Son Dakika

Paskalya Adası Heykelleri

İnsan gücü ve malzeme hazırdı, fakat taşıma işi nasıl gerçekleşmişti?

En yeni bilimsel varsayımlardan biri Dr. Mulloy tarafından ortaya atılmıştır. O, çalışmalarını, Paro adı ile bilinen bir moai üzerinde yoğunlaştırdı. Paro 80 ton ağırlığında ve 9 metre yüksekliğinde idi. Rano Raraku’nun 4 mil uzağında, kuzey kıyısında bulunmaktaydı. Dr. Mulloy’a göre, Paro volkanik dağdan ilk kesildiğinde, yamaç boyunca halatlar yardımıyla indirilmiş ve önceden hazırlanmış olan bir deliğe yerleştirilmişti. Daha sonra (Y) biçiminde tahtalardan bir yaparak sivri ucunu heykelin çenesinin altına, kollarını ise tabanına destek yaptılar. Tahta kızak, büyük bir olasılıkla dev bir ağacın çatal dallarından yapılmıştı. Bu şekildeki kızakların yapımı, tarih öncesi çağlara kadar uzanmaktadır.

Moai’nin çenesinin ve karnının çıkıntılı olması da, sırf bu kızak sistemi için destek sağlamak niyeti ile düşünülmüş olmalıdır. Kızakla bu şekilde desteklenen heykeller ince ve uzun baş kısmının, kalın ve kısa olan taban kısmı ile dengelenmesi sayesinde ayakta durmuşlardır.

Heykeli ve kızağı hareket ettirebilmek için ise, ayrı bir sistem kullanılmıştır. A şeklinde bir tahta çerçevenin ucuna halat bağlanması suretiyle bir çentik açılmış ve bir mekanik düzen yaratılmıştır. Çerçevenin ayakları, heykelin kafasına ata biner biçimde yerleştirilmiş ve çentiğe bağlı olan halat, heykelin boynuna geçirilmiştir. Ve ipi ileriye veya geriye çekmek suretiyle, heykel yavaş yavaş itilerek hareket ettirilmiştir. Böylece heykeller, Rano Raraku’dan ahu’nun olduğu yere kadar “yürümüşlerdir.” Kızakla yer arasındaki sürtünmeyi azaltmak amacıyla, nemli çalılardan ve otlardan oluşan bir tabaka kullanılmıştır.

Mulloy’a göre, esas güçlük heykellerin taşınmalarından çok, onların yol boyunca devrilmelerini önlemekti. Ada üzerinde bulunan sayısız kırılmış heykel, bu işin ne denli zor olduğunu göstermektedir.

Mulloy’un tahminlerine göre, adalılar bu yöntemi kullanarak Paro’yu dört mil uzaklıktaki ahu’ya günde 300 metre kat ederek, bir aydan biraz daha fazla bir zamanda taşımışlardır.

Moai’ler, ahu üzerine nasıl dikilmişlerdir? Yaygın bir kurama göre bölgenin üzerindeki doğal toprak setlerden yararlanılmıştır. İçinde Mulloy’un da yer aldığı Heyerdahl’in araştırma grubu, bir düzine kadar adalıya 25 tonluk bir heykeli ahu üzerine yerleştirme görevi vermişlerdir. Adalılar iki adet 5 metrelik kalası kaldıraç olarak kullanarak ve küçük taşları heykelin gövdesi altına bir bir dizerek bu zor işi on sekiz günde başarmışlardır. Bu yöntemin oldukça pratik olduğu ve geçmişte de kullanıldığı anlaşılmaktadır, çünkü ahu’ların çevresine dağılmış olan küçük taşlara rastlanmıştır. Ancak, heykel, kaldırma işlemi sırasında hasara uğramıştır. Mulloy’a göre, o dönemde heykeller kaldırılırken korunmaları amacıyla tahta bir muhafazanın içine alınmaktaydılar.

1960 yılında, bir meslektaşının yardımı ile Gonzalo Figureoa ve adalı yerlilerden oluşan ekibi, batı yakasındaki Akivi ahu’suna ait olan 6 ton ağırlığındaki yedi adet heykeli kaldırmışlardır. Birinci heykeli ayakları üzerine oturtmak bir aydan daha uzun bir süre almıştır. Fakat biriken deneyimleri sonucu, son heykeli dikmeleri bir haftadan da kısa bir süre almıştır.

Mulloy’un hesaplarına göre, Paro moai’sini yontmak, taşımak ve dikmek 23.000 adam-günlük bir çalışmayı gerektirmiştir. Ve Paro, adanın üzerine yayılmış yüzlerce adet heykelden sadece bir tanesidir.

Mulloy ve diğer araştırmacıların çalışmaları sayesinde Paskalya Adası’nda neler olup bittiğine dair, ancak yaklaşık bir bilgi elde edilebilmiştir. Ancak Paskalya Adası’ndaki heykeller gizemini korumaktadır. Bu heykeller niçin yapılmışlardır? Bu soru hâlâ çeşitli tahminlerin yürütülmesine yol açmakta olan bir sorudur.

Biz sadece kuramlar icat edebiliyoruz ve hayranlık duymakla kalıyoruz. Aşırı kalabalıklaşmış dünyamızda yaşayan 21 yy. insanı için, Paskalya Adası’na ait gerçekler önemli bir ders niteliğinde olup, hâlâ gizemini korumaktadır.

Güneydoğu Asya’dan gelen insanlar, Solomon Adaları’na 5000 yıl kadar önce geldiler; bundan 2000 yıl kadar sonra da Yeni Kaledonya’ya ve Fiji’ye yerleştiler. M.Ö. 500 yıllarında Tanga’ya ulaştılar ve hemen sonra da oradan Samoa’ya eriştiler. Oradan ise Marquesas ve Sosyete Adalarına yayıldılar ve sonra Polinezya üçgenine vardılar. Paskalya Adası, Hawai ve Yeni Zelanda.

Bu da Marqueas, Tonga ve Paskalya Adası’nda başlayan ve Peru kıyılarına kadar yayılan megalitik bir kültürün doğuşunu belirlemektedir. O halde, Paskalya Adası’na yerleşen Polinezya yerlilerinin, İnka sanatının öncüleri oldukları iddia edilebilir. Vinapu ahu’su ve Eski Çağ’a ait heykeller, İnka sanatının ilk örnekleri olarak kabul edilebilirler. Acaba, Paskalya Adası’na M.S. 690 yıllarında ilk kez gelenler, yani Hotu Matua ve adamları bu kimseler miydi? Bu büyük heykelleri onların çocukları mı yaratmışlardı?

En yaygın olarak kabul gören kuram, Hotu Matu söylencesinin kökenini ikinci bir göç olayına bağlamaktadır. Bu varsayıma göre, ilk heykeller ve eski adak taşları, adanın yeni sakinlerine kalan miraslardı. Bu mirasçılar, kendilerinden önce gelenlerden bu işi devralmışlar, stillerini değiştirmişler ve ilerletmişlerdir. Onlar, aynı zamanda Rano Raraku’daki heykelleri de yapmışlardır. Mevcut olan taş yığınlarını yeniden biçimlendirmişler ve birçok yeni “ahu” daha inşa etmişlerdir. Ancak, bu arada dilimleri birleştirme tekniğini unuttukları anlaşılmaktadır. Daha sonra ise, “moai”leri mezarların üzerine yerleştirme modası başlamış ve zamanla heykeltraşlık tekniği de unutulmaya yüz tutmuştur.

Bu klasik dönem zaman içinde tam olarak belirlenebilir mi? Buluntulara göre, 1470 yıllarında heykeltraşlar hâlâ işbaşında bulunuyorlardı. Birçok uzmana göre, eğer olmuş ise, ikinci göç de yaklaşık olarak on ikinci yüzyılda gerçekleşmişti.

Bu dönemden sonra, birbirlerinden Pasifik’in enginliği yüzünden soyutlanmış olan her Polinezya kolonisi, kendi kültürlerini oluşturmuşlardır. Hawai, Yeni Zelanda ve Paskalya Adası gibi iyice birbirlerine uzak olan bölgelerde de en özgün ve çeşitli sanatsal tarzlar oluşmuştur.

Paskalya Adası’nda, yontmaya uygun taşların fazlalığı, kereste bulunmaması, dini ayinler gibi sosyal faktörlerin hepsi, bu taş yontuculuğu geleneğinin gelişmesine yol açmıştır. Ağaç yokluğu yüzünden, ada halkı uzun yolculuklar için gerekli olan gemileri de inşa etmekten yoksun idiler ve ada içinde iyice izole oldular.

Moai’ler, sadece birkaç yüzyıl önce ve binlerce yıl süren krallıklarla karşılaştırılırsa göreceli olarak çok kısa bir süre içinde inşa edildiler. Arkaik çağa ait olmayan heykellerin, yontulma tarzındaki bütünlük ve uyum, bu sanatın kısa süre içindeki gelişimini gösteren bir kanıt durumundadır. Heykellerin fiziki durumu da, onların yakın zamanlarda yapıldığını göstermektedir, çünkü volkanik kil, erozyona dayanıklı olmayan çok hassas bir malzemedir.

Moai’lerin anlamı ve yapılış sebebi neydi? En ilgi çeken moai’ler, Rano Raraku kraterinin çevresinde bulunanlardı. Araştırmacılara göre, burası her kabilenin tanrılaşmış olan kahramanları adına anıtlar diktikleri bir çeşit Pantheon’du. Fakat bulgular bu fikri desteklemektedir. Dağın yamaçlarında bulunan yetmiş heykel üzerinde yapılan bir arkeolojik inceleme, moai’lerin zeminlerinin düz olduğunu ve bunların önceden hazırlanmış olan çukurların içine yerleştirildiklerini göstermiştir. Görünüşe göre, bunlar geçici bir süre için buralara konulmuşlar ve tamamlandıktan sonra başka yerlere taşınmaları amacı güdülmüştür, fakat bu amaca hiçbir zaman ulaşılamamıştır.

Ada üzerinde dağılmış halde bulunan tek tek heykellerin sebebi neydi? 15 yılını moai’lerin araştırılmasına ayıran Dr. William Mulloy’a göre, bu heykeller yapıldıkları taş ocakları bölgesinden ahu’lara doğru taşınırlarken kırılmışlar ve bu nedenle de oldukları yerde bırakılmışlardır.

Ahu moai’lerin Marquesas’larda da kopyaları bulunmaktadır ve tanrı simgesi yerine büyük reisleri ve ünlü rahipleri simgeledikleri düşünülmektedir. Ölen kahramanlarının ruhlarının, bu heykellerin içerisinde olduğuna ve kabileyi buradan koruduklarına inanılmaktaydı. Bu heykellerin üzerinde bulunan kırmızı renkli başörtülerinin, dönemin yerlilerinin taşıdıkları başlıkları simgelediği sanılıyor.

Buraya kadar olan bilgilerin anlaşılması kolaydır. Ancak belirsiz olan şey, Paskalya Adası sakinlerinin, bu heykellerin ne kadar zamanda yaptıkları ve bunları nasıl taşıdıklarıdır.

Günümüzdeki varsayımlar, yontma işleminin 50 ila 300 adam-yıl arası sürdüğünü göstermektedir. Bu varsayımlar, Paskalya Adası yerlilerinin usta birer yontucu oldukları esasına dayanmaktadır ve adaya ilk gelen Polinezya yerlilerinin geliş tarihi ile 19. yy’de heykellerin devrilmelerine kadar geçen süre içinde yapılmış oldukları inancına dayanmaktadır.

Bu heykellerin nasıl taşındığı sorusu ise, en gerçekçi gözlemcilerin bile hayali birtakım kuramlar geliştirmelerine neden olmuştur. Bazı kuramlara göre, bunları bir köleler ordusu kuşaklar boyunca taşımış durmuşlardır. Paskalya Adası yerlileri ise, heykellerin sihirli güçlere sahip olduğunu ve kendi kendilerine yürüdüklerine inanırlardı. Volkanik bir patlama sonucunda da büyük taşlar adanın kıyılarına ve ovalarına yayılmış olabilir. Bazı gözlemcilere göre, adada patates yetişmekteydi ve ezilmiş patates halısı üzerinde heykeller kaydırılmış da olabilirdi.

Rano Raraku’nun incelenmesi, heykellerin taşınması için bir kablo sisteminden faydalanılmış olunabileceğini göstermektedir. Kraterin tepesindeki kayalıklar boyunca oluk, çıkıntı ve delikler gözlenmiş bulunmaktadır. Soruna, diğer Polinezya kültürlerinin açısından da bakılabilir. Marquesas yerlileri, halatların ve vadilerin eğimleri yardımı ile, 10 tona kadar varan heykelleri, adakların üzerlerine yerleştirmişlerdir. Tonganlar, Haka-Manga’daki mani kapısına 10 tonluk bir heykel yerleştirmeyi başarmışlardı. Yeni Zelanda’da yaşayan moai’ler büyük gemilerin yapımında kullanılan dev ağaçları taşımışlardır. Bunların her birinin ağırlığı moai’lerinkinden daha fazlaydı.

Ancak 90 ton ağırlıktaki ve 9 metre boyundaki dev heykelin Paskalya Adası’nın bir ucundan ahu’nun bulunduğu yere kadar nasıl taşınmış olduğu tam bir bilmecedir. Böylesine olağanüstü bir çalışma nasıl yapıldı? Adanın en parlak dönemindeki nüfusu, saz kulübelerinin kalıntılarına bakılarak, on bin civarında olarak tahmin edilmektedir. 19. yy’de koyunların da girmesiyle ada yiyecek sıkıntısı çekilmeyen müreffeh bir dönem yaşamıştır. Roggeveen’e göre, bu ada dünyadaki bir cennet gibi idi. La Perause’un araştırma grubundaki botanikçiler değişik ve zengin bitki türleri belirlediler. Oldukça nadir sayıda ağaç vardı, fakat yine de hiç ağaç olmadığı söylenemezdi. Adanın 18 metre yüksekliğindeki yerlerinde okaliptüs ağacı yetiştirmek mümkündü ve Metraux da, Pasifiğin bu köşesinde okyanusun getirdiği birçok tahta enkazın olduğunu belirtmişti.

Kutsal çalılardan yapılmış oyma heykellere Kavakava Moai adı verilir. Bunların atalarının ruhlarını simgelediğine inanılmaktaydı.

Paskalya Adası hazinelerinden en gizemlisi, belki de “konuşan tahtalar”dır. Yirmi altı adet yapıttan oluşan bu grup, insan ve hayvan şekillerinden oluşan yontmalarla kaplı olup, bunların simgesel birer anlamlarının olduğu sanılmaktadır. Yirmi bir adet yazılı levha, tören malzemesi ve süslü sandık bulunmuştur.

“Konuşan tahtalar” veya öteki adı ile Rongorongo tahtalarının dinsel törenler için kullandıkları sanılmaktadır. Thomas Barthel adlı bir Alman öğrencinin araştırmasına göre “konuşan tahtalar” Polinezya kökenlidir. Sorun, sadece birkaç adet parçanın günümüze kadar kalmış olması ve bunları tekrardan birbirleriyle birleştirme görevinin, Chaucer ve Dickens’ın sayfaları kullanarak İngilizceyi yeniden yaratmak kadar zor ve hatta imkânsız olduğudur.

Moai’leri Kimler Yaptı?

Moai’leri, yontulmuş taşları, “konuşan tahtaları”, kimler, neden ve ne zaman yaptılar?
Bu konuda birçok fantastik kuram ortaya atılmıştır. Paskalya Adası, kaybolan kıta Atlantis idi… Uzaydan gelenlerin bıraktığı eserlerdi bunlar… Batmış bir takımadalar grubunun dini bir merkeziydi orası. Sund adlı bir Norveçli, Paskalya Adası’nın eskiden Mısır’ın bir parçası olabileceğini bile ileri sürdü.

Ancak günümüzdeki bilim adamlarının hemen hemen üzerinde mutabık kalmış oldukları görüş, Moai’leri yapanların Polinezya yerlileri olduğu şeklindedir.

Bu heykellerin kökenini bulmak için, ilk adım, engin Pasifik’in ortasındaki bu küçük noktaya ilk gelenlerle ilgili ada yerlilerinin efsaneleridir. Bir söylenceye göre, Hiva Takımadalarından Marae Renga’daki Hotu Matua adlı bir reis, kaybetmiş olduğu bir savaş sonucu, ülkesini terk ederek buraya gelmiştir. Ya da Hiva Adaları’nın doğal bir felaket sonucunda yok olmasıyla buraya gelmiş olabilir. Bütün bu efsaneler, Marae Renga’nın güneşin battığı yanda ve iklimin sıcak olduğu bir yerlerde olduğu konusunda hemfikir idiler.

Hotu Matua bir rüya görmüş ve altı öncüyü mağaralarla dolu bir adanın keşfine yollamış ve Paskalya Adası’nı bulmuştur.

Reis ve onun yanındakiler, beraberlerinde bitkiler, ağaçlar ve hayvanlar getirmişler, fakat bunların hepsi zamanla zor koşullar altında ölmüşlerdir. Hotu Matua öleceğini hissettiğinde, adayı oğullarının arasında pay etmiştir. Bu adada yaşayan on veya on iki kabilenin kökenini oluşturmuştur.

Bu Polinezya yerlilerinin Paskalya Adası’nın ilk sakinleri olduğunu iddia eden teoriyi sağlamlaştırmaktadır. Ada yerlilerinin kökenleri üzerindeki bu fikir ayrılıkları, genelde okyanus adaları halklarının kökenleri üzerindeki tartışmaları yansıtmaktadır. İlk yazarlar, onların Amerika’dan geldiklerini iddia etmişlerdir. Birçok uzman ise bu görüşü reddetmiş, ancak Thor Heyerdahl 1947 yılında Kon-Tiki adını verdiği bir sal ile Peru’dan Tuamotu Takımadaları’na ulaşarak bunun mümkün olabileceğini kanıtlamıştır.

Heyerdahl ve ellerinde yalnızca zıpkın olan 5 kişilik mürettebatı yaklaşık 101 gün süren bu yolculuk sırasında dev gibi bu köpek balığıyla boğuştu, içme suyu iki ay içinde tuzlandı ama yağmur sayesinde su stokları yenilendi. Kahvaltı çoğu kez palamut ve gece boyunca güverteye düşen uçan balıktan oluşuyordu.

Heyerdahl’ın hipotezi birçok varsayıma dayanmaktadır. Bunlar, on altıncı yüzyıldaki İspanyol fatihlerinin belgelerinden alınan İnkalar ile ilgili efsanelere, Pasifik akıntılarının incelenmesine, bazı botanik bilgilerine ve kan grupları analizlerine da-yanmaktadır. Fakat onun iddialarını destekleyen en önemli husus, Vinapu adlı İnka tapınağı ve adada bulunan İnka tarzı heykellerdir.

Diğer araştırmacılar ise bu görüşe pek güvenmemişlerdir. Bir kere, Amerikalı yerliler iyi denizciler değillerdi. Daha dağları aşmayan Güney Amerikalılar nasıl olur da okyanusu geçebilirlerdi? Öte yandan, Polinezya Takımadaları kendilerini Güney Amerika’dan ayıran bir birlik içinde idiler ve Paskalya Adası da bu birliğin kültürel, coğrafi ve dil açısından bir parçası durumundaydı. Ayrıca Paskalya Adası’nda İnka uygarlığının en tipik iki ürününün, çömlekçilik ve tekstilin hiçbir izine de rastlamamıştı.

Heyerdahl’ın 1955-1956 keşif seferi ile başlayan bilimsel çözümlemeler furyası, sonunda Paskalya Adası’na ilk yerleşenlerin Güney Amerikalılar değil Polinezyalılar olduğu konusunda güçlü bir uzlaşıyla sonuçlandı. Günümüzde, adaya M.S. 690 yılları civarında Batı’dan gelen kimselerce yerleşildiği kabul edilmektedir. Bu tarih, Vinapu diye de bilinen “ahu”nun kuruluş tarihidir. Bu da, Vinapu’nun henüz İnka uygarlığı ortada yokken yapılmış olduğunu göstermektedir.

Rano Kao kraterine ve Orongo yakınlarındaki Kuş-Adam kasabasına bakıldığında, biri birlerine yakın bir şekilde sıralanmış resimli kayalar görülür. Bu şekillerin kuş-tanrı Makemake’ye şükranlarını sunmak isteyen putperestlerce yapıldığı sanılmaktadır.

Tarih: 1000-1700
Yer: Güneydoğu Büyük Okyanus’ta Paskalya Adası

Tarihin derinliklerinde gizemli bir dönem daha ve sırrı çözülemeyen Paskalya Adası heykelleri… Yeryüzünde hiçbir yer, diğer yerleşim bölgelerine Paskalya Adası kadar uzak değildir. Güney Amerika, doğuda 4300 mil, Tahiti ise batıda 2300 mil uzaklıktadır.

Bununla birlikte, geliş­miş teknolojiye sahip uygarlıklardan görünürde tecrit olmasına rağmen ada halkı, her nasılsa birçoğu üç katlı bir binadan yük­sek, insan biçiminde yüzlerce dev yekpare heykeller yontmuştu. Sonra, her nasılsa bu ‘Moai‘ yi adanın bir ucuna taşımış, birçoğu­nu taş platformların üzerine dikmiş ve dev kırmızı taş blokları üstlerine oturtarak işlerini tamamlamışlardı.

Sayısı 974 olarak belirlenen bu heykeller denizciler tarafından keşfedildi ve tarihçiler tarafından araştırmaya başlandı. Gerçekten muazzam boyutlara sahip bu heykellerin, 220 metre uzunluğu ve 150 tona yaklaşan ağırlıkları mevcut.

Adanın değişik noktalarında dizili duran bu muhteşem heykellerin tamamı şuan yerinde bulunmuyor çünkü bazıları taşınma sırasında bazıları ise işçilerin hataları sonucu parçalanmış haldedir.

Hollandalı kaşif Jacob Roggeveen, adaları 1722 yılında keşfetmiştir. Yeşil bir alan ancak neredeyse hiç ağacın bulunmadığı bir bölge olan Paskalya adası ilk keşfedildiği an Paskalya gününe denk gelmiştir ve bu isimle anılmıştır. Birçok medeniyete sahiplik yapan bu alanın ilk misafirleri Güney Amerikalılar ancak bunu yalanlayanlar da yok değil.

Roggeveen şöyle yazmıştı: “ilkin bu taş heykeller hepimizi çok şaşırttı; çünkü bu insanların, tam dokuz metre yüksekliğinde ve aynı oranlarda kalın bu heykelle­ri nasıl dikmiş olabileceklerini bir türlü anlayamadık.”

Bu keşiften sadece 52 yıl sonra. Kaptan James Cook güney Pasi­fik’te eskiden beri varolduğundan kuşkulanılan bir kıtayı arar­ken Paskalya Adasına da kısa bir süre uğramıştı. Cook da hay­retler içindeydi:

“Her türlü mekanik güce yabancı olan bu adalı­ların, nasıl böyle muazzam yapılar dikebildiğini ve daha sonra başları üzerine büyük silindirik taşlar yerleştirebildiğini aklımız almadı”

Heykellerin üzerinde yapılan araştırmalar bu heykellerin sırrını çözmeye yetmedi, üzerlerinde ne bir sembol ya da ne bir yazılı eser bulunuyor ancak tek nokta heykellerin surat ifadeleri hepsinin yüzünde gururlu bir gülümseme mevcut fakat bu araştırmalar için yeterli görülmüyor. Bir başka bilgi ise heykellerin bazıları yarım bırakılmış ve heykellerin karaya nasıl taşındığı bilinmiyor. Ağırlıkları konusunda tonlarca ağırlıkta olan bu heykellerin kim tarafından yapıldığı da bilinmiyor çünkü buna dair hiçbir iz yok…

Efsaneye göre; heykellerin yapımı savaş sonrasına dayanıyordu. Polinezya kökenli kavimler buraya yerleşti ve hüküm sürmeye başladı ancak savaşlar ve saldırılar onları yıldırdı ve sonunda pes ettiler ancak buraya veda etmeden önce bu heykelleri bıraktılar. Heykeller gülümsüyor ve bir boşluğa bakıyor gururlu bir şekilde onlar giden eser sahiplerini bekliyor ve onların yeniden geleceği işaretini veriyor. Bazı heykellerin surat ifadelerinde kaygılı bir bekleyiş olduğu da söyleniyor.

Heykelleri Kimler Yaptı, Neden Yaptı: Moai Muamması

Çoğu bilim insanı, bazı Polinezyalı göçmenlerin batıdaki bir adadan, belki Markiz Takımadalarından uzun olsa da olanaksız olmayan bir yolculuktan sonra kıyıya ulaşmış olabileceklerini düşündü. 1940’ların sonunda, Güney Amerika Yerlilerinin Paskalya Adası “na yerleştiği ve ‘Moai’yi inşa ettiği teorisini formü­le eden Norveçli bilim insanı Thor Heyerdahl’ı ciddiye alan sa­dece birkaç kişiydi.

Heyerdahl, haklılığını kanıtlamak amacıyla, ilkel bir sal ya­pıp, kendisi Pasifik’i geçmeye karar verdi.

Heyerdahl, teorisini ilk önce Paskalya Adası halkı ile Pe­ru da yaşamış olan antik İnkaların efsaneleri arasında bazı ben­zerlikler yakaladıktan sonra oluşturmuştu. Paskalya Adası halkı, kendi soylarının kurucusu olarak beyaz baş tanrı Tiki’ye tapar­ken, İnkalar uzak atalarının Peru’dan Pasifik’e yaydıkları beyaz baş tanrı, Kon-Tiki’den söz ediyorlardı.

Heyerdahl, adayı on sekizinci yüzyılda ziyaret eden ilk Av­rupalıların, normalde bronz tenli Polinezyalılardan ayırt edilebi­len bazı beyaz adalıların gizemli varlığı karşısında şoke olduk­larını anımsamıştı. Tiki ve Kon-Tiki aynı tanrı ve Paskalya Ada­sının beyaz yerlileri de onun torunları olmalıydı.

Adayla ilgili diğer söylencelerin Heyerdahl’ın teorisini güç­lendirdiği görülüyordu. Adalılar kulaklarını delen ve yapay ola­rak uzayıncaya kadar kulak memelerine ağrırlıklar takan “uzun kulaklı” bir soydan söz ediyordu. Söylenceye bakılırsa, uzun ku­laklılar adayı kısa kulaklılar tarafından rahatsız edilip kovuluncaya kadar yönetmişlerdi. ‘Moai’ neredeyse omuzlarına kadar sarkan uzun kulaklara sahip olduğundan, kuşkusuz Heyerdahl heykellerin uzun kulaklılar tarafından yapıldığını düşündü. Peki hu uzun kulaklılar nereden gelmiş olabilirlerdi?

Botanistler adanın totora kamışlarının Peru’da bulunanlardan farklı olduğu sonucuna varmışlardı. Heyerdahl’ın savunduğu Güney Amerika bağlantısı için temel aldığı adadaki tatlı patatesler de Polinezya’da bir yerlerden gelmiş olabilirdi.

Dil ile ilgili bilimsel çözümlemeler de batıya işaret ediyordu. Adalıla­rın kullandığı birçok sözcük, Polinezya’daki özdeş sözcüklere yakın görünüyordu ve uyuşmazlıklar rahatlıkla uzun tecrit yılla­rına bağlanabilirdi. Adanın “Rongorongo” yazıtı da Perulularınkinden çok, Polinezya yazısı ile ortak özelliklere sahipti.

İskeletlerin incelenmesi de adalıların Güney Amerikalılardan çok, Güneydoğu Asyalılarla ortak özellikleri olduğunu gösterdi ve çoğu bilim insanı ilk Avrupalı ziyaretçilerin beyaz tenli in­sanlara ilişkin tanımlamalarının abartılmış olabileceği sonucuna vardı. En başta, Paskalya adalılarıyla ilgili ilk anlatımların sade­ce birkaçı bu beyazlardan söz ediyordu. Başkalarına gelince, ör­neğin, ünlü kaşif Kaptan Cook, “renk, özellikler ve dil bakımın­dan, daha batıda kalan adaların halkına o kadar benziyorlar ki, onların aynı köklere sahip olduğundan hiç kimse kuşkulanamaz” diye yazmıştı.

Şu eski Tiki ve Kon-Tiki masallarına gelince, çoğu bilim in­sanına göre bunlar söylencelerden başka bir şey değildi. Paul Bahn’ın sözleriyle, bu yavan hikayeleri yutmak için “büyücek bir tutam deniz tuzu” gerekirdi. Bahn, Heyerdahl’ı söylenceleri ayıklayarak kullandığı için eleştirmişti. Ancak böyle bir ayıkla­ma, diğer anlatılanları – örneğin, adanın ilk kralı Hotu Matua’nın, Hiva diye bir adadan geldiğini- göz ardı ederken, teorisini destekleyenlere ağırlık vermesini sağlıyordu. Hiva, Paskal­ya Adası’nın iki bin yüz mil kuzeybatısında, Markiz Takımada­ları ‘nda herkesin bildiği bir addır.

Dramatik Kon-Tiki macerası bile bilimin titiz sorgulamasın­dan kaçamamıştı. Bazıları İnka-öncesi yerlilerin yelken değil, kürek kullandığını ve Peru’nun çöl kıyılarında sal ya da kano yapımı için gereken türden hiçbir hafif kereste bulunamayacağı­nı öne sürdüler. Ayrıca Kon-Tiki’nin kıyıdan elli deniz mili açıkta yedekte çekilmesi, Heyerdahl’ı Polinezya yakınlarında bir yere değil, Panama yakınlarında bir yere sürükleyebilecek akıntılardan kurtulmak içindi.

Heyerdahl’ın 1955-1956 keşif seferi ile başlayan bilimsel çö­zümlemeler furyası, Paskalya Adası’na ilk yerleşenlerin Polinezyalılar olduğu konusunda güçlü bir uzlaşıyla sonuçlandı. Gü­ney Amerika Yerlilerinin tersine, önemli bir denizcilik deneyi­mine sahip olan Polinezyalılar, Havai ve Yeni Zelanda gibi ada­larda koloniler kurmuşlardı. Bazı bilim insanları, (Şili’de bulunan bazı Doğu Paskalya Adası üslubu mızrak başları gibi) Güney Amerika ve Polinezya kültürlerinin iç içe geçtiğini gösteren her türlü kanıtın. Yeni Dünya’ya ayak bastıktan sonra yurtlarına dönmüş olabilecek Polinezyalı denizcilere bağlanabileceğini id­dia edecek kadar ileri gitmişlerdi.

Thor Heyerdahl

Bunlar, kaşiflerin doğuya değil, batıya yelken açtığını savun­maya devam eden Heyerdahl’ı pek ikna edememişti. Tarih yazımı dalgasına direnmeyi sürdürmüş, adaları tekrar ziyaret etmiş ve ona kulak verenlerin sayısı giderek azalmasına rağmen, tez­lerini savunmuştu.

Ne var ki, bu, onun başarılarını küçültmez. Paskalya Adası’na ilk bilimsel keşif gezisini düzenleyen ve kendisine eşlik eden bi­lim insanlarına kendi araştırmalarını önyargılardan uzak bir şe­kilde sürdürmelerini sağlayan Heyerdahl’dı. Ayrıca diğer araştır­macıları oraya çeken ve ‘moai’ yontucularını araştırmayı sürdür­melerinin esin kaynağı Heyerdahl’ın ünlü keşif gezileriydi.

Paskalya Adası’na ilk önce Polinezyalıların yerleştiğine iliş­kin görüş üzerinde uzlaşılması, en azından dev heykellere kısmi bir açıklama getiriyor. Atalara tapınma tüm Polinezya’da yay­gındı, dolayısıyla ‘moai’ adalı kabileler ya da ailelerin ölülerini yüceltmek amacıyla diktikleri bir çeşit anıt olabilir. En büyük ‘moai’nin tepesine yerleştirilen kırmızı taş bloklar, Markiz Ta­kımadalarında yas işareti olarak bir ölü imgesinin üzerine taş koyma geleneğinden gelmiş olabilir.

Bununla birlikte, bu ‘moai’ konusunda Cook’un kısa ziyare­ti sırasında gözüne çarpan bir başka gizem var. Birçok heykel platformlarından devrilmişti ve bazılarının kafaları açıkça bi­linçli olarak koparılmış durumdaydı. Moai’leri için bu kadar olağanüstü bir çaba harcamış olan bir halk neden onları devirmiş olabilirdi? Heykellerin sapasağ­lam durduğu Roggeveen’in 1772 yılındaki ziyareti ile Cook’un adaya ulaştığı 1784 tarihleri arasında ne olmuştu?

Heyerdahl, Avrupalılardan önce gelip, ilk Güney Amerikalı yerleşimcilerle savaşa tutuştuklarını söylediği Polinezyalı göç­menleri suçluyordu. Adayı yöneten uzun-kulaklılara karşı “kısa- kulaklılar”ın ayaklanmasını anlatan ada söylencelerine tekrar başvuruyordu. Yeni kurgusuna göre, belki de kısa kulaklılar hem uzun kulaklıları hem de onların heykellerini devirmiş ola­bilirlerdi.

Gerçi arkeolojik kanıtların yokluğu Heyerdahl’ın teorisini bir kez daha köşeye sıkıştırmıştı. Paskalya Adası tarihinin bu kesitinde, ya da aynı şekilde diğer kesitlerinde, yeni kültürel et­kilerin aniden araya girdiğine dair hiçbir mimari ya da el sanat­larına ait bir iz yoktu.

Arkeologların, Avrupalıların adayı keşfinden önceki döneme tarihlendirilen çok sayıda mızrak başı ve hançer bulmuş olmala­rı, birçoğunu savaşın ‘moai’nin ve onlara tapan kültürün devril­mesinde bir rol oynamış olabileceği sonucuna varmasına yol aç­tı. “Kuş adamlar” döneminin kaya sanatının ortaya çıkışı, aynı zamanda atalara tapınmanın yerini almış olabilecek yeni bir kül­tün de göstergesiymiş gibi görünüyor.

Çoğu araştırmacı ekolojik bir krizin adalıları görülmedik öl­çüde azalan kaynaklar için savaşmaya ittiğine inanıyor. Aşın nüfus ya da ormanların yok oluşu, en büyük ‘moai’nin dikildiği on altıncı yüzyılda artık ciddi sorunlar haline gelmişti. Bazı ar­keologlar, umutları iyice tükenen ada halkının tanrıların yardı­mını istemek amacıyla, çok sayıda heykel dikme yolunu seçtiği­ni öne sürmüşlerdi. Ataları yardımlarını esirgeyince, adalılar on­lara inançlarını yitirmiş ve öfkeyle heykelleri devirmiş olmalıydılar.