengin bir ailenin çocuğuydu. Yanına Rudolf Hess ve Adolf Hitler gibi isimleri toplayıp Thule örgütüne girdi.

Adolf Hitler, kendini dünyaya ve de özellikle de Almanya’ya, Avrupa’yı yeniden kurmak üzere gizemli güçler tarafından gönderiliğine inanıyordu. Ama tüm bu garip çalışmalarına ve deneylerine rağmen yinede hedefine ulaşmamıştır. Hayalleri ve hedefleri onunla birlikte mezara girmiş ve yok olmuştur. 2. Dünya savaşının bitmesiyle birlikte savaş sırasında kullandıkları UFO’lar da aniden ortadan kaybolmuştur. Bazı Araştırmacıların yaptıkları incelemelere göre şu yönde bir kanı ortaya çıkmıştır ; 2.Dünya savaşı sırasında kullanılan bu Vrill serisi UFO’lar ve diğerleri uzmanlarca parçalarına ayrılıp Kuzey Kutbu’nda bulunan gizli bir yere “SS” deniz altılarınca taşındıklarıdır. Bu iddialarla ilgili tam bir kanıt elde edilemediyse de bu kanıyı tasdikler nitelikte bir olay yaşanmış bulunmaktadır.