Son Dakika

Sümerliler Ve Dünya Dışı Varlıklar

Günümüzden sayısız yıllar sonra, bir başka gezegendeki canlılardan birisi Pioneer 10’daki plaka üzerindeki çizili mesajları bulur mu bulmaz mı bilemeyiz. Aynı şekilde Dünya üzerinde de böyle bir plaka bulmayı beklemenin boş bir hayal olduğu düşünülebiliriz. Fakat böyle olağanüstü bir kanıt şuan dünyamızda mevcut. Dünyamız dışındaki yıldızların konumunu ve bu yıldızların nasıl bir yol izlenerek aşılacağını anlatan bir yazıt…

Bu kanıt Ninova’daki Kraliyet Kütüphanesinin harabeleri içerisinde bulunan çok eski bir kil tablettir. Büyük olasılık ile birçok eski kil tablet gibi oda orijinal Sümer yazıtının Asurlulara ait bir kopyası niteliğindedir. Ama bu kil yazıt diğerlerine benzemeyen birçok özelliği üzerinde barındırmaktadır. Dairesel bir formdaki bu kil tabletin üzerindeki çivi yazılarının çok net olmasına rağmen tableti deşifre etme işine girişen az sayıda bilim adamı ve arkeolog “ en kafa karıştırıcı Mezopotamya belgesi” diyerek işin içinden çıkamamışlardır.

1912’de Biritish Museum’daki Asur ve Babil antika eserleriyle ilgili müze müdürü olan L.W. King, sekiz parçaya bölünmüş olan diskin titizlikle bir kopyasını çıkardı. Hasar görmemiş kısımlardaki geometrik semboller ve sayılar daha önce hiçbir kadim metinde olmadığı kadar net ve gelişmiş düzeyde üzerinde bulunmaktaydı. (oklar – üçgenler – kesişen çizgiler – hatta daha önce hiçbir kadim metinde rastlanmayan elips) bile bu metin üzerinde yer almaktaydı.

Bu sıra dışı kil tablet ilk defa 9 Ocak 1880’de İngiliz Kraliyet Astronomi Derneğine sunulan bir raporda bilim çevrelerinin dikkatine sunuldu. R.H.M Bosanquet ve A.H.Sayce “Babil Gök Bilimi” hakkındaki en eski makalelerden birinde bu tablet hakkında ( Küresel bir yüzeyin düz bir harita olarak çıkarılmış hali) olarak bahsetmişlerdir. Üzerindeki çivi yazılarının da “teknik anlamlar taşıdığını” açıkladılar.

Kil plakanın üzerinde bulunan birçok gök cisminin adı, bunun bir astronomi eseri olduğunu gözler önüne sermekteydi zaten.

Bosanquet ve Sayce’ın merakını özellikle bir parçasındaki “7 nokta” çekmişti. Onlar bu noktaların “Yıldızlar yıldızı” DİL.GAN ile APİN adlı bir gökcismini adlandıran bir çizgi boyunca sıralanmış olmasaydılar, Ay’ın dönemlerinin temsil edilebileceğini söylediler. Bu muammalı şeklin basit bir açıklaması olduğunu düşünmelerine rağmen bu konuya hiçbir net açıklama getiremediler.

Kraliyet Astronomi Derneği bu kil tabletin bir eskizini yayınladığında J.Oppert ve P.Jensen bazı yıldız ve gezegen isimlerini okuyabildiler. Dr. Fritz Hommel. 1891 yılında bir Alman dergisinde yayınlanan (Eski Kalde’de Astronomi) yazısında kil tabletin sekiz parçasından her birinin 45 derecelik açılar oluşturduğuna dikkat çekti ve buradan yola çıkarak diskte tüm göklerin, semanın 360 derecesinin birden temsil edildiği sonucuna vardı. Odak noktasının ise Babil semalarında bir noktayı işaret ettiğini iddia etti.

Ernst F.Weidner ilk kez 1912’de yayınlanan bir makalede (Babil İmparatorluğu: Babil Astronomisi) ve sonra da başlıca ders kitabı (Babil Astronomisi El kitabı) (1915) tableti derinlemesine inceleyip bir anlam çıkmadığı sonucuna varmasına dek öylece kaldı. Sonuca varamamasındaki en önemli sebep şuydu: Kısımlar içine yazılmış olan geometrik şekiller ve yıldızlar veya gezegenlerin adları okunabilir veya anlamlı iken, (birbirine 45 derece açıyla uzanan) çizgiler boyunca yazılmış olanlar bir anlam ifade etmiyordu. Hiçbir değişikliğe uğramadan, tabletin Asur lisanında tekrarlanan biz dizi heceden oluşuyordu.

Örneğin: lu bur di lu bur di lu bur di
Bat bat bat kaş kaş kaş kaş alu alu alu alu

Ama tablette yazanları, Asurca sözcük işaretleri olarak değil de Sümerce sözcük heceleri olarak okumayı denersek tamamen farklı bir anlam kazanıyorlar: Çünkü tabletin daha eski bir Sümer orijinalinin Asur dönemi kopyası olduğuna hiç şüphe yoktu.

Parçalardan birine baktığımızda (1) diye isimlendirirsek; bu hece sözcüklerin Sümerce anlamlarını girersek şu şekilde anlamsız heceleri kelimenin tam anlamıyla bir mana kazandıklarını görmekteyiz.

Örneğin: Na na na na a na a na nu (aşağı inen hat boyunca)
Şa şa şa şa şa şa ( dairenin çevresi boyunca)
Şam şam bu bur kur (yatay hat boyunca)

Bu çeviriden yola çıkarsak ortaya çıkan net sonuç bu kil tablet üzerindeki her cümlenin “Tanrı Enlil’in gezegenlerin yanından giderken gittiği yolu işaretleyen ve bazı operasyon talimatları da içeren kozmik bir yol haritasıdır”.

45 derece eğimli çizgi, uzay gemisinin “yüksek yüksek yüksek yüksek” bir noktadan “buhar bulutları” içinden geçip buharsız olan daha aşağıdaki bir bölgeye, gök ve yerin buluştuğu bir ufuk noktasına doğru alçalışını belirtiyor gibi görünmektedir.

Ufuk çizgisine yakın göklerde, astronotlara verilen talimat anlamlıdır. Son yaklaşma için cihazlarını “kur kur kur”maları söylenir. Sonra yere yaklaşırken aracı yavaşlatmak için “roketler roketler” ateşlenir. Ama araç asıl amaçlanan konma noktasına varmadan önce yükseltilmelidir “yığma” çünkü yüksek veya engebeli bir araziden “dağ dağ” geçmek zorundadır.

Bu parçada anlatılanın Enlil’in yaptığı bir uzay yolculuğunu tarif ettiği kesindir. Bu ilk parçada, bizlere bir açıda dönen bir çizgi ile bağlanan iki üçgenin kesin geometrik bir eskizi verilir. Çizgi rotayı temsil etmektedir. Zira yazı, eskizin “İlah Enlil’in gezegenlerin yanından” nasıl geçip gittiğini göstermektedir.

Başlama noktası soldaki üçgendir. Güneş sisteminin daha uç noktalarını temsil eder. Asıl hedeflenen bölge sağdadır. Yani tüm parçaların iniş noktasına doğru birleştikleri yerde. Tabanı açık çizilmiş açık üçgense yakın doğu Piktografik yazısında bilinen bir işarete benzer.

Anlamı : “hükümdarın bölgesi; dağlık diyar” olarak okunabilir. Sağdaki üçgen ise şu – ut il Enlil (Tanrı Enlil’in Yolu) olarak tanımlanmaktadır.

Demek ki açılı çizgi, on iki gezegeni ve dünyamızı bir birine bağlamaktadır. Rota iki gök cisminin, Dilgan ve Apin’in arasından geçmektedir. Bazı bilginler bunların uzak yıldızların veya takımyıldızların bölümlerinin adları olduğunu savunurlar. Modern insan parlak yıldızlara bakarak uzayda yollarını bulabiliyorsa Nefilimler denen halk neden belirlemiş oldukları bu gök cisimleri ile yollarını tayin etmesinler ki. Ancak bu iki adın öyle uzak yıldızları belirttiği düşüncesi bunların adlarının anlamını desteklememektedir: DİL.GAN harfiyen “ilk istasyon” ve APİN “doğru rotanın saptandığı yer” anlamına geliyordu.

Gezegenlerin betimleyici adlarının Nefilimlerin uzay yolculuğundaki rolü ile ilişkili olduğu bu terminoloji Yedi Şu Gezegeni listelerindeki adlar ve sıfatlara uyum göstermektedir. Sanki çıkarımlarımızı doğrularcasına, bunun Enlil’in rotası olduğunu belirten yazı yedi noktalı bir sıranın altında görünmektedir. Yani Plüton’dan Dünya’ya uzanan Yedi Gezegen.

Kanıtlar, bunun hasar görmüş diğer kısımlarda da ortaya çıkan bir uzay haritası ve uçuş el kitabı olduğunu göstermektedir.

4. parçada, alçalan çizgi özellikle ufuk çizgisi olarak tanımlanmıştır. Ufuk kelimesi çizginin altında on bir kez tekrarlanmıştır. Bu parça Dünya’ya daha yakın, konma noktasına daha yakın olan bir uçuş aşamasını mı temsil ediyordu? Bu gerçekten de yatay çizginin üstünde yazanların sebebi olabilir: “ tepeler tepeler tepeler üst üst üst üst şehir şehir şehir şehir”.

Ortadaki yazı şöyledir: “kabkab MAŞ.TAB.BA (İkizler) karşılaşması belirlenmiş olandır: kabkab SİB.Zİ.AN.NA (Jüpiter) bilgi sağlar”.

Eğer elimizdekinin gösterdiği gibi, parçalar bir yaklaşma sırası içinde düzenlenirse, insan neredeyse Nefilimlerin Dünya istasyonuna yaklaşırken duydukları heyecanı paylaşıyor.

Bir sonraki parça, yine alçalmakta olan çizgiyi “ufuk ufuk ufuk” diye tanımlar.

Işığımız ışığımız ışığımız
Değiştir değiştir değiştir değiştir
Yolu ve yüksek araziyi gözlemle
….. düz arazi ….

Yatay çizgide ilk defa rakamlar gözükür:

Roket roket
Roket yüksek kay
40 40 40
40 40 20 22 22

Bir sonraki parçada ise artık “ufuk ufuk” demekten vazgeçilip “kanal kanal 100 100 100 100 100 100 100” denmektedir. Büyük kısmı hasar görmüş bu kısımda sadece “Aşşur” kelimesi seçilebilmektedir. Anlamı ise görmektir…

7. parçada ise sadece birkaç hece seçilebilmektedir. “uzak uzak … görüntü görüntü” talimat sözcükleri.

8. ve son parça ise neredeyse tamdır. Yönlendirici çizgiler, ok işaretleri iki gezegen arasındaki yönü ve rotayı açıkça ifade etmektedirler. Gidiş ve dönüş manasını taşıyan bu oklar ve şekiller açıkça seyahat boyunca izlenecek rotanın doğruluğunu teyit eder niteliktedir.

Artık şifresini çözdüğümüz bu kil tablette gerçektende böyle bir rota haritası, bir “Gök-Yer planı” bulunduğunu görüyoruz. İşaret dilinde ve sözcüklerle, Nefilimlerin kendi gezegenlerinden bizimkine giden rotanın ufak bir eskizini çıkartmış oldukları çok açıktır.

İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara “Nefilim” diyorlar. Eski Mısır’da adları, “Neter”. Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlar. Diğer yandan “Sümer” sözcüğü, “Gözcülerin ülkesi” anlamına sahip. Hangi adla anılırlarsa anılsınlar, bütün eski kültürlerde ve bu kültlere ilişkin mitlerde başrol onların. Eski diller uzmanları, Antik Çağ kültürlerine şaşılacak biçimde net biçimde damgasını vurmuş bu esrarengiz varlıkların, neredeyse bütün eski uygarlıklarda “gözcüler” olarak adlandırıldıklarını söylüyorlar. Sözünü ettiğimiz dönem, İsa’dan en az 3000 yıl öncesi. İyi ama “geç neolitik” olarak adlandırılan dönemin bütün uygarlıklarının literatürlerine benzer ifadeler ve anlatılarla girmiş bu “Gözcü”ler kimler? Neyi ya da kimi “gözlüyorlar”? Bütün bunlar yalnızca antik Çağ insanlarının düş güçlerinin bir ürünü mü, yoksa gerçekten bugün anıları silinmiş, izleri bulunamayan, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz birileri, bu gezegende yaşamışlar mı?

Mitler ve Gerçekler

Sürekli vurguladığımız gibi, bilginin az olduğu ya da bazen üzerinin örtüldüğü yerlerde, spekülasyonların başını alıp gitmesini engellemek mümkün değildir. Bilimsel yöntemlerden, bilimsel şüphecilikten (scepticism) ve somut bulgulardan başkasına güvenmemekten söz ederken, ayni şüpheciliği su anda bildiğimizi varsaydığımız alanlara uygulamamak, bazen spekülasyonlardan da olumsuz sonuç verir. Bilim eğer “gerçeği aramak” amacını içeriyorsa bizler için, bu ayni zamanda kurumlaşmaya, bilimsel otokrasiye de karşı çıkmamızı da gerektirir. Herhangi bir alanın “spekülasyona açık” olması bizi ürkütmemeli; verileri doğru okumak, burada anahtar sözcük niteliğine sahip.

“Neter”ler ya da “Gözcüler” sorunu da yirminci yüzyılın bitmeyen tartışmalarından biri. Dogmalarla gözünü bağlamayan ve açık fikirli olmaya çaba gösterenler, bugün “mitler” deyip geçtiğimiz anlatıların bu denli geniş bir coğrafyada ve neredeyse birbirinin ayni ayrıntılarla varolmasından yola çıkarak, bu metinlere daha farklı bakmamız gerektiğine işaret ediyorlar. Oysa Ortodoks bilim akademisyenlerinin yaklaşımı, oldukça farklı. Onlar, eski toplumları bütünüyle çözümlediklerine inanıyor ve ekliyorlar: “Din dindir, mitoloji de mitoloji. Bunları gerçek tarihsel olgularla karıştırmayın.” Bunu söylerken de, bilerek ya da bilmeyerek, bugünün egemen dinlerinin yörüngesinde duruyorlar. Eşine az rastlanır bir ikiyüzlülük ve çifte standart uygulaması bu. Bir yandan somut bilimsel bulgular dışında hiçbir şeye prim vermemekten söz ediyorlar, bir yandan da yaşadıkları çevrenin egemen diniyle sürtüşmemeye çaba gösteriyorlar.

Bunun kendilerine göre “etik” bir yolunu da bulmuşlar: “Bilim ayrıdır, din ve inanç ayrı.” Oysa “inanmak ve inanç” sözcüklerinin egemen olduğu bir kültürde bilim ve bilginin her zaman bu çifte standartin gölgesinde kalacağını bilmezden geliyorlar.

“Gözcüler” sorunu, Antik Çağ tarihi ve modern arkeolojiye ilişkin en kilit noktalardan biri. Bir biçimiyle, felsefe ve ilahiyat akademisyenlerini, hatta dilbilimcileri de bu tartışma çemberi içinde düşünebiliriz. Simdi, bu uzun girizgâhtan sonra meseleyi olabildiğince yalın biçimde ortaya koyalım:

Marduk Gezegeni ve Nefilimler

“Marduk” yâda “Nibiru” olarak isimlendirilen ve 12. Gezegen olarak ünlü araştırmacı Zecharia Sitchin tarafından dünyaya duyurulan gezegen NASA tarafından da onaylanmış olup sıralamada 10. Gezegen olarak nitelendirilmiştir.

İbranice’deki “Nafal” sözcüğü de “Nefilim” yorumunu desteklemektedir. “Düşüş, Düşenler” anlamındadır. Kadim Dünyanın dinsel inançlarının ve hatta astronomisinin bel kemiğini oluşturan Marduk’un piktoğrafik işareti bir haçtır.

Sitchin, kitabında antik bilginin dünyaya “Annunnaki” (Göklerden Dünyaya Gelen)’ler tarafından getirildiğini öne sürerken, modern bilimin antik bilgiyle uyum sağlamaya başladığını ve devamı olduğunu belirtmektedir. İlk kitabı olan “12. Gezegen” de Güney sistemindeki kayıp Gezegen olasılığından söz eder ve bu gezegenden dünyaya yarım milyon yıl önce gelen halkın kutsal kitaplarda anlatılan olaylara neden olduğunu belirtmektedir.

Örneğin Tevrat’ın “Genesis” bölümünün 6. bölümünde adları geçen ve Tufan dan önce insan oğullarının kızlarıyla evlenen “Nefilimler”in 12. Gezegenden geldiğini yazar. “Nefilim” sözcüğünün özgün anlamı “Tanrı’nın Oğulları veya Göklerden Gelen Devlerdir.”

Nefilimlerin Dünyaya yaptıkları ziyaret sadece insanların elindeki belgelerle sınırlı değildir. Dünya insanına Marduk’un uzaydaki yerini ve Dünya ya olan rotasını gösteren doğrudan doğruya Nefilimler tarafından hazırlanmış bir plaka da bulunmaktadır. “Nefilimler tarafından hazırlanmış olan bu kil tablet, Ninova’daki Kraliyet Kütüphanesi’nin harabeleri arasından bulunmuştur. “Buna benzer belgelerden de anlaşıldığı üzere Nefilimler Dünyamıza bir keşif gezisi düzenlemiş ve 2. bir ev olarak Gezegenimizi seçmişlerdir. Nefilimler Dünyamıza geldiklerinde Dünya buzul çağının ortalarındaydı. Dünyamızın 1/3 buzlarla kaplı idi. Dünya üzerinde koloni kurmak için en uygun bölgeler olarak Nil, İndus ve Dicle-Fırat bölgelerini uygun görmüş olmalılar.

Bu nehir havzalarının her biri zaman geçtikçe Uygarlığın merkezi durumuna gelmiştir. Tevrat’da “Tanrı’nın Dünyada ki evini (yani ADEN’i) ılıman iklimli, ılık ama esintili bir yer olarak tanımlar. Bazı araştırmacılar Aden’i iki nehir ve daha küçük iki kolun doğduğu Kuzey Mezopotamya’ya yakıştırırlar. Bir başka grup araştırmacılar ise E.A.Speiser’in “The Rivers of Paradise” adlı eserinde dediği gibi, Aden’in Güney Mezopotamya’da olduğunu ileri sürerler. Aden sözcüğü Mezopotamya kökenli olup düzlük anlamına gelen Akadça “edinu” sözcüğünden türemiştir. Birde “Tanrılar’ın Mekânı”nı anlatan ve Sümerce bir isim olan “edin” ise “Dürüst Olanların Evi” anlamında bir sözcüktür. Nefilimler ilk yerleşim yerlerini bataklıkların tam kenarına kurdular ve oraya “Eridu” (Çok Uzakta Olan Ev) ismini verdiler. O zamanlarda buzul çağının ortasında olan Dünyamız da kurdukları bu şehir, “NEFİLİMLER ‘in” ilk yerleşim birimleriydi.

Sümer kayıtlarına göre, yaklaşık 450 bin yıl önce Nefilimlerin, diğer adıyla Mardukluların gezegenlerinde bazı problemler başladı. Onlarda şuanda bizim Dünyada yaşadığımız ozon problemi gibi atmosfer sorunu ile karşılaştılar. Bu sorunu halletmek üzere ozon tabakasına, güneşin zararlı ışınlarını filtre etmek üzere altın tozu parçacıkları yerleştirmeye karar verdiler.

Ayrıca Marduk yörüngesi güneşten çok uzak olduğu için, yeterli miktarda güneş ışınını Marduk yüzeyinde tutabilmek için de atmosferin üst katmanlarına konacak olan altın parçacıkları ışığı ve ısıyı Marduk yüzeyine yansıtacak böylece güneşten azami istifade sağlayacaklardı.

Ancak kendi gezegenlerinde yeterli miktarda altın yoktu. Bu altını bir yerlerden temin etmeleri gerekiyordu. Nefilimler, gelişmiş bir toplum olduğu için yaptıkları araştırma sonucunda istedikleri miktardaki altını Dünya’dan temin edeceklerine karar verdiler. O zamanki teknolojilerine göre, kısa sayılabilecek mesafelerde uzay seyahatleri yapabiliyorlardı. Bu nedenle Marduk gezegeni Dünya’ya yaklaşana kadar beklediler. Belirli mesafeye gelince de, takriben 400 bin yıl önce Dünya’ya altın çıkarmak üzere 50 kişilik bir ekip gönderdiler.

Bu ekibin Dünya’ya ilk iniş noktası Mezopotamya’da Dicle ve Fırat Nehirlerinin birleştiği üçgendi. Bu bölgeye ‘Sippar’ adını verdiler. İlk yerleşimlerini ve şehirlerini burada kurdular. Uzay araçları için iniş, kalkış tesislerini inşa ettiler. Bu bölge o zamanlarda petrol bakımından çok zengindi ve petrol yüzeyden akıyordu. Herhangi bir kuyu açmaya gerek olmaksızın yüzey petrolü direk kullanılabilir haldeydi.

Dünya’ya ilk gelen ekibin başı Enki idi. Dünya kumandası ona verilmişti. Ancak daha sonra, Nefilimlerin üst mercilerin kararı ile Dünya kumandanlığı için Enlil Dünya’ya gönderildi. Enlil, Enki’nin kardeşi idi. Enlil tüm Dünya topraklarından, Enki de denizlerden sorumlu oldu. Bu kararlardan memnun olmayan Enki ile Enlil arasında bir husumet ve çekişme ortamı oluştu. İlk gelen ekip Mezopotamya’da yerleşimi sağlayıp, bu bölgede sahip oldukları teknolojik aletler ile altın çıkarmaya başladılar. Daha sonra 50 kişilik kafilelerle başka Nefilimliler de geldi. Dünya’da oluşan bu Nefilimliler topluluğuna Anunnaki adı verildi. Zamanla Dünya’ya gelen Anunnakilerin sayısı 600 kişiyi buldu.

Uzun çalışmalar sonucu Mezopotamya’da yeterince altın bulamadıkları için ekibin büyük bir bölümü Güney Afrika’ya gitti ve orada zengin altın madenleri buldular. Güney Afrika’dan çıkarılan zengin altın cevherleri özel gemilerle Mezopotamya’ya taşınıyor ve orada işlenerek külçe altın haline getirilerek depo ediliyordu. Depo edilen cevherler de her 3600 yılda bir Dünya yörüngesine yaklaşan Marduk Gezegeni’ne taşınıyordu. Nefilimler Dünya’dan pek çok miktarda altın çıkarttılar. Dünya üzerindeki altın çıkartma faaliyetleri 100 – 150 bin yıl sürdü.

İlk başlarda, uzun süre altın çıkarma işinde sadece Anunnaki halkı dediğimiz Nefilimliler çalışıyordu. Zira o dönemde Dünya’da insan diye bir varlık yoktu. Sadece insanımsı primatlar (Homo Erektus) vardı. Nefilimler bunları maden çıkarma işinde kullanamıyorlardı.

Yaklaşık 40 dönem boyunca maden çıkarma işinde, nehir yatakları açılmasında, sulama kanalları inşaatında ve tüm ağır işlerde hep Anunnakiler çalıştı. Çalışma şartları çok ağır ve bezdirici idi. Çok ıstırap çekiyorlardı. Sonunda bu ağır çalışma koşuluna isyan ettiler. Bütün araçlarını ve aletlerini yaktılar. Altın çıkarma işini durdurdular.

Bunun üzerine Marduk Üst Kurulları toplanarak madenlerde ve ağır işlerde Anunnakilerin yerine çalışacak olan bir işçi grubu yaratılmasına ve bunun adına da “Adam – İnsan” denmesine karar verdiler. Sümer Tabletlerine göre, bu olay 200 – 300 bin yıl önce oldu.

Bu operasyonu da, insanımsı primatları (Homo Erektus) kullanarak yapmayı ön gördüler. Zira genetik bilimi ve kimya bilgileri ileri düzeydeydi. Bunun içinde primatların kanını aldılar ve bu kanı önce kil ile sonrada bir Nefilimlinin spermi ile karıştırarak yeni bir yaşam formu yarattılar. Bunu yapmalarının nedeni, primatların DNA’ları ile kendi DNA’larını kullanarak, Dünya’da o zaman var olan primat (Homo Erektus) türünden daha gelişmiş bir ırk yaratıp, onları köle işçiler olarak kullanmaktı. Yani tam olmamakla beraber bir nevi klonlama yaptılar. Ayrıca bu işçiler kısır olacak ve üremeyip, madenlerde ve diğer işlerde çalışarak ölecek, işleri bittiğinde de bu insanlar yok olacaktı. Bu uygulama sonucunda takriben 200- 300 bin yıl önce Homo Sapien insanı ortaya çıktı.

Daha sonraları bu yeni ve daha gelişmiş insan türüyle altın çıkarma işine daha verimli bir şekilde devam ettiler. Sümer kayıtlarının belirttiği, altın çıkarılan yerlerde arkeologlar bu altın madenlerinin yerlerini buldular. Bulunan bu maden yataklarının yaşını takriben 100 bin yıl olarak tespit ettiler.

Bu altın madenleri yerin altında 100 metreden daha fazla derinlere gidiyordu. Bu derinliklerde Homo Sapien insanının kemiklerini buldular. Bu kemiklerin yaşının da 20.000 yıl civarı olduğu belirlenmiştir.

Bir iddiaya göre, Nefilimliler tarafından ıslah edilen ilk Homo Sapien insanları Güney Afrika açıklarındaki Gondwanland isimli adaya yerleştirildiler. (Sonraları bu adanın battığı söylenir) Çünkü oradan başka bir yerlere kaçmaları istenmiyordu. Bu insanlar Gondwanaland Adası’nda 50 – 70 bin yıl kalarak Nefilimlere yararlı olacak kadar evrimleştikten ve çoğaldıktan sonra Afrika’daki madenlere altın çıkarmaya ve başka hizmetleri yapmaya gönderiliyorlardı.

Daha sonraları, kadınlarda yaratılarak bu nesil de doğurgan hale geldi. Sümer kayıtlarına göre, Nefilimlerin erkeklerinin boyu, 3 – 5 metre idi. Onların gezegenlerinin güneş çevresindeki turu 3600 yıl sürdüğü için, onların bir yılı bizim 3600 yılımızdı. Dolayısıyla onların yaşam süreleri Dünya insanından çok uzundu. Dünya’ya gelen Nefilimler dev insanlar olmanın yanında, 250 – 300 bin yaşına kadar yaşadılar. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz dev masalları belki de binlerce yıldır ağızdan ağıza nakledile gelen bu kaynaklardan gelmektedir.

Nefilimler Dünya’da, takriben 13.000 yıl önce olduğu tahmin edilen Nuh Tufanına kadar kaldılar. Nuh Tufanının başlaması ile birlikte Dünya’yı terk ettiler.

Enoch’un şaşırtıcı hikayesi

Benzeri durum, Tevrat’la ilgili incelemelerde de söz konusu. Mezopotamya bulgularından sonra, çok daha eski metinlerden esinlendiği belli olan Tevrat, bütün o eski metinlerdeki “Tanrılar” sözcüğünü tek bir “Tanrı” olarak düzeltmiş. Bu arada, Tanri’ya verilen sıfat ve onun genel adi, “Efendi” ya da “Sahip” anlamına gelen “Lord” sözcüğünde somutlaniyor. Yahudi toplumunun mesken tuttuğu bölgenin eski mitleri, büyük tanrı Baal’den söz ediyor. “Baal”in sözlük anlamı da “Efendi” ve “Sahip”. Ayni sıfatların, daha sonraki yıllarda bütün Bati toplumlarında yöneticiler için kullanılması ilginç. Ama daha ilginç olan, bütün o eski anlatıları ayıklayarak “Tanrılar” sözcüğünü “Tanrı” olarak tashih eden Tevrat’ın, birkaç yerde bunu unutması. “Elohim” sözcüğü, Tevrat’ta birkaç kez geçiyor. Ibranicedeki anlamı, “ilahlar”; yani, “çoğul” bir sözcük. İlahiyatçılar bunun tartışma konusu yapılmasına bile karsı çıkıyorlar – arkeologlarsa, sessiz.

Ama bundan daha kafa karıştırıcı olanı var: Yaratılış (Genesis) bölümünün 6. Bab’inda “O günlerde ve sonrasında da, dünyada Nefilimler vardı” diye bir ifadeye rastlıyoruz. Sözü edilen zaman, Tufandan öncesi. “Nefilim” sözcüğü, İngilizce’ye “devler” diye çevriliyor.

Oysa İbranice’de ki fiil yapısına göre tam ifadesi, “yukarıdan aşağıya inmiş olanlar”. Yaratilis’taki hikâyede “devler”in hiçbir anlamı yok. Daha sonra da Nefilim sözcüğüne rastlanmıyor zaten. Sanki “araya yanlışlıkla girmiş” gibi bir sözcük. İğreti duran, ne anlatmak istediği belli olmayan bir ifade. Oysa aradan yıllar geçip 1947’de Ölü Deniz yakınındaki bir mağarada orijinal el yazmaları bulunduğunda, “Nefilim”in aslında son derece önemli, neredeyse kilit denebilecek bir kavram olduğu çıkıyor ortaya. Bunun yani sıra, Tevrat’ın din adamlarınca “edit edildiği” de anlaşılıyor. Çünkü I.Ö 4. yüzyıldan kalma yazıtlar arasında yer alan ve daha önce Etiyopya’daki Kutsal Kitapta rastlanmış olan kopyası “sahte” sanılan “Enoch’un Kitabi”nin orijinal nüshası da bulunuyor Ölü Deniz mağaralarında.

Yaratilis’ta yalnız birkaç satırda adı geçen ve “Tanri’yla birlikte yürüdüğü” söylenen Enoch’un, aslında son derece ilginç bir hikâyesinin olduğunu ve Tevrat’tan çıkarılan bu parçaların “Nefilim” sözcüğüne de açıklık getirdiğini fark ediyoruz. Boşluklar Enoch’un Kitabı’nda yazanlarla doldurulduğunda, Bap 6’nin ayni satırında sözü edilen “… ve Tanrının oğullarını insanin kızlarını gördüler ve onlar güzeldi. Onları kendilerine es seçip onlardan çocuk sahibi oldular” ifadesi de anlamlı hale geliyor. İlahiyatçıları, dilbilimcileri ve tarihçileri yıllardır uğraştıran “Tanrı’nın oğulları” ile insanın kızları arasındaki ilişki Tevrat’ta yalnızca o cümlede geçiyor ve bir daha sözü edilmiyor. Ama Enoch’un Kitabı’nı okuduğumuzda, bunun müthiş sonuçlar doğuran bir olay olduğu çıkıyor ortaya. Evinden, ailesinden ayrılan ve “Tanrı katında” yaşamını sürdüren Enoch, “Gözcülerden” söz ediyor anlatısında. Bunlar, Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin bazen “ara halkası” olma görevini üstlenen, insanlara nezaret eden, üstün varlıklar. Ama hepsi, “emir kulu” sonuçta. Enoch’un ayrıntılı olarak anlattığı hikayede, bir gün bunlardan birinin dünya üzerindeki “gözcülük” görevi sırasında “insan kızları”nı arzuladığı ve bu fikrini diğer “gözcü”lere de söylediği belirtiliyor.

Bir grup Gözcü (Nefilim-“yukarıdan inen”) aralarında karar alıyor ve yemin ediyorlar: Hepsi insan kızlarıyla sevişip onlardan birer kari alacak ve bu bir sır olarak kalacak. Çünkü öğreniyoruz ki, yapılan aslında “yasak”. Sonuçta bu birleşmeden “melez” çocuklar doğuyor ve genetik sorunlar yüzünden bu çocuklar sağlıksız, vahşi, garip yaratıklar oluyorlar. Diğer yandan, “insan kızlarıyla” birlikte oldukları süre boyunca Nefilimler, onlara bilgi aktarıyor, bir şeyler öğretiyorlar ki, bu da çok büyük bir yasağı çiğnemek anlamına geliyor. Sonuçta Tanrı hem Nefilimleri cezalandırıyor, hem de yarattığı Tufanla insanları.

Sümer ve Babil metinlerini bulmuş olmamız, Enoch’un kitabının da, Tevrat’ın diğer bölümleri gibi Mezopotamya anlatılarından esinlenilerek, daha doğru bir deyişle bunlar “revize edilerek” yeniden yazıldığını anlıyoruz. Ama bu, bir garip durumu fark etmemize engel değil: Çok eski zamanlarda “Gözcü”ler denen birilerinin dünya üzerinde dolaştığı ve yaptıklarıyla dünyadaki hayati derinden etkilediğine ilişkin en az on toplumun kültüründen gelen tanıklıklar var elimizde. İşin en kafa bulandırıcı yani, çok benzeyen anlatılara, Antik Yakın Doğuyla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski Inka ve Maya folklorunda da rastlıyoruz! Simdi, bütün bunlara “Mitoloji iste canim” deyip, elimizin tersiyle bir yana mi itmemiz gerekiyor, “bilimsel tavır” sergilemiş olmamız için. Yoksa eski metinleri farklı bir bakışla bir daha inceleyip, “Kim bu Gözcüler?” diye sormak mi daha mantıklı

Antik Mısır’ın “Neter”leri

Bütün Antik Çağ metinlerinde, kendi tarihlerini derleyen toplumlardan kalmış belgeler, geriye doğru giden kronolojilerinin sıfır noktasına, net olarak çözümlenemeyen bir tür “başlangıç dönemi” yerleştiriyorlar. Bu, onların tarihlerinde, “yönetimin tanrılardan insanlara geçmekte olduğu” bir ara dönemi belgeliyor.

Belirsiz bir başlangıç döneminden beri bizzat “tanrılar” tarafından yönetildiğini söyledikleri ülkelerinin, bu ara dönemde “Gözcüler” adi verilen üstün yaratıklarca yönetildiğini ve sonuçta krallığın insanlığa devredildiğini anlatıyorlar. Eski Mısır’da bunların adi, “Neter”ler. Son olarak Osiris’in oğlu Horus tarafından yönetilen ülke, belli bir dönem sonrasında, bir “Kral yaratma” (Kingmaker) töreninden sonra insanlara bırakılıyor ve Neterler geri plana çekiliyorlar – sonra da, izleri siliniyor. Bu ilk “insan kral”, bugün arkeolojinin değişmez bir gerçek biçiminde kabul ettiği, Firavun Menes. Bildiğimiz, yazılı tarihe göre I.Ö 3100 dolaylarında Yukarı ve Aşağı Mısır’ı bir tek ülke halinde birleştiren Menes, Mısır tarihinde “Hanedanlar Dönemi” denen bir evrenin de başlatıcısı.

Mısır kronolojisi üzerine bildiklerimiz, iki ana belgeye dayanıyor: Bunlar Mısırlı tarihçi Manetho’nun yazdığı krallar listesi ve bugün “Torino Papirüsü” olarak bilinen bir yazıt. Her iki belge de birbiriyle uyumlu. Bu sayede arkeologlar ve ejiptologlar, Mısır’ın kronolojik gelişimini formüle edebiliyorlar. Buna göre, Firavun Menes’le başlayan Hanedanlar Dönemi, alt evrelere ayrılıyor: Eski Krallık, 1. Ara Dönem, Orta Krallık, 2. Ara Dönem (Hiksoslar Devri) ve Yeni Krallık. Bugün okutulan tarih kitaplarında da bu kronolojik düzen aynen böyle. Süreç içindeki arkeolojik bulguların Manetho’yu ve Torino Papirüsü’nü doğrulaması sayesinde, Yeni Krallık ve sonrası, neredeyse bütünüyle tarihlenebilmiş durumda. Eski Krallık’ta, en fazla 150 yıl yanılma payıyla arkeologlar hanedan listesini ve Kralları sıralayabiliyorlar. Yani bu iki belge, doğruluğu desteklenmiş veriler içeriyor. Bütün sorun da aslında burada: Çünkü Manetho’nun listesi ve Torino Papirüsü, yalnızca hanedanlar dönemi Mısır’ını değil, ondan çok daha öncesini de kronolojik sıra içinde sunuyor.

Yalnız burada yöneticiler insanlar değil, Neterler. Normal insanlara göre çok daha uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar. Ejiptoloji ve modern arkeoloji bunun üzerine ne yapıyor? “Alt paragraflarını” tartışmasız biçimde kabul ettiği ve bulgularla doğrulanan bir tarihi yazıtın “üst paragraflarını” ya yok sayıyor, ya da “Bunlar mitoloji” deyip isin içinden çıkıyor. Neden? Çünkü hayranlıkla benimsediği alt paragraflarda “normal insan”lar krallık yapıyor; üstteyse, kim oldukları anlaşılamayan üstün yaratıklar. Böylece bilimsel ortodoksi, ayni belge üzerinde isine gelen bölümü “olgu” diye benimseyip dosyalarken, isine gelmeyen, çünkü anlayamadığı, isin gerçeği “dini inanışlarına aykırı düsen” bölümleri “mitolojik” bulup ayıklıyor!

Mezopotamya’da ayni şeyle karsılaşıyoruz: Layard ve Wooley’nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçiyor. Bunlar, Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılıyor. Ayni Mısır’da olduğu gibi, listenin en üst sırasında, yani “normal krallar”dan önce, her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yasayan yöneticiler var. Bunlar, “Tufandan önce” uzun süre ülkeyi yönetmişler, sonra insanlara devretmişler. Babil metinleri bu olayı “Krallık gökten indiğinde” gibi bir deyişle açıklıyor. Bütün Mezopotamya’da ayni kült var aşağı yukarı. Bulunan belgeler, “en eski metin” olduğuna inanılan Tevrat’ın, Tufan basta olmak üzere bir sürü temayı Sümer ve Babil anlatılarından ödünç aldığını ortaya koyarak Kilisede ve dini çevrelerde buz gibi rüzgarlar esmesine neden oluyor. Üstelik, Tufan öncesi ülkeyi yöneten “tanrılar”dan söz ediliyor, tek bir tanrıdan değil!

Bu durumda Ortodoks arkeoloji ne yapıyor? Mısır’da yaptığının aynısını. Yani Sümer Krallar Listesi’nin “normal insan ömrüne sahip” kralları doğru kabul ediliyor ve belgenin bu bölümü “somut bulgu” sınıfına sokuluyor ama Tufan öncesi ülkeyi yönettiği anlatılan, 200.000 yıl hüküm sürmüş “tanrılar” ve onların sonrasında, “ara dönem”de insanlara yönetimin geçişini üstlenen ve denetleyen “Gözcü”ler, “mantıksız” bulunarak “mitoloji” sınıfına sokuluyor yine.

Zecharia Sitchin’ e göre Unutulmuş Tarihin Kronolojisi

Zecharia Sitchin yazmış olduğu kitabında Nefilimlerin unutulmuş dünyamız üzerindeki faaliyetlerini, buradaki yaşam sürelerini ve savaşlarını derlemiş olduğu bir çok antik metinle şöyle özetliyor.

Tufan Öncesi – 1

450.000 YIL ÖNCE: Güneş Sistemimize uzak bir gezegen olan Nibiru (Marduk) gezegeninin atmosferinin bozulması nedeniyle yaşam sönmeye başlar, Gezegen de Anunnakiler (Nefilimler) yaşamaktadır. Hükümdar Alalu, Annu tarafından tahtından indirilir. Alalu, Uzay gemisinden kaçar ve Dünyada sığınacak bir yer bulur. Dünyanın içine sahip olmuştur ve Nibiru’nun atmosferini korumak için altın gerektiğini keşfeder ama altın Nibiru’da yoktur.

445.000 YIL ÖNCE: Annu’nun oğlu Enki öncülük yapar. Böylece Basra Körfezi sularından altın çıkarmak için Dünya üzerinde bir istasyon kurar.

416.000 YIL ÖNCE: Altın üretimi azaldığında Annu yakın mirasçısı Enlil ile beraber Dünyaya iner. Yaşam için gerekli olan altını Güney Afrika dan çıkarmaya karar verilir. Enlil Dünya görevinin komutanıdır. Enki, Afrika ya gönderilir ve Anu, Alalu’nun erkek torunu tarafından düelloya davet edilir.

400.000 YIL ÖNCE: Güney Mezopotamya’da görevli 7 yerleşim merkezi vardır ; metalurji merkezi (Shuruppak), görev kontrol merkezi (Nippur)ve bir roket alanı Dlan (Sippar) bunların önemlileridir. Toplanan saf maden Igigi tarafından yönetilen yörüngecilere yani yukarıya gönderilir. Orada da Nibiru’dan belirli zamanlarda gelen uzay gemilerine nakledilir.

380.000 YIL ÖNCE: Alalu’nun erkek torunu, Igigi’nin desteğini kazanır ve Dünyayı ele geçirmeye çalışır.

300.000 YIL ÖNCE: İşler altın kazıcılarının ayaklanmaları ile karışır. Maymun kadınlar kullanılarak Enki ve Ninhursag ilk işçileri yaratırlar. Sonra bu işçiler idareyi ele alırlar. Enlil, bir baskın yapar, bazı işçileri kaçırır ve Mezopotamya’daki Edin’e verir. Onlara üreme yeteneği verilir ve insan çoğalmaya başlar.

200.000 YIL ÖNCE: Yeni Buz Çağı döneminde dünyadaki yaşam azalır.

100.000 YIL ÖNCE: Atmosfer tekrar ısınır. Anunnakiler ( Nefilimler ) insan kızları ile evlenirler.

100.000 YIL ÖNCE: Atmosfer tekrar ısınır. Anunnakiler ( Nefilimler ) insan kızları ile evlenirler.

75.000 YIL ÖNCE: Yeni bir Buz Çağı başlar. Gerileyen insan türleri, Dünya ya dağılır. Cro-Magnon ( tarihten önce Fransada yaşayan bir ırk ) insanlar yaşar.

49.000 YIL ÖNCE: Enki ve Ninhursag, Anunnaki soyunun insanları Shuruppak’da yönetmek için geliştirilirler. Enlil onları kızdırır.

13.000 YIL ÖNCE: Nibiru yolculuğu hatırlanır, bir nedenle Enlil insanları yok etmeye karar verir. Büyük Tufanı başlatacak olan Enlil, insanlığı tehdit eden felaketin sırrını koruyacağına dair Anunnaki’de yaşayanlara yemin ettirir.

Tufan Sonrası – 2

MÖ. 11.000: Enki yeminine ihanet eder ve su altında kalabilen bir gemi yapması için Ziusudra / Nuh’a yol gösterir. Tufan Dünyayı silip süpürür. Anunnaki insanları, kendi yörüngelerinde dönen uzay gemisinden tüm yıkıma tanık olurlar. Sonra Enlil, dağlık merkezlerde tarımı başlatır. Enki ise hayvanları evcilleştirir.

MÖ. 10.500: Nuh’un torunları 3 bölgeyi bölüşür. Enlil’in ilk oğlu Ninurta, Mezopotamya’ya yerleşir bir yer yapmak için nehirleri çeker ve dağlarla kapatır; Enki Nil Vadisini ister. Sina Yarımadası, Tufandan sonra hala hayatta kalan roket alanlarında Anunnaki insanları bir kontrol merkezini Moriah Dağı üzerine kurarlar (Gelecekte Kudüs)

MÖ. 9780: Enki oğulları Ra / Marduk, Osiris ve Seth arasında Mısır’ın yönetimini bölüştürür.

MÖ. 9330: Seth, Osiris’i yakalar ve parçalar. Nil Vadisinin tek hakimi olur.

MÖ. 8970: Horus, İlk Piramit savaşının başlamasıyla babası Osiris’den intikam alır. Seth, Asya’ya kaçar ama Sina ve Filistin elindedir.

MÖ. 8670: Enki’nin torunlarının kontrol ettiği tüm evren araçlarına karşı, Enlilliler 2. Piramit savaşını başlatırlar. Galip Ninurta, Büyük Piramidin içindeki aygıtları boşaltır. Enki ve Enlil’in üvey kız kardeşleri Ninhursag, barış kongresini toplar. Dünya yeni baştan bölüştürülür. Mısır’ın kontrolü Ra / Marduk hanedanından Thoth’a devredilir. Heliopolis’de, bedel olarak bir fener şehri kurulur.

MÖ. 8500: Karakol mevkileri kurulur.

MÖ. 7400: Barış Çağının devam etmesiyle Anunnaki insanları yeniden ilerlemeye başlarlar. İkinci taş devri başlar. Ve yarı ilah-yarı insan varlıklar Mısır’ı yönetirler.
MÖ. 3800: Eridu ve Nippur’la başlayan Anunnaki’nin tekrar kurduğu eski şehirlerin bulunduğu yerde yani Sümer’de bir uygarlık başlar. Anu ziyaret için dünyaya gelir. Yeni kent Uruk (Erech ) onun onuruna inşa edilir. Tapınağı sevgili kız torunu İnanna / Ishtar için yapar.

Dünya Krallıkları – 3

MÖ. 3760: İnsanlık, krallıkları kabul eder. Kish, Ninurta’nın himayesi altındaki ilk başkenttir. Takvim, Nippur’da başlar. Medeniyet Sümer’de ( ilk bölge ) meyvesini verir.

MÖ. 3450: Yönetim Sümer’den Nannar / Sin’e geçer. Marduk, Babil imparatorluğunu ilan eder.

MÖ. 3100: 350 yıllık kaosun ardından Mısır’da firavunluk kurulur ve ilk firavun Memfis’te tahta oturur.

MÖ. 2900: Sümer Krallığı Erech’e göçer; İnanna Üçüncü Bölgenin özgürlüğünü verir; burası Hindistan’daki İndüs Vadisi uygarlığıdır.

MÖ. 2650: Sümerler de büyük karışıklıklar. Enlil, isyanlar karşısında sabrını yitirir.

MÖ. 2371: İnanna, Sharru-Kin’e (Sargon) aşık olur. Sharru-Kin yeni bir baş kent kurar; Agede’de Akadlar, bir imparatorluk başlatırlar.

MÖ. 2316: Dört bölgeye hükmetmeyi amaçlayan Sargon, Babil İmparatorluğundan kutsal toprak getirir. Marduk İnanna çatışması tekrar alevlenir. Çatışma, Marduk’un kardeşi Nergal’in Marduk’u Mezopotamya’yı terk etmeye ikna etmesiyle sona erer.

MÖ. 2291: İnanna’nın emriyle Narram-Sin , Sina Yarımadası’na giderek Mısır’a saldırır.

MÖ. 2255: İnanna Mezopotamya’ya el koyar. Naram Sin-Nippur’a meydan okur. Büyük Anunnaki Agade’yi yok eder. İnanna kaçar. Akad ve Sümer ülkeleri, Enlil ve Ninurta’ya sadık yabancı askerler tarafından işgal edilir.

MÖ. 2220: Sümer uygarlığı, Lagash’da yükselir. Thoth , Ninurta adına bir zigurat tapınak inşa edilmesi için Kral Gudea’ya yardım eder.

MÖ. 2193: Bir papaz ve bir kraldan gelen aileden Peygamber İbrahim’in babası Terah, Nippur’da doğar.

MÖ. 2180: Mısır bölünür. Ra / Marduk yandaşları güneyi ele geçirirler. Firavunlar, Aşağı Mısır’da kalarak Ra / Marduk’a karşı çıkar.

MÖ. 2130: Enlil ve Ninurta yandaşlarının sayısı artınca Mezopotamya’daki merkezi otorite bozulur. İnanna’nın krallığı tekrar ele geçirme çabaları başarısızlıkla son bulur.

Kaçınılmaz Yüzyıl – 4

MÖ. 2123: Peygamber İbrahim Nippur’da doğar.

MÖ. 2113: Ur, yeni imparatorluğunun başkenti ilan edilir. Ur-Nammu kral ve Nippur’un vekili olur. İbrahim’in babası Nippur’lu papaz Terrah sarayda görev almak için Ur’a gelir.

MÖ. 2096: Ur-Nammu savaşta ölür. Halk, onun zamansız ölümünü, Anu ile Enlil’nin ihaneti olarak düşünür. Terah, Harran’a gitmek için ailesiyle yola çıkar.

MÖ. 2095: Shulgi, Ur’da krallığını ilan eder ama İnanna’nın çekiciliğine kapılarak onun aşığı olur. Larsa’yı Elaniteler’e verir.

MÖ. 2080: Ra / Marduk’a sadık Theban prensleri kuzeyi yani Aşağı Mısır’ı sıkıştırırlar.

MÖ. 2055: Nannar’ın emriyle Shulgi, Elamite alayını Canaanite kentlerindeki kargaşayı bastırmak için gönderir. Elamiteler, Sina Yarımadasına ve buradaki roket alanına açılan geçide ulaşır.

MÖ. 2048: Shulgi ölür. Marduk Hititler ülkesine girer. İbrahim seçkin süvarilerinin başında Güney Canaan’ı emir altına alır.

MÖ. 2047: Amar-Sin (Kutsal Kitaba ait Amraphel) Ur’un kralı olur. İbrahim Mısır’a döner. Yedi yıl kalır ve daha çok askerle geri döner.

MÖ. 2041: İnanna’nın rehberliğiyle Amar-Sin, Doğu Krallığı koalisyonunu oluşturur ve ardından Sina ve Canaan’a askeri sefer başlatır. İbrahim, roket alanına giden geçitteki ilerlemeyi keser.

MÖ. 2024: Marduk yandaşlarını toplayarak Sümerliler’in üzerine yürür ve Babil’de tahta çıkar ve sonra savaşarak Mezopotamya’ya yayılır. Nippur’un tapınağını yıkar ve Enlil’in cezalandırılmasını ister. Enki karşı çıkar fakat oğlu Nergal, Enlil’i desteklemektedir. Nabu, roket alanını kuşatınca, Büyük Anunnaki nükleer silahların kullanılmasını onaylar. Nergelve Ninurta, roket alanını ve asi Canaanite kentlerini nükleer güçle yok ederler.

MÖ. 2023: Rüzgârlar, radyoaktif bulutları Sümerlerin üzerlerine taşır, İnsanlar ve hayvanlar korkunç ölümlerle ölürler. Sular zehirlenir ve toprak verimsiz hale gelir ve Büyük Sümer Uygarlığı sona erer.

Dünyamızın başka gezegenlerden gelen zeki varlıklarca ziyaret edildiği iddiası yıllardır insanoğlunun şuurlarına kazınmıştır. Bizlerden çok daha ileri teknolojiye sahip türlerin gelişmesi bu zeki varlıkların bağlı bulunduğu bir başka gezegenin varlığını gerektirmektedir.

Bu görüş bilim insanlarının yapmış oldukları fakat bizlere açık ve net olarak vermedikleri bazı bilgilere dayanarak böyle bir düşüncenin yanlış olmadığını destekler nitelikte önümüze bazı ipuçları sunmaktadır. Bu ipuçlarının tek dezavantajı ise dünyanın fantastik derecede uzağında olmaları sebebiyle, ışık hızından bile daha yıllarca seyahat etmeyi gerektirmeleridir. Dolayısı ile bu tür önerilerin sahipleri dünyaya tek yönlü bir seyahat olduğunu öne sürerler. Gerçi günümüz bilimi artık ışık hızının bile “Takyon” adı verilen ışık partikülleri sayesinde aşıldığını ispatlasalar da bu konuyu kabullenemeyenler için bu durum hala bir muamma niteliğindedir.

Dünya dışı yaşamın izlerini günümüz imkânları ile gökyüzünde arayan bizler için arkeoloji bilimi önümüze bu konu ile ilgili yepyeni kanıtlar sunmaktadır.

Araştırmacı- yazar Zecheria Sitchin özellikle sümer metinlerinden yola çıkarak, bundan binlerce yıl önce galaksimizde bulunduğuna inandığı bir gezegenden dünyamıza bu tür bir ziyaretin gerçekleştiğini iddia etmektedir.

Dünyada en çok satanlar listesinde yer alan kitabı “12. Gezegen”de insanoğlunun bu zeki üstün varlıklara geçmişte tapındıklarını da anlatmaktadır.

Sitchin’in kitabını elimizden geldiğince kısaca şöyle özetlemeye çalışalım.

Bütün dev gezegenler Jüpiter ve Satürn’ün ötesinde güneş sistemimize ait olan iki büyük (Uranüs ve Neptün) ve bir üçüncü küçük gezegenin (Plüton) olduğunu biliyoruz. Ama bu bilginin yakın bir zamana ait olduğunu hepimiz biliyoruz. Uranüs gelişmiş teleskoplar yardımıyla, 1781 de keşfedilmişti. Bunu 50 yıl kadar izleyen gökbilimciler, yörüngesinin bir başka gezegenin varlığını gösteriyor olduğu sonucuna vardılar. Özel hesaplamalar yardımıyla gök bilimciler tarafından kayıp gezegen, yani Neptün 1846’da saptanabildi. Ardından 19. yüzyılın sonunda Neptün’ün de bilinmeyen bir başka yerçekimi etkisine maruz kaldığı anlaşıldı. Bu garip durum acaba “Güneş sistemimizde henüz bilinmeyen bir başka gezegen daha mı var yoksa” sorusunu akla getiriyordu.

Bu gizemli bulmaca 1930 yılında Plüton’un keşfedilmesiyle çözüldü.

1780’e kadar yüzyıllar boyu insanlar bu durum karşısında güneş sistemimizde yedi gezegen olduğuna inanmışlardı. Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn. Dünya bir gezegen olarak sayılmıyordu, çünkü diğer gök cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğüne inanılıyordu.

Daha sonraları dünyamızın, güneş merkezli bir gezegen olduğunu 1543 de ölüm döşeğindeyken yayınlanan çalışmaları sonucunda Nicolous Kopernik’ tarafından öğrendik. Dünyanın düz değil de yuvarlak olduğuna dair bulguları inceleyen Kopernik bazı matematiksel formüller kullanıp üzerine kadim bilgileri de ekleyerek bu özel sonuca varmıştı.

Kopernik’i destekleyen birkaç kilise adamından biri olan Kardinal Schomberg ona 1536’da yazdığı bir yazıda şöyle diyordu:

“Öğrendiğime göre kadim matematiksel doktrinlerin temellerini öğrenmekle kalmamış, yeni bir teori de yaratmışsınız. Buna göre Dünya hareket etmektedir, temel ve dolayısı ile ana kurumu işgal eden Güneş’tir”

Bazıları bu görüşünden dolayı Kopernik’i Modern Astronominin babası olarak görürken bazıları da daha ziyade bilinen bazı şeyleri düzenleyen gündeme getiren bir araştırmacı olarak değerlendirirler.

Gerçekten de Kopernik, Sisamlı Hipparkus ve Aristarkus gibi Ptoleme’den önce gelen Grek gökbilimcilerin yazılarını dikkatle incelemişti. Aristarkus, M.Ö 3. yüzyılda, gök cisimlerinin hareketlerinin, merkezde Dünya’nın değil Güneş’in olduğunu varsayıldığında daha iyi açıklanabileceğini öngörmüşlerdi. Aslında, Kopernik’ten 2000 yıl kadar önce Grek gök bilimciler gezegenleri, Güneş’ten başlayarak doğru sırayla saymışlardı.

Güneş merkezli kavram, Kopernik tarafından sadece yeniden keşfedilmişti; ve gökbilimcilerin M.Ö 500’de, M.S 500 ve 1500’dekinden çok daha fazla şey biliyor olmaları oldukça ilginç bir durumdur.

Acaba Grek gökbilimciler Mezopotamya kaynaklarından yararlanabildikleri için mi kendilerinden sonra gelenlerden çok daha bilgiliydiler acaba?

Grek gökbilimcilerinin yaralandıkları kaynakların bazılarını şu şekilde sayabiliriz. “Kalde kaynakları, Kalde (Yıldız Gözleyen) demektir. Ve “Kuran’ı Kerim”. “Kuran’ı Kerim insanlığın varoluşundan beri bizlere göklerin yaratılışı ve düzeni hakkında en gerçek, sabit bilgiyi veren kaynaktır.

Mezopotamya uygarlığının son yüzyılda gün ışığına çıkarılması ile, diğer birçok alanda olduğu gibi, astronomi alanında da bilgimizin köklerinin Mezopotamya’nın derinliklerinde gömülü olduğuna artık şüphe kalmamıştır. Bu alanda da Sümer mirasından ciddi bir şekilde yararlanıldığını biliyoruz.

Sümerlilerin engin bir astronomi bilgisine sahip oldukları açıktır. Sümerlilerin bugün bile bilinmeyen kimi bilgilere de sahip oldukları gün geçtikçe ortaya çıkmaktadır.

Bu bilgilerin en ilginci ise hiç kuşkusuz 12. Gezegen ile ilgili olanlarıdır. Araştırmacı – yazar Sitchin “12. Gezegen” adlı kitabında Sümer metinlerinden yola çıkarak bundan binlerce yıl önce güneş sistemimizde bir gezegenin daha bulunduğunu belirtiyor:

Metinlerde açık bir şekilde “Mulmul ul-şu 12” (Mulmul 12 den oluşan bir banttır) diye belirtilmektedir. Mulmul teriminin, “tüm gök cisimlerini içeren göksel yapı” olduğunu belirtmek üzere tekrarlanarak (MUL.MUL) güneş sistemini işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Charles Viroleaud (Kaldelilerin Astrolojisi) mulmul veya kakkabu grubunun üyelerini tarif eden bir Mezopotamya metnini (K.3555) tercüme etmiştir. Metnin son dizesi oldukça açıktır.

“Kakkabu/kakkabu.

Onun gök cisimlerinin sayısı on ikidir.
Onun gök cisimlerinin istasyonları on ikidir.
Ay’ın bütün ayları on ikidir.

Metin kuşkuya yer bırakmaz. Mulmul yani güneş sistemimiz 12 üyeden oluşmakta, demektedir.

“Güneş Yolu” – TE-tableti diye adlandırılan bu metinin 20 satırı şöyle der:

“Naphar 12 şeremeş ha.la şa kabkab.lu şa Sin u şamaş ina libbi ittiqu” yani hepsi hepsi Ay ve Güneş’in ait olduğu, gezegenlerin yörüngede döndüğü 12 üyedir”.

Sitchin’in kitabında buna benzer birçok metne yer veriyor.

Öyle görülüyor ki, doğal sayma sistemimiz on olmasına rağmen, 12 sayısı, Sümerliler geçip gittikten çok sonraları da göksel ve mitolojik tüm meselelere nüfuz etmiştir.

– 12 Büyük Titan
– 12 İsrail Kabilesi
– 12 Büyük Olimpos Tanrısı
– İsrail Yüksek Rahibinin Büyülü. Göğüsün de 12 Parça.
– Hz İsa’nın 12 Havarisi

Görüldüğü üzere bu güçlü 12 sayısının asıl kaynağı göklerdir.

Çünkü güneş sistemi, yani mulmul, bizim bildiğimiz gezegenlere ek olarak, Anu’nun gezegenini de içermekteydi; parlak bir gök cismi olan sembolü, Sümer yazısında tanrı Anu ve “İlahi” yerine geçmekteydi. Bir astonomi metni “Üstün Asa’nın kakkabı, mulmuldaki koyunlardan biridir” diye tanımlar. Ve Marduk darbe yapıp üstünlüğünü ele geçirdiğinde ve bu gezegenle ilişkili tanrı olan Anu’nun yerini aldığında Babilliler şöyle demiş:

“Marduk’un gezegeni, mulmul içinde görünür”.

Yazar Sitchin özellikle Eski Ahit’te yer alan bazı ayetlerden yola çıkarak 12. Gezegenin halkının yeryüzüne geldiğini kanıtlamaya çalışıyor.

“Rab oğulları insan kızlarına vardıkları,
ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman,
günlerde, hem de ondan sonra,
yeryüzünde Nefilimler vardı,
bunlar Ebediyetin kudretli olanlarıydı,
şem halkıydı.”

Yazara göre: “Yukarıdaki, geleneksel bir tercüme değildir. Uzun bir süredir, yeryüzünde Nefilimler vardı’ ifadesi, “yeryüzünde devler vardı” diye çevrilmiştir. Ama hatanın farkına varan yeni çevirmenler İbranice bir terim olan Nefilim kelimesine hiç dokunmadan bırakma yoluna gitmişlerdir. “Şem halkıydı” dizesi ise, tahmin edeceğiniz gibi “bir adı olan halk” yani şöhretli bir halk anlamında ele alınmıştır. Ama daha önce belirttiğimiz gibi, Şem terimi orijinal anlamı ile ele alınmalıdır; bir ROKET olarak.

Peki, Nefilim terimi ne anlama gelmektedir? Sami dilinde ki kök NFL’den (aşağı atılmak) türeyen bu kelime, tam olarak “Dünya’ya atılmışlar” anlamına gelir”.

Bu konu ile ilgili en ilginç noktalardan biriside Üstad Beddiüzzaman Hazretleri’nin neredeyse 50 yıl önce yazdığı Lemalar adlı eserinde aynen şu ifadelerin geçiyor oluşu:

“İşte, gel güneş ile muhtelif on iki seyyarenin muvazenelerine bak”

Kuran’ı Kerim de bu 12 gezegenden Yusuf Suresi’nde açıkça bahsetmektedir.

“Hani Yusuf babasına şöyle demişti; Babacığım ben rüyada on bir yıldızla, Güneş ve Ay’ı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm” ( Yusuf 12/4)

İlahiyat Profesörü Celal Yeniçeri bu ayeti bakınız nasıl yorumluyor:
“Ayette yıldızların ay ve güneşle beraber söylenişi ve onların “necm” yerine “kevkeb” (Sümercesi Kakkuba’dır) kelimesiyle dile getirilişi bunların gezegen olma ihtimallerini güçlendirmektedir. Çünkü Kur’an da kevkeb kelimesi daha önce gördüğümüz gibi genellikle gezegen anlamında kullanılmıştır. Eğer biz ay ve güneşi 11 sayısından çıkarırsak geriye 9 kalır. Fakat ayetin ifadesinde böyle bir çıkarma işlemine gerektirecek bir durum bulunmamaktadır. Biz ayetteki “kevkeb” kelimesini genelde olduğu gibi gezegen anlamında ele alır ve bunu da Yusuf’un kardeşlerinin yanı sıra doğrudan gezegenlere yorumlarsak Yusuf ailesi gibi güneş ailesinin 11 gezegene sahip olduğuna hükmedebiliriz. Güneş ailesinin elbet gezegenlerden başka çok sayıda kuyruklu yıldızları, gezegenlere ait ayları ve bir çok küçük gezegenleri vardır ve bu aile sanıldığı kadar küçük değildir. Kim bilir belki bir gün Yusuf’un rüyası gibi bu 11 gezegen sayısı gerçekleşir ve “Nuh Felek” yerini bu sayıya terk eder”.

Peki, Sitchin’e göre 12. Gezegen’e ne oldu. Sitchin cevabı bulmuş gibi gözüküyor. Sümer metinlerine göre ani bir çarpma sonucu yörüngesi değişti ve güneş sistemi içerisinden aniden çıktı. Dünyaya gelmiş olan Nefilimler ise Tufan ile birlikte yeryüzünü terk etmek zorunda kalmışlardır.

İnsanlığa Dünya’nın gerçek yapısını ve gökleri öğreten Nefilimler, kadim gökbilimci rahiplere sadece Satürn’ün ötesindeki gezegenleri bildirmekle kalmamış, en önemli gezegenin, gelmiş oldukları gezegenin varlığını da öğretmişlerdir.

Eski Sümer Uygarlığı bugünkü Irak’ın Mezopotamya bölgesinde günümüzden yaklaşık 4500 yıl önce (M.Ö 3500-M.Ö 2000) yaşamış Mayalar, İnkalar, Aztekler, Mısırlılar gibi üstün zekâsı kanıtlanmış uygarlıklar arasında sayılan önemli bir uygarlıktır.

Gökten inen Tanrıların uygarlığı olarak anılan Sümerler kökeni dünya dışı varlıklara dayandırılan en eski uygarlıklardan biridir. Arkeolojik kazılar sırasında bulunan Sümerler’e ait tabletlerde “Güneş Sistemimiz”in açıkça resmedildiği

Çivi yazıları da Sümerlerin geçmişinin çok gerilere uzandığını kanıtlar niteliktedir. Bu kültürün binlerce yıldır gömülü olan çamur tabletlerinin deşifre edilmesi M.Ö.450.000’e kadar uzanan kökler çıkarmaktadır karşımıza. Sümer mitlerine göre Tanrılar ateşten gemilerle yolculuk ediyorlardı. Bu Tanrılar daha sonra dünyaya inmişler İnsanoğlunun ilk ataları ile birleşerek Sümer ırkını meydana getirmişler ardından da yıldızlara geri dönmüşlerdir.

M.Ö. 3000 yıllarında yaşamış olan tarihçi Berose’ye göre Fırat kıyılarında konaklayan Sümer halkı denizden gelen yarı insan yarı balık şeklinde yaratıklar tarafından meydana getirilmişlerdir.. Buna göre Güneş Tanrısı Utu aşk Tanrıçası Inanna ve gökyüzü Tanrısı Enlil uzaydan gelmişlerdir. Tanrı Enlil dünyalı Meslamtaya ile birleşmiş ve onu ilahi tohumla hamile bırakmıştır.

Sümerler’in Tanrıları tasvir etmek için en çok kullandıkları sembol yıldız ya da yıldızların çevresinde dönen değişik boyuttaki gezegenlerdir. Ayrıca kafasında yıldızlar taşıyan kanatlı toplarla gökyüzüne uçan Tanrı resimleri de mevcuttur.

Sümerler ile ilgili en önemli teori ise insanlığın başlangıcı olarak varsayılmalarıdır. Bilim adamları bu teoriyi onların yaradılış efsanelerine dayandırıyorlar. Sümerlilerin tanrısı kabul edilen, hatta tabletlerde astronot kıyafeti giymiş şekilde tasvir edilmiş, DNA şekillerini anımsatan sarmal yapıdaki sütunlar arasında gösterilmiş İştara, bu teorinin başlıca kahramanıdır.

Efsaneye göre.

Sümerlilerce de keşfedilmiş ve yakın zamanda günümüz bilim adamlarının da bulduğu üzere güneş sisteminin bir gezegeni olan fakat yörüngesi çok geniş olan Marduk (Nibiru)’ tan gelen İmunaki insanlarının başı İştara bundan 6000 yıl önce Marduk’tan dünyaya gelerek halkına bilgiler sundu ve gizli bir şekilde bulutların arasından süzülerek dünyadan ayrıldı. Dünya’ya gelişi Marduk’la o zamanki Dünya olan Tiamat’ın çarpışmasıyla oldu. Bu çarpışmadan sonra Bugünkü Dünya Ay ve yörüngemizdeki kuyruklu yıldızlar oluştu. Mars’a kuraklık geldi suyu yok oldu. Merkür kurudu. İmmunaki insanları teknolojileriyle insanları yarattılar.

Bu çarpışmanın kanıtı olarak günümüz Antarktika kıtasındaki göktaşı kalıntıları gösterilmektedir. Sümerlilerin tanrı kavramını inancımızdan farklı olarak insana benzeyen bir şekilde tasvir etmiş olmaları günümüzde aykırı olarak kabul edilse de yaradılışla ilgili tabletleri de bulunmaktadır. Bu tabletlerde böyle bir çarpışmanın olacağını önceden astronomik ilerleyişleri sayesinde sezdikleri ve yeni oluşacak olan dünyanın benzer bir değişime 2000 sonrası senelerde gireceği belirtilmiştir.

Azeri kökenli arkeolog Zecharia Sitchin Sümerliler üzerinde yaptığı araştırmayı “Genesis Revisited” adlı kitabında değinmiş. Bıraktıkları tabletlerden, yaşadıkları ortamlara kadar her durumu inceleyen Sitchin, üstün zekalı Sümer Uygarlığı ile ilgili ilginç iddialarında şöyle bahsediyor.

“Geçmişte Efsane olarak sayılan olguların bir kısmının doğruluğuna kesinlikle inanıyorum. Çünkü şu anki teknolojinin kazandırdığı edinimler, bu kadim uygarlığın tabletlerinde de yer alıyor. Fakat bunlar tabletlerde Sümerlilerin inanç olgularından doğan efsanelerin bir sonucu olarak gösterilse de bugünün bilimi ışığında kanıtlanmışlardır. Bu önemli bulgular, Sümerlerin akıllı uygarlıklar tarafından ziyaret edilmiş olmaları ki bu durumun bahsedilişini yaradılış efsanelerinden öğrenebiliyoruz, geleceği bilmeleri insanlığın diğer güneş sistemi gezegenlerine kartallar gibi inmeleri (Ay’a ayak basmamız) ve astronomik keşiflerde bulunmaları. Sümerlilerin bu çalışmaları günümüzde 60’lı yıllarda aya inilmesi ve 70 ve 80’li yıllarda Mars yüzeyindeki araştırmalarla açıklanabildi. Sümerliler astronomik çalışmalarında gezegenlere şekillerine göre isim verdiler. Uranüs gezegenini çok parlak ve çok yeşil olarak tanımladılar. Bu özellik bilim adamlarınca 1930 yıllardaki ilk keşfinin ardından kanıtlandı. Uygarlık ayrıca Uranüs’ün neden eğik bir yapısının olduğunu da açıklamış. Neptün’ün maviliğinden bahsetmiş olmalarına rağmen günümüz teknolojisiyle mavi gezegen Neptün 1977’de keşfedilebildi. Tabletlerdeki önemli veriler dönemimizdeki uzay araçlarıyla kanıtlandı. Bu ve bunun gibi görmeden veya herhangi bir araçla inceleme yapmadan bilinemeyecek olgulara sahip olabilmeleri; araştırmacıların sürekli “yabancı uygarlıkların etkisinde mi kaldılar sorusunu akıllara getiriyor”.

Mars’taki araştırmalarda da geçmiş uygarlıkların teknolojik açıdan ileride olduklarını destekleyen bulgulara rastlanmıştır. Bunlardan en önemlisi ise Mars yüzeyindeki insan yüzleri ve İnka şehirlerini andıran Piramitler. Araştırmalar esnasında UFO görüldüğü iddiaları ve hareket eden kartal şeklindeki gölge. Gene efsanevi Maya uygarlığında bahsedildiği üzere Sümerlilerin de ikinci çarpışmanın bir krokisini çizmesi, 12 gezegenden bahsetmesi, Dünya’nın 7. Marduk’un ise 10. gezegen olması ve Plüton’u önceden keşfetmeleri… sizce bir tesadüf mü?

Tabi ki değil. Günümüz mantığını güttüğümüz zaman veya var olan efsaneleri doğru bir şekilde yorumlayabildiğimizde olayın çok farklı bir boyuta eriştiğini görebilmekteyiz.

Sümerlilerin Şaşırtan bilgileri

* Sümer toplumu astronomi bilgileri geniş matematik bilgileri şaşırtıcı sanatları ve mimari teknikleri kusursuz olan bir toplumdur. Öyle ki Ninova kalıtlarında bulunan bir hesabın sonucu 195.955.200.000.000 sayısına kadar varır. Oysa Batı uygarlığının atası sayılan Yunanlılar uygarlıklarının en parlak döneminde bile 10.000 sayısının üstüne çıkılamamış ve 10.000’den ötesini ‘sonsuz’ olarak kabul etmişlerdir.

*Sümerler Ay’ın dönüşlerini bugünkü hesaplardan sadece 0.4 saniye farkla bulmuşlardır.

* Sümerlerin belge damgalamak ve aynı zamanda Hazine görevi de yapan tapınaklardan vergi toplamak için kullandıkları silindir mühürler insanoğlunun yaptığı ilk minyatür anıt örnekleridir ve evrenden dünyamıza yapılan Tanrısal ziyaretlerin etkileyici kanıtlarıdır. Bu mühürleri incelediğimizde ilginç mitolojik sembollere ve yıldızlar gezegen sistemleri kanatlı küreler ve uzayda yüzen cisimler gibi astronomik figürlere rastlarız.

* Günümüzde hepimiz biliyoruz ki; dev gezegenler olan Jüpiter ve Satürn’ün ötesinde daha belli başlı olan Uranüs ve Neptün ile küçük bir gezegen olan Plüton uzanır. Fakat böyle bir bilgi oldukça yenidir. Uranüs 1781 yılında gelişmiş teleskopların kullanılması yoluyla keşfedilmiştir. 1846’da ise Neptün’ün yeri astronomlar tarafından matematiksel hesaplamaların yardımıyla kesin olarak belirlenmiştir. Neptün’ün bilinmeyen yerçekimsel bir çekim gücünün etkisi altında olduğu anlaşılmış ve 1930’da Plüton’un yeri keşfedilmiştir. Oysa Sümerler binlerce yıl öncesinden tüm bu bilgilere sahiptiler. Daha da ilginci Sümerler Nibiru adlı bir başka gezegenden daha bahsetmişler ve bunun güneş sisteminin dışında bulunan ve güneşin geniş eliptik yörüngesine takılarak 3600 dünya yılı süresince burada kalan bir gezegen olduğunu söylemişlerdir.

Güneş Sistemimizin bilinen en uzak mesafelerinin ötesinde başka bir gezegenin var olup olmadığı sorusu Uranüs ve Neptün gezegenlerinin yörüngesel hareketlerindeki düzensizliklerle yakından bağlantılıdır. Yerçekimsel bir kuvvet bu iki dev gezegenin yörüngelerinde düzensizliklere yol açmaya devam etmektedir. Bu kuvvet çok uzak ve görünmeyen büyük bir nesnenin varlığını akıllara getirmektedir. Bu uzun zamandır aranan X Gezegeni olabilir.

Göklerde yapılan son ciddi araştırma 1930 yılında 9’uncu gezegen olan Plüton’un keşfine yol açmıştı. Fakat bu hikaye 1781’de İngiliz astronom ve müzikçi William Herschel tarafından keşfedilmesiyle başlamıştır. O zamana değin gezegenlerle ilgili sistemin Satürn ile sona erdiği sanılıyordu. Bugün bilim adamları dünya yüzeyinin altında uzanan büyük kaya katmanlarının oluşumunu ve hareketini inceleyen çalışmalara ilişkin teorileri kabul etmektedir. Dünya üzerindeki bütün kıtaların bir zamanlar gezegenin tek bir yerinde bulunduğunu gösteren çalışmalar ve makaleler mevcuttur. Bu çalışmaların açıklığa kavuşturamadığı soru şudur: ‘Eğer bütün kıtalar tek bir yerde toplanmış idiyse gezegenin öteki yanında ne vardı?’ Bu ‘öteki yan’ muazzam bir boşluk olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlama Dünyanın oluşumuna ilişkin Sümerler’e ait hikaye ile benzerlik göstermektedir. Sümerler Dünyanın Nibiru ya da X Gezegeni ile çarpışarak “Tiamat” olarak adlandırılan yarım bir gezegen haline geldiğini söylemişlerdir.

Son iki yüzyıl içinde yeni gezegenlerin keşfedilmesi daha büyük ve iyi teleskopların dizayn edilmesinden çok matematik bilimi sayesinde mümkün olmuştur. Dış gezegenlerin yörüngelerindeki açıklanamayan matematiksel düzensizlikler astronomları keşfedilmemiş daha uzak bir gezegenin varlığı hakkında düşünmeye teşvik etmiştir. Astronomlar bu gezegenin varlığından o derece eminler ki ona şimdiden X Gezegeni ya da 10’uncu Gezegen adını vermişlerdir. 1982 yılında NASA “dış gezegenlerin ötesinde gizemli bir nesnenin var olduğu kesindir” şeklinde bir bildiride bulunarak X Gezegeni’nin varlığına ilişkin olasılığı resmi olarak kabul etti.

Bir yıl sonra uzaya yeni fırlatılan IRAS (Infrared Astronomical Satellite-Kızılötesi Astronomik Uydu) uzayın derinliklerinde büyük gizemli bir nesne tespit etti. Washington Post California JPL’den IRAS Projesi’nde görevli bir bilim adamı olan Gerry Neugebauer ile yaptığı röportajı şöyle özetledi: “Orion Takımyıldızı yönünde dev gezegen Jüpiter kadar büyük ve bu güneş sisteminin bir parçası olabilecek kadar Dünya’ya yakın bir gökcismi bulunmuştur.
Birleşik Devletler Donanma Rasathanesi tarafından yapılan son hesaplamalar Uranüs ve Neptün gezegenlerinin yörüngesel hareketlerinde meydana gelen düzensizlikleri onayladı. Rasathanede çalışan bir astronom olan Dr. Thomas C. Van Flandern bu düzensizliklerin tek bir keşfedilmemiş gezegenin varlığıyla açıklanabileceğini söylemektedir. O ve bir meslektaşı Dr. Richard Harrington 10’uncu gezegenin Dünyadan 2 ila 5 kez daha büyük ve Pluton’un yörüngesinin 5 milyar mil ötesine ulaşan oldukça eliptik bir yörüngeye sahip olması gerektiğini hesaplıyorlar.

Tıpkı Sümerlerin söylediği gibi…

Sumerler – Niburular – Nuh – Tevrat

Çarpışma sonucu değişen güneş sistemindeki yeni gezegen Niburu, dünyaya yaklaştığında Niburu’lar (Annunakiler) yeryüzüne ziyaretler yapıyorlar. Bu ziyaretlerde Ay’ı üs olarak kullandıkları söyleniyor. Onlar dünyaya geldiklerinde insanlar daha ilkel bir canlıydılar. İnsan gücüne ihtiyacı olan uzaylılar, bu ilkel yaratığın evrimiyle oynuyorlar ve bazı genetik deneyler yapıyorlar. Sonunda başarılı olup ilk insanı, yani “Adapa”yı yaratıyorlar. Yorumlara göre bu ilk Homosapien insan olabilir. Zamanla insanlar ve tanrılar bir arada yaşamaya başlıyorlar ve bu da Tevrat’tan bildiğimiz bir hikaye. Daha sonra bazı tanrılar bu durumdan rahatsız oluyor Sümer hikayelerine göre. Bu hikaye Tevrat’ta da yer alıyor, uzaylılar bir tufan vesilesiyle insanların yok oluşuna tanık olmak istiyorlar, ama aralarındaki bir tanrı (adı Enki) insanlara karşı bir sevgi beslediği için onları kurtarmak için bir tanesine durumu anlatıyor. Bu Sümer hikayesi de neredeyse son cümlesine kadar Tevrat’taki Nuh hikayesi ile çok benzemekte.

Annunaki’ler dünya yılı ile ölçüldüğünde çok uzun ömre sahipler, çünkü kendi bir yılları 3600 dünya yılı ediyor. Tevrat’taki soy ağacı sıralamasında Nuh’un torunları listelenmiş ve her birinin yüzlerce yıl yaşadığı anlatılmış. Tıpkı yine Sümer hikayelerinde olduğu gibi…

Sümer yazıtlarında buna benzer akıl dışı bütün konuları sıralamak, tuğla gibi üst üste dizmek ve Tevrat ile benzerliklerini ortaya koymak bizi şöyle bir sonuca götürüyor:

Tevrat’taki yaratılış ile tufan hikayeleri ve tanrılar (belki de uzaylılar) Sümer hikayeleri ile çok yakından bağlantılı!

Cevaplayamadığımız asıl soru, bu yazıtlarda ismi geçen tanrıların gerçekten uzaylılar olup olmadığıdır.