Son Dakika

Türkiye Ufo Dosyası

Amerika’nın haber alam birimi olan CIA, 1949 yıllından beri Ağrı Dağı zirvesine yakın bir buz kütlesi üzerinde uzun zamandır çok gizli araştırmalar ve incelemelerde bulunuyorlardı Hatta öyle ki bu bölge üzerinde bilimsel çalışmalar yapıyoruz adı altında bir çok defalar insansız casus uçaklarla gökyüzünden görüntülemelerde bulundular. Uydu üzerinden de sayısız görüntüleme işlemi yaptıkları biliniyor.

Bu çalışmaların görünen yüzü Nuh’un gemisini aramak gibi gözükse de birde bu işin bilinmeyen bir tarafı daha vardı. Bilindiği üzere NASA’nın da uzay çalışmalarında hep bir görünen birde görünmeyen misyonları olduğunu ve bu misyonun içeriğinin dünya dışı yaşamı arama ve onlarla irtibat kurma projeleri olduğunu artık hepimiz çok iyi biliyoruz.
Son 10 yıldır sayısız bilim insanı ve üst düzey yetkili ajanlar bu bölgede incelemelerde bulunmuşlarsa da Nuh’un gemisine dair kesin bir kant elde edememişlerdir.

Fakat bu gizli araştırmalardan elde edilen bazı görüntüler onca sıkı takibe ve özene karşılık bir şekilde basına sızmayı başarmıştır. 7 yıldır bu konuyu yakından takip eden ve bizzat o bölgede incelemelerde bulunan Profesör Porcher Taylor Ağrı dağı zirvesine yakın bir yamaçta çekilmiş olan bu enteresan fotoğrafları bazı yayın organları ile paylaşmıştır. ABD’nin bilgi edinme yasasından faydalanan Taylor özel şartlara bağlı olarak konuyla ilgili açıklamalarda da bulunmuştur.

Basına sızan fotoğraflar arasında gizli askeri tesisler, işaretli bazı hassas noktalar, ve çok gizli başlığı altında toplanmış binlerce kare fotoğraf yer almaktadır.

Bu fotoğraflardan bizi özellikle ilgilendiren nokta; fotoğraflardaki bir çok karede buzul alana çakılmış yada inmiş gibi duran UFO fotoğrafları, ve fotoğrafların bir kaçında ise İnsanımsı yada robotumsu devasa bazı varlıkların görüntülenmiş olmalarıdır.

Görüntülerin elde edildiği koordinatları da veren Taylor bu çalışmanın asıl amacının uzaydan gelen ve dünyamızda üsleri bulunan bir takım zeki varlıklarla irtibat kurma ve onların teknolojilerini deşifre etme çabası olduğunu açıklamıştır.

Koordinatlar : ( yaklaşık 15.500 yükseklik : anormallik (39 ° 42’10 “N 44 ° 16’30” E “44 ° 16’30 N” ECoordinates yaklaşık 39 ° 42’10) Ağrı Dağı’nın Batı Platosu’nun kuzeybatı köşesinde yer almaktadır ft (4.724 m), dik bir düşüş yamaç olduğu fotoğraflardan görünen kenarında 16.854 ft (5.137 m) zirvesine, bazı 2,2 km (1.4 mil) batısında yer almaktadır.)

Bu görüntüler ilk defa 1949 yılında CIA in keşif araçları tarafından çekilmişlerdir. Daha sonraları da sayısız defa bu keşif inceleme, görüntüleme uçuşları sürdürülmüştür. ( 1949 – 1956 – 1973 – 1976 – 1990 – 1992 – 2003 – 2007 – 2009 – 20012 )

Elde edilen ilk görüntüler 1949 yılında Profesör Porcher Taylor tarafından Richmond Üniversitesinde görevli profesörlerle paylaşılmış ve daha sonraları bu görüntüler Stratejik ve uluslar arası çalışmalar Washinghton merkezli bir araştırma merkezinde incelendiler.

Daha sonra 1995 ve 2000 yılları arasında IKONOS uydusu kullanılarak yeniden bölge üzerindeki aktiviteleri izlemek için yeniden bölge üzerine odaklanılmıştır. IKONOS uydusu 5 Ağustos ve 13 Eylül tarihleri arasında 2000 kadar sıra dışı faaliyeti görüntülemeyi başarmıştır.

2006 yılında bu bilgilerin halkla paylaşılacağı söylense de bu görüntüler ve Ağrı dağı yamacındaki bu dünya dışı varlıklara ait faaliyetler hakkında en ufak bir açıklama yapılmamıştır.

Tek bilinen ise dünya dışı varlıkların Buzul kütlesi altındaki bir çok yeraltı merkezinde sayısız hareketlerde bulundukları ve bazı yerlere sayısız giriş çıkış olduğu bilgisidir.

Atmosferi geçen ve Dünyada büyük bir felakete yol açabilecek devasa büyüklükteki bir Meteor, yeryüzüne çarpmadan bir UFO tarafından havada parçalanarak etkisiz hale getirildi. Dünya UFO’loji literatüründe kayıtlara geçmiş olan en önemli olaylardan biri olarak sayılabilecek bu olay, Havada 4, yerde de 2 olmak üzere toplam 6 uçağın uçuş ekibi tarafından ve yerden de değişik bölgelerden yerel halk tarafından gözlemlendi ve amatör bir kamerayla kayıt altına alındı.

Sun Express Air- Uçuş No: 590, Boeing 737
Kapt. Pilot: Ercan Eken
Yrd. Pilot: Sinan Yılmaz

Tarih 1 Kasım 2002 saat sabahın 05:30’u yerden yükseklik 26 bin feet. Antalya’dan havalanıp Avusturya’ya giden “ Sun Express Air”in pilotu Ercan Eken, Afyon semalarında uçarken kokpitinin camından çok parlak ışıklar saçan bir cisim gördü.

Cisim iniş farlarını yakmış bir uçağın her zamanki sıradan (zaman zaman uçaklar birbirlerine yaklaşırken iniş farlarını yakarlar) görüntüsüne benziyordu. Hatta 1996 yılında görülen Halley-Bob kuyruklu yıldızının görüntüsünü hatırladım. Çünkü arkasında küçük bir iz bırakıyordu. First Officer Sinan Yılmaz’a bu ışığın ne olabileceğini sordum. İniş farlarını yakmış bir uçak olabileceğini söyledi. İrtifasının bu istikamette 41.000 feet olabileceğini fakat bunun daha yüksek olduğunu söyledim. Görülen ışıklı nesnenin yaklaşık uçuş istikameti 060 derece idi.

26 Yıllık uçuş deneyimi olan pilot Eken “Biz bir mucizeye şahit olduk” diyerek gözlemlediği uçan ışıklı nesneyi şöyle tanımlıyordu;

“10-15 kadar küçük fakat mesafeye göre hesaplayınca yaklaşık Boeing 747 uçağı büyüklüğüne yakın nesneler birbirine çok yakın mesafede uçuyorlardı. Olay yaklaşık 1,5 dakika sürdü. Nesneler gözden kaybolurken radara yerel saatle 05:44 de rapor ettik”.

Ercan Eken’le aynı uçakta bulunan yardımcı pilot Sinan Yılmaz’da olayı doğruladı. Sun Express Air’in Antalya’dan havalanan bir başka uçağının kaptanı Yılmaz Atlı da Afyon üzerinde geçerken aynı olaya şahit oldu. Dijital fotoğraf makinesi olmasına rağmen heyecandan çekim yapamayan sadece nesnenin geride bıraktığı izi görüntülemeyi başaran Atlı, gördüğü sıra dışı cismin 100 saniye kadar uçtuğunu ve bir bütünmüş gibi görünürken tam önlerinde bir çok parçaya ayrıldığını söylüyor.

Bir sürü ışık kütlesi

İnter Air- Yolcu Uçağı
Kapt. Pilot: Salim Gönüç
Yrd. Pilot: Fatih Aksoy

Aynı istikamette uçmakta olan İnter Air Yardımcı Pilotu Fatih Aksoy’da olayı yaşayanlardan biriydi. Gözlemlediği cismin kendilerinden yaklaşık 20 bin feet daha yukarıda olduğunu ifade eden Aksoy gördüklerini şöyle anlatıyor.

“İlk bakışta ne tek parça gibi görülse de uçağımızın hizasına geldiğinde cismin ortada büyük bir kütle ve kenarlarında kolunda uçan sanki onlarca uçaktan oluşmuş gibiydi. İlk aklımdan tanker uçağından yakıt ikmalimi yapılıyor diye bir düşünce geçti. Ama okadar uçakla olması imkansız diye düşündüm.”

Yardımcı Kaptan Pilot gördüklerini böyle ifade ederken, başka görgü tanıkları da ortaya çıkmaya başladı. Bunlar: İzmir Adnan Menderes Havalimanında olup ışıklı cisimleri yerden izleyen bir başka Uçuş Ekibi, Kapt. Pilot Vedat Gürbüz, Kabin Amiri Bilge Yılmaztürk ve Hostes Hatice İnceler di.

Bu uçuş ekibi Adnan Menderes Havalimanı’nda uçağa giderken Afyon istikametinde havada uçan 4-5 cisim gördüklerini dile getirdiler. Kaptan Pilot Muhsin Aktar’da tanımlayamadıkları bazı ışıklı uçan nesneler gördüklerini açıkladılar.

Yerde gözlem yapanlardan biride Kütahya Altıntaş’ta imamlık yapan Hasan Hüseyin Yavuz du, Hüseyin Yavuz olayın olduğu gece gökyüzünde ışıklar saçan bir UFO gördüğünü iddia etti. Konak Camii imamı Yavuz, önceki sabah namazı için evinden camiye giderken gökyüzünde ışık saçan parlak cisimler gördüğünü söyledi.

Yavuz, “İnce, uzun minareyi andıran parlak cisimler gördüm. Uşak yönüne doğru gözden kayboldular” diye konuştu.

Altıntaş’ta oturan Ulvi Sarıkaya da aynı saatlerde, Yavuz’un gördüğü parlak cisimleri gördüğünü söyledi. Sarıkaya, “Sabah ezanına yakın saatlerde gökyüzünde cisimler gördük. Gökyüzündeki cisimler bir ara sarı ışık kütlesi haline geldi. Her tarafı parlaktı. Gözlerimle görmesem inanmazdım” dedi.

Bu olağanüstü olayın amatör kamerayla çekilmiş görüntüleri.

Bu olağanüstü olay 1 Kasım 2002 saat 5:38’de Halil Yalçın tarafından karısıyla beraber Balıkesir – Susurluk arasında arabayla giderken çekilmiştir.

Basit bir meteor olayı mı

Basında çıkan ve olaya basit bir meteor olayı deyip gülüp geçen bazı kesimler olduğu gibi olayın sıradan bir meteor olayı olmadığını kanıtlayan bilimsel veriler karşısında susmayı tercih ettiler. Acaba bu olay gerçekten abartılmış süsülenmiş bir meteor yada kuyruklu yıldız olayımıydı yoksa devasa büyüklükteki bir meteorun, bir UFO tarafından havada etkisiz hale getirilişinin görüntülenmesimiydi şimdi bu konuyu masaya yatırıp bilimsel veriler ışığında bir değerlendirelim.

Meteor yada Kuyruklu Yıldız mı

Bilinen sıradan meteorlar atmosferimizin 70 ila 100. kilometresine girdikleri anda bu katmanlarda aşırı hız, sürtünme ve koruyu katmanlara mukavemetten alev alıp yanmaya başlarlar. Bu olaydaki ise 45.000 feet’e kadar yani 15 km ye kadar inmiş 15-20 tane ve en az 30-40 metre büyüklüğünde oldukları tahmin edilen meteorlar, normalde bunların yeryüzüne çarpmaları ve de çok büyük bir felakete yol açmaları gerekirdi.

Normal olarak Meteorlar yatay uçamazlar, yerçekimi kurallarına uygun olarak en az 45 derecelik açılarla düşerler ve de normalde, hiçbir meteorun içinde bu olayda görüldüğü gibi yanıp sönen manevra yapan ışıklı cisimler görülmezler.

Roket veya Uydu olabilir mi

Bu cismin bir roketin parçası olduğunu düşünürsek, roket parçası güneydoğu yönünden kuzeybatıya doğru, yolcu uçağıyla genelde aynı yönde ilerlemekte ve uçağın rotası ile kesişmemekte. UFO’nun yolcu uçağının önünde uçuşunu gösteren simülasyonlarda da açıkça görüldüğü üzere UFO ve meteor farklı yönlerde uçmaktadır. Ayrıca Roket parçasının seyrettiği yükseklik raporlara göre 78 km’den fazla ve 78 kilometre 255.905 feet’e denk gelmektedir. Yani Roket parçası en azından 229.000 feet yükseklikte ve yolcu uçağıyla aynı yönde ilerlemekteyken bu parçanın 36.000 feet yükseklikte seyreden uçağın önünden geçmesi olanaksız.

Sonuç olarak veriler ve raporlar göz önüne alındığında bu olayın sıradan bir meteor olayı yada bir uydunun işi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Görüntülerle tespit edilmiş bu cismin meteoru etkisiz hale getirirkenki video görüntüsü ve meteorun neredeyse içinden geçerken ki video kayıtı cismin manevra yapan ışıklar saçan olağanüstü bir gök taşıtı (UFO) olduğunu kanıtlamaktadır.

2 Şubat 1989 gece saat 2.00 sularında önce Esenboğa, sonra Mürted Havaalanları üzerinde sarı, kırmızı ve yeşil renkli ışıklar saçan 10 adet esrarengiz gök cismi görüldü. “Uçan Daire” heyecanıyla bir anda tüm Ankara ayağa kalkarken, Hava Kuvvetleri alarma geçirildi. Çıplak gözle izlenebilen ve radarda da görülen esrarengiz cisimlerden biri, Esenboğa Havaalanının 2 numaralı pistine inecek kadar yaklaştı.

Bu arada Mürted’den bir F-16 ve Eskişehir’den bir F-4 Fantom filosu havalanıp “UFO”ları kovaladı. Ulaştırma Bakanı Ekrem Pakdemirli’nin emri üzerine Esenboğa’ya giden Devlet Hava Meydanları Genel Müdürü Mustafa Özatamer, sabaha kadar uçuş kulesinde nöbet tuttu. Özatamer, radardan da izlenen uçan daire benzeri cisimlerle ilgili bilgi alırken, dürbünle gökyüzünü tarayan kontrol görevlisi “Görüyorum, UFO’ları görüyorum, işte hareket ediyorlar” diye bağırdı.

O sırada Esenboğa Havalimanında İstanbul’a gitmek için bulunan dönemin Başbakanı Turgut Özal ve Bakanlar ve Milletvekilleri büyük bir şaşkınlıkla ışıklı cisimlerin manevralarını izlediler ve Özal’ın uçağı ancak 1 saat sonra kalkabildi..

1981 ve 1982 yıllarında geceleri etraflarına ışıklar saçan uçan cisimler Niğde–Aksaray semaların da görüldüler. Kimisi alaca karanlıkla ortaya çıkarken kimisi ise gündüz vakti kendini yerel halka göstermekteydi. Niğde–Aksaray da bu sıradışı gökcisimlerinin geçtiği her yerde radyo, televizyon ve saatlerin bozulduğu, akülerin boşaldığı rapor ediliyordu. Bu tarihlerde Niğde–Aksaray semaları bu cisimlerin adeta istilasına sahne oluyordu. Her gün bir gözlem ve rapor yetkililere ulaşıyor telefon hatları kilitleniyordu. Ve devlet olup biten karşısında şaşkın haldeydi.

Gelin şimdi o tarihlerde yerel halk içinde korku ve paniğe yol açan UFO gözlemlerine kısa bir göz atalım…

15 Aralık 1981. Niğde-Aksaray:

Bir UFO’yu çok yakından gözlemlemeyi başaran bir tanık M.A Özel hava karadıktan kısa bir süre sonra Renault marka arabasıyla Renault Servisi binalarının bulunduğu yerdeyken, arabanın 200-300 m kadar yukarısında gözlerini kamaştıran son derece parlak beyaz bir ışık gördü. İlk anda şaşkınlığa uğrayan :Özel kendini toparlayınca meçhul ışığa sinyal verircesine arabasının farlarını yakıp söndürmeye başladı. Bu arada o güne kadar sorunsuz çalışan kol saatinin durmuş olduğunu fark etti. Çevresine kavuniçi tonda bir ışık saçan esrarengiz cisim aniden yola doğru bir manevra yaptı. Sanki yola konacakmış gibi iyice alçaldıktan sonra tekrar yükseldi. Ve bir süre havada asılı halde kaldı. Elips biçimli cisim gökyüzünde adeta bir karpuz büyüklüğündeydi. Nesne havada asılı dururken hızla yakındaki ilçe merkezine giden Özel yanına bazı yetkilileri alarak tekrar gözlem yerine döndü.

Olay yerine geldiklerinde cismin Konya istikametine doğru yol alıp uzaklaştığını gördüler. Nesne turuncu bir ateş topu halini almıştı. Cisim uzaklaştıkça parlak bir nokta halini almaya başlamıştı. Cismin bulunduğu noktaya gidince bu kez cismin tekrar eski boyutuna döndü görüldü. Nesne bir süre daha arabanın önünde ilerledikten sonra tekrar Konya istikametine doğru hızlanıp gözden kayboldu.

16 Aralık 1981. Niğde-Aksaray:

Mesut Torlak isimli bir benzin istasyonu çalışanı akşamüzeri 20:00 – 23:00 saatleri arasında tam 3 saat boyunca bir UFO gözlemi yaptı. Güney istikametinde oraya çıkan kırmızı ışıklar saçan cisim karpuz büyüklüğünde dairesel bir şekle sahipti. Cisim kırmızı renginden sonra etrafına alacalı renkler saçarak Mesut Torlak’ın bulunduğu benzin istasyonunun arkasındaki binalara doğru yönelerek gitgide alçaldı ve ortadan kayboldu. Aynı istasyonda çalışan diğer çalışanlarda bu olaya şahit oldular.

Aynı gün 14 – 15 yaşlarındaki bir gençte benzer bir UFO gözlemi yaşadı. Aytekin adlı genç Lokantada yemek yedikten sonra dışarıdaki tuvalete doğru çıktığında birden başının hemen üzerinde havada asılı halde durmakta olan büyük ışıklı cismi farketti. Yeşil renkteki bu ışığın büyük bir güçle kendisinin bulunduğu noktayı aydınlattığını gören genç büyük bir korku yaşayıp şoka girdi. Ve dişleri birbirine kenetlendi.

16 Aralık 1981. Niğde-Aksaray:

V. Karalar isimli bir UFO tanığı da aynı gece yaşadığı UFO gözlemini şöyle anlatıyordu:

“Kurtuluş Mahallesinde, göğün Çeltek Köyü üzerine rastlayan kısmında, iki adet kırmızı ışığı olan ve bunların üstünde yer alan açık sarı renkteki parlak bir ışıkla adeta sinyal veren bir cisim gördüm. Cismi yanımdaki bir arkadaşımla izlemeye başladık. 15 dakika sonra hareket ederek Kalanlar köyü üzerine doğru 5 dakika da orada durdu. Daha sonra Şereflikoçhisar yönüne doğru kayarak gözden kayboldu. Bunun ne bir yıldız ne de bir uçak olmasının imkanı yoktu”.

Aynı tarihte bir başka tanıkta şunları söylüyordu:

“16 Aralık gecesi saat 19:30’da Kurtuluş Mahallesi Çetin Sokakta olan evimizin önünde altı kişilik bir grup şeklinde bulunuyorduk. Gökte yuvarlak tabağa benzeyen, üzerinde mavi, etrafına da sarı-kırmızı ışıklar saçan bir cisim gördüm. 20 dakika sonra gözden kayboldu. Birileri bunun UFO olmadığını söylemiş. Gözlerimle gördükten sonra bunun ne Aya, ne de bir yıldıza benzemediğini söyleyebilirim. ”

25 Aralık 1981. Aksaray:

21 Aralık akşamı Aksaray’lılar Tümesan inşaatı alanı üzerinde 800-1000 metre yükseklikte havada asılı duran ve çevresine yeşil bir ışık saçan, elips biçimli göz kamaştırıcı uçan bir nesne gözlemlediler.

İlçe jandarma komutanı Yzb. Orhan Çelen hemen olay yerine geldi. Yzb. Çelen geniş bir oda büyüklüğünde olduğunu tahmin ettiği parlak nesneyi ilgiyle izlerken, bir yandan da Kaymakama rapor vermek için elindeki telsizi kullanmak istedi. Anacak sadece hafif cızırtıların duyulduğu telsiz düzgün çalışmıyordu. Yzb. Çelen bunun manyetik alandan kaynakladığını düşünüyordu. Nesne bu gözlemden hemen sonra ortadan hızla kayboldu.

Parlak ışıklar saçan bu yeşil ışıklı cismin Aksaray-Konya yolu üzerinden geçişini izleyenler ise 150 metre çapında olduğunu düşündükleri bir ışık kümesinin yere dikey olarak ışık saçtığını ve o anda yol üzerinde bulunan arabaların stop ettiğini belirttiler.

1 Ocak 1982. Niğde-Aksaray:

Bir başka gözlemci saat 15:00-15:30 civarında Aksaray’ın Atatürk Caddesi üzerindeki Büyükbölücek Mahallesi’nden 3 UFO’nun gökyüzünde yaptıkları bir gösteriyi izledi. Güney yönünde, çok parlak yıldız büyüklüğünde görünen UFO’ların biri sabit duruyor, bir diğeri bunun çevresinde çeşitli manevralar yapıyor , üçüncüsü ise dikey olarak yukarı aşağıya kaydıktan sonra gözden kayboluyor ve tekrar ortaya çıkıyordu.

Aynı günün gecesi Aksaray’lıların artık hemen her gece görmeye alıştıkları, yumurta biçimli parlak cismin geçişi sırasında Ihlara Oteli’nin yemek salonunda elektronik org çalan müzisyen, orgu çaldığında daha değişik tonların çıktığını farketti. Orgu akort etmeye çalışmasına rağmen ancak dördüncü denemesinde başarılı olabildi. Bu ilginç elektromanyetik etkiye otel müdürü Mehmed Eren de bizzat tanık oldu.

2 Ocak 1982. Niğde-Aksaray:

Eczacı Orhan Berksoy yaşadığı UFO gözlemi ile ilgili şöyle bir açıklama yapmıştı:

“Gündüz vakti, tüm Niğde, Aksaray’ın gördüğü parlak nesne, yumurta biçiminde, görünen çapı 10-15 cm kadardı.Güneybatı yönünde havada asılı duruyordu. Gökyüzünün görünmediği puslu bir havada bulutların önünde, sanki semadaki beyaz bir delikmiş gibi görünüyordu. Büyüklüğü zamanla değişti ve küçüldü. Sonra hava karardı. 4 Ocak gecesi de Karasu mevkiinde, yine yumurta biçiminde, yatay ve hareket halinde olan, devamlı etrafına ışıklar saçan bir nesne gördüm”

2 Ocak 1982. Niğde-Aksaray:

Akşam saat 19:05 sıralarında Kurtuluş veDağılgan mahallelerinin üzerinden geçen ışıklı parlak nesne yine Tümesan üzerinde ilerleyerek orada bir süre asılı kaldı ve 20:05 civarında hızla Konya’ya doğru uçarak gözden kayboldu. Kurtuluş mahallesinde oturan Zekeriya Baş ve eşi nesnenin geçişi sırasında Televizyon ekranlarının kararıp yayının bozulduğunu ifade ettiler. Gizemli nesnenin iki gece önce de ilçeye 15 km uzaklıktaki Tokariş köyü üzerinde görüldüğü bildirildi. Köylüler gece ortalığın gündüz gibi aydınlandığını nesnenin geçişi sırasında elektronik tüm aletlerin bozulduğunu bildirdiler.

4 Ocak 1982. Niğde-Aksaray:

Bir gazetenin Aksaray muhabiri Ali Genç, çeşitli gazete muhabirleri ve bölge yetkilileri, saat 19:50 civarında Tümesan’dan önce çıplak gözle, ardından da dürbünle bir UFO gösterisi izlediler. Ufka yakın bir noktada yıldızlardan çok farklı 5 parlak nesnenin varlığını tespit ettiler. Sürekli yanıp sönen ve ışıklar saçan 4 cismin çapı yaklaşık 20-25 cm kadardı. Sürekli gökyüzünde manevralar yapan bu cisimler 40 dakika kadar daha gökyüzünde gözlemlendikten sonra gözlem alanını terk ettiler. Daha sonra gözlem yapılan noktadan biraz ilerde haleli parlak bir nesne görüldü.

5 Ocak 1982. Niğde-Aksaray:

Niğde Aksaray’a bağlı Cangıllı köyü muhtarı Ramazan Öztürk’ün ifadesine göre, gece yarısı Ekecik Dağı üzerine doğru alçalan UFO’yu tüm köy halkı gördü. UFO Ekecik Dağı üzerinde bir süre asılı kaldıktan sonra köylülerin meraklı ve ürkek bakışları arasında gözden kayboldu.

6 Ocak 1982. Niğde-Aksaray:

Mehmet Sürücü isimli tanık saat 18:30 civarında güney batı yönünde ufkun 40-45 derece yukarısında havada asılı duran bir UFO’yu hemen yanında bulunan 3000 Land Polaroid Sx80 kamerası ile görüntülemeye çalıştı. Fakat makinesi onca çekim yapmasına rağmen film çekmedi. 3-4 kez arka arkaya deklanşöre basmasına rağmen makine ancak cisim oradan uzaklaştıktan sonra filmi çıkarıp bastı. Görüntüde UFO’ya dair bir iz görüntü yoktu.

9 Ocak 1982. Niğde-Aksaray:

Yine tanık Ali Genç’in bir başka UFO gözlemi;

“9 Ocak günü ilkokul öğretmeni İbrahim Coşkun’la birlikte saat 19:00’da yine bir UFO gözlemledik. Daha sonra olay yerine gelen bir grup köylü ve ilkokul Müdürü Zülfikar Pelin’de bu cismi gördüler. Cismi dürbünle izledik. Kırmızı, yeşil ve mavi ışıklar saçıyordu. Üzerinde kaplumbağanınkilere benzer kabuklar vardı. Tahminen görünen çapı 95 cm – 1 m kadardı. Saat 19:30 a kadar seyrettik. O saatte kırmızı, yeşildi ve sönen bir mum gibi ortadan kayboldu”

9 Ocak akşamı, Beştepeler Ekecik yönünde seyreden UFO’yu ışıkla yere indirebilirmiyiz düşüncesiyle 1..2..3.. diye sayarak verdiğimiz komutla, yanımızdaki el fenerlerini sürekli olarak yakıp söndürmeye başladık. 3-4 dakika sonra cisimden bize aralıklarla dakik bir şekilde sinyal gelmeye başladı. Biz devam ettik. Cisim bize iyice yaklşatı fakat yere inmedi.

16 Ocak 1982. Niğde-Aksaray:

Tanık Murat Geçgel yaşadığı gözlemi anlatıyor:

“Hamidiye-Alaca köyünde, 16 Ocak gecesi arkadaşımla birlikte nöbet tutuyorduk. Saat 20:00 sıralarında köy çıkışında çok kuvvetli bir ışık gördük. Işığın 500 metre kadar yakınına gittik. Yerde, iki ucundan projektör ışığı gibi ışıklar çıkaran mavi renkli bir cisim duruyordu. Elimizdeki fenerleri yakıp söndürerek sinyal verdik. Havalandı ve bir sağa bir sola giderek yükselmeye başladı. Sonra havada durdu ve arkasından uçmaya devam etti. Bunu birkaç kez tekrarladıktan sonra, hızla uzaklaşarak gözden kayboldu.”

7 Haziran 1982. Aksaray:

Niğde’nin Aksaray ilçesinde 7 Haziran 1982 gecesi saat 21:00 sıralarında çevresine ışıklar saçan esrarengiz bir cisim görüldü. Bu sıralarda 65.000 nüfuslu Aksaray’da elektrikler kesilir gibi oldu ve voltaj düştü. İlçenin Kılıçaslan tepesinde tepsi gibi yuvarlak nesne, çevreye ışıklar saçarak 10 dakika kadar olduğu yerde kaldı. Meçhul cisim daha sonra yeşil, sarı, kırmızı ışıklar saçarak Kurtuluş mahallesi üzerinde ilçeye bağlı Hamidiye Alaca köyü ve Tümesan motor fabrikası tarafına kaydı. Nesne kısa bir süre sonrada Eskil kasabası üzerine doğru kayboldu. Esrarengiz nesnenin görülmesinden sonra ilçe merkezindeki halk ve Hamidiye Alaca köylüleri evlerini terk ederek sokağa döküldüler.

10 Eylül 1982. Niğde:

Gece saat 21:30 sıralarında Niğde’nin Uluağaç köyünde gökyüzünden çevreye parlak ışıklar saçarak inen ve yere düşer düşmez bir gürültü ile patlayan iki meçhul cisim köylüler arasında korku ve heyecan yarattı. Yapılan araştırmalar sonucunda köye üç kilometre mesafedeki tarlalar içerisinde piknik tüpü iriliğinde ve küre şeklinde iki adet cisim bulundu. Birbirine 3 km mesafede bulunan 9 ila 10 kg ağırlığındaki cisimlerin düştükleri yerde kendi boyutlarında kraterler açtıkları ve toprak dokusunu yaktıkları görüldü. Cisimlerin uzmanlarca incelenmek üzere Ankara’ya gönderileceği bildirildi.

Türkiye UFO’loji tarihinde çok önemli bir yer tutan Niğde-Aksaray UFO olayları kayıtlarda yer aldığına görei 10 Eylül 1982 de yaşanan bu gözlemle son buluyor.

Niğde-Aksaray UFO olayları artık yurdun her köşesinden duyulmuşken, özelliklede Niğdeli vatandaşlar UFO görmeye o kadar alışmışlardı ki, hemen her gece Dünyadışı ziyaretçilerle karşılaşıyorlar ve UFO gerçeğini büyük bir sağduyu ile kabulleniyorlardı.

14 Ocak 1982 tarihinde Niğde Kaymakamı Güner Orbay katıldığı bir televizyon programında şu sözlerle UFO gerçeğini dile getiriyordu:

“15 Aralık 1981 tarihinden bu yana ilçemiz semalarında meçhul bir cisim dolaşmaktadır. Bu meçhul cisim bazen 800 metre, bazen 1000 metreye kadar inmekte, halk tarafından ilgiyle ve merakla izlenmiş bulunmaktadır. Meçhul cisim zaman zaman mavi, kırmızı, sarı ve beyaz ışıklar saçmak suretiyle gökte bir müddet asılı kalmakta ve daha sonra nokta halinde kaybolmaktadır. Meçhul cismin ne olduğu hakkında bir şey söylemek benim için mümkün değildir. Bunun aydınlatılmasının ancak bilim adamları tarafından yapılmasının uygun olacağı kanısındayım. Aksaray halkı uzun zamandan beri bu meçhul cismi devamlı, ısrarlı ve merakla izlemektedir.”

İlk kez James Churchward tarafından ortaya atılan, geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, Pasifik Okyanusu’nda bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüş veya bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir. Türklerin Mu Kıtasından geldiği söylentileri de varsayım olarak eklenmiştir.

Churchward’un İddiası

Churchward’un iddia ettiğine göre Mu uygarlığını araştırmasına başlaması, Batı Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletleri’ni okumasıyla başlamıştır. Söylediğine göre, bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet rahibinden öğrenmiştir. Churchward sonraki yıllarda, Amerikalı jeolog William Niven’in Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler üzerinde çalışmıştır. Churchward’a göre, günümüzde Mexico Müzesi’nde bulunan, 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet, Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde yazılmıştı. Churchward’a göre bu tabletler 15.000 yıl önce yazılmıştı.

Varsayımı savunanların görüşleri

Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek Mu uygarlığı hakkında veri toplayan James Churchward’un ve Mu varsayımını destekleyenlerin Mu uygarlığı hakkındaki görüşlerini kısaca şöyle özetlenebiliriz:

* Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır.

* Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan,üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı.

* Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır.

* Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.

* Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu’lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğuydu.

* Mu dininin öğretimini Naacaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı.

* Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.

* Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.

* “Ra” sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, “O” diye hitap ettikleri Tek Tanrı’yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır’a da taşınmıştır.

* Dört ırktan oluşan Mu’lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı.

* Mu’lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler.

* Telepati, duru görü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler Mu’lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu. (Bu, Churchward’un değil, bazı izleyicilerinin görüşüdür)

* Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır. (B.Ruhselman’a göre) Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin Uygur İmparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar Mu varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur.

İleri sürülen kaynaklar

Churchward’un yararlandığı ve tezini desteklediğini ileri sürdüğü kaynaklar şöyledir:

* Dr. William Niven’in 1921-1923 yılları arasında keşfettiği, günümüzde Mexico Müzesi’nde bulunan 2600 tablet.

* Yucatan’da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan ‘Troano El Yazması’. British Museum’da bulunmaktadir.

* Bir başka Maya kitabı olan Cortesianus Kodeksi. Bugün Madrid Ulusal Müzesi’nde bulunmaktadır.

* Paul Schlieman tarafından Tibet’teki bir Budist tapınağında keşfedildiği ileri sürülen “Lhassa Belgesi”.
* Yucatan’da (Meksika) Churchward’un batan Mu kıtasının anısına inşa edilmiş olduğunu ileri sürdüğü Uxmal tapınağı’ndaki yazıtlar. Bu tapınaktaki yazıtlarda “geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir” ifadesi bulunmaktadır.

* Meksiko şehrinin 96 km. güneybatısında yer alan Xochicalo Piramiti yazıtları. Bu piramit, üzerindeki yazıtlara göre, “Batı ülkelerinin yıkımının anısına” inşa edilmiştir.

* Perezianus ve Dresden kodeksleri. Auguste Le Plongeon ve Brasseur de Bourbourg adlı araşturmacılar da Churchward’la aynı dönemde Mu konusunda araştırmalarda bulunmuşlardır; kimilerine göre konuyu ilk kez Le Plongeon gündeme getirmiştir. Arkeolog Egisto Roggero, baron D’Espiard de Cologne, Hans S.Santesson, J.Churchward’dan sonra konuyla ilgilenen önemli araştırmacılar arasında sayılırlar.

Mu araştırmacılarına göre, Büyük Okyanus’daki, Mu kıtasından arta kalan, çoğu insanlarca meskun olmayan adalardaki devasa kalıntılar da Mu varsayımını destekler niteliktedir.

Mu uygarlığının varlığını desteklediği öne sürülen çeşitli bulgular

* Büyük Okyanus’un tabanında sıradağların uzanması.Büyük Okyanus taban analizi haritası,National Geographic

* Polinezya Adaları’nda yapılan araştırmalarda üzerinde insan yaşamayan adalardaki mağaralarda bir milyon yıllık resim ve kabartmalara rastlanmıştır.

* Mikronezya’nın Carolin Adaları’nda az nüfuslu yerlilerin yapamayacağı dev kalıntılara rastlanmıştır.

* Carolin Adaları’ndan, üzerinde az sayıda yerlinin yaşadığı Ponape Adası’nda duvarlarının yüksekliği 10 m.yi aşan bir tapınak, yontulmuş muazzam bazalt blokları ve bir piramit keşfedilmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan önce Ponape kıyılarına dalan Japon dalgıçlar, deniz dibinde mercanlarla kaplı caddeler, taş kubbeler, sütunlar, taş anıtlar, ev kalıntıları, yazılı taş levhalar ve platin tabutlar gördüklerini bildirmişler ve bir miktar platin çıkarmışlardır.

Ponape buluntuları

* Ponape’den fazla uzakta olmayan Nan Madol Adası’nda çoğunun ağırlığı on tona varan binlerce bazalt sütun bulunmakta, bunlardan kurulu yapı ada dışına taşıp denizaltında devam etmektedir.
Nan Madol buluntuları

* Paskalya Adası’nda kimileri 50 ton ağırlığında, kimileri 33m. boyunda yüzlerce dev heykel bulunmaktadır ki, adada yaşayanlarca yapılması imkansız olan bu heykellerin bazılarında bir yazıya sahip olmadıklarından yerlilerce okunamayan yazılı tabletler bulunmaktadır. A.B.D., ilk atom denizaltısı sulara açıldığında, Paskalya açıklarında deniz dibinde normal-dışı bir dağ oluşumunun saptandığını açıklamıştır. Aynı açıklama bir süre sonra Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof.H. W. Menard’dan gelmiştir.

Paskalya heykellerinin büyüklüğü

* Tonga Tabu Adaları’nda her biri 70 tonluk taştan oluşan bir kemer ya da anıt bulunmaktadır. Bu adalara en yakın taş sağlanabilecek yer 250 mil ötededir.

Tonga Tabu ,Tinian,Nan Madol, Tahiti,dev kalıntılar ve piramitler

* 1938’de Bruce ve Sheridan Fahrestack kardeşler Fiji Adaları’ndan Vanua Levu’da bilinmeyen harflerle kazılı 40 tonluk bir monolit buldular.

* Tinian Adası’nın her yerinde dörtgen tabanlı piramitler ve sütunlar bulunmaktadır. Tinian Piramidi

* Batı Samoa’da,Guam Adası’nda ve Kingsmill’de piramitler bulunmaktadır. Batı Samoa piramidi.

* Ponape’nin 120 mil batısında Swallow Adası’nda piramitler bulunmaktadır.

* Pitcairn Adası’nda dev heykeller bulunmaktadır. Pitcairn heykelleri

* Tahiti’nin batısındaki Cook Adaları’ndan Rarotonga ve Mangaia’da devasa taşlarla yapılmış, yaşı bilinmeyen bir taş yol bulunmaktadır. Her iki adada da taş ocağı yoktur.

* Marshall Adaları’nda, Kusal’da duvarlarla desteklenmiş kanallar keşfedilmiştir.

* Borneo’da 38.000 yıllık kumaş parçaları bulunmuştur.

* Cambier adasında Mısır mumyalarından daha eski mumyalar keşfedilmiştir.
* Rimatara’da 20 m.’lik sütunlara rastlanmıştır.

* Rapa’da dev kale ve heykeller bulunmaktadır.

* Marianne Adası’nda koni biçimli mermer sütunlar bulunmaktadır.

* Lele’de dev duvarlar bulunmaktadır. * Kuki’de dev kalıntılar bulunmaktadır.

Mu’dan yapılan göçler

Mu araştırmacılarına göre, Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika’ya, Orta-Asya’ya, Mısır ve Anadolu’ya yapılmıştır. Churchward’a göre 70.000 yıl önce mevcut olan Uygur imparatorluğu Avrupa içlerine kadar uzanmaktaydı. Uygur imparatorluğu birine Churchward’un manyetik felaket adını verdiği iki büyük doğal afetle (-diğer afet dağların yükselmesidir-) darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa’nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardır.

Kimilerine göre, Mu ya da Orta-Asya kökenli bu kavimlerin hemen hemen hepsinde (yaklaşık 40 dilde) telaffuzları az çok ufak farklarla, “baba” anlamına gelen ata sözcüğü mevcuttur. Churchward Uygurlar’ın torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltler’i, Basklar’ı ve Asyalı İskitler’i sayar.

Yine Churchward’a göre Osiris Mu kıtasında eğitilmiş, Atlantis’te reform yapmış, Atlantis’li bir bilge ya da peygamberdir; öğretisi sonradan “Osiris dini” adını almış olup Hermes-Thot tarafından Mısır’a getirilmiştir. ABD’de “uyuyan kahin” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in “akaşik okumalar”ına göre, Atlantis gibi Mu kıtası’nın da batmasına neden olan etken, Atlantisliler’den satanik yol mensuplarının, ellerindeki nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı.
Atatürk ve Tahsin Mayatepek’in araştırmaları

“Efendiler,

Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir.”
( Yeni Aktüel / 2-8 ağustos/2005 )

Atatürk 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmada Türklerin kökeni hakkında böyle diyordu. Tesadüfi bir konuşma değildi ve onun Türklerin kökenine ilgisinin devamı da gelecekti…

Atatürk’ün cumhuriyetin ilk yıllarında bu alanda başlattığı araştırmalar, özellikle 1930’ların başında yoğunlaştı. 1930’da Tarih Heyeti’ni oluşturarak Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı hazırlattı. 1931’de ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşuna ön ayak oldu ve adı daha sonra Türk Tarih Kurumu olarak değiştirilen cemiyetin çalışma alanını Türk ve Türkiye tarihi olarak belirledi. Kurumun bir yıl sonra gerçekleştirilen ilk genel kurulunda Türk Tarih Tezi kabul edildi.Tez iki ana eksen üzerine oturuyordu; “Türk uygarlığı tarihin en eski uygarlıklarından biridir ve bu uygarlığın kökeni Orta Asya’dır. ”

Bu çalışmaların bir ayağının eksik olduğunu düşünen Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu da kurdurarak, ulusçuluğun ana öğelerinden olan dil konusunda da derin bir çalışma başlattı. Onun Türk Tarih Kurumu’nun ikinci Dil Kurultayı’nda yaptığı konuşmada yer alan “Güneş” yaklaşımı, sonradan tanışacağı Mu Efsanesinin Güneş kültü ve kendi tezi Güneş Dil Teorisi’yle doğrudan ilintiliydi.

Tarih çalışmaları, Türk tarihinin ana kaynaklarını araştırmak, arkeoloji yoluyla yeni bilgiler sağlamak, tarihte ve bugün ırk karakterlerini antropolojik yöntemlerle saptamak gibi noktalar üzerinde şekilleniyordu.

Tarih ve Dil kurumlarının varlık nedeni de bu temellere yaslanıyordu. Atatürk, uzmanların yabancı meslektaşlarına ihtiyaç duymadan arkeolojik kazılardan çıkacak yazıları inceleyebilmesi ve bu yoldan elde edilecek bilgilerle eski uygarlıkların gerçeğine ulaşmak amacıyla eski dillerin öğrenilmesi için de Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ni kurdurdu.

M. K. Atatürk, 1930’lu yıllarda James Churchward’un kitaplarından haberdar olur olmaz onun kitaplarını getirtmiş ve içerdiği bilgileri en kısa zamanda öğrenebilmek için bu kitapları 60 çevirmene kısım kısım taksim ederek hızla çevirtmiştir.Ardından Tahsin Mayatepek’i Meksika’ya elçi olarak göndermiştir.

Meksika’da Maya kültürünü inceleyen Tahsin Mayatepek, incelemeleri sonuncunda çok sayıda sözcüğün Türk ve Maya dillerinde aynı olduğunu saptamıştı. Bu sözcüklerden biri de Türkçe’deki “tepe” sözcüğüydü (Maya dilindeki karşılığı “tepek” idi ve tepe anlamına geliyordu). Bunun üzerine M.K. Atatürk Meksika’ya elçi olarak atadığı Tahsin beyin soyadını “Mayatepek” olarak değiştirmiştir. Fakat Tahsin Mayatepek’in iki kültür arasında bulduğu ortak noktalar sözcüklerden ibaret değildi; her iki kültür arasında, Mayalar’ın ayyıldızlı davullarından, Şamanik kültüründen, kilim desenlerinden, sembollerinden tüy takma alışkanlıklarına kadar pek çok ortak nokta mevcuttu.

İlkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek’in sunduğu ön raporda Güney Amerika uygarlıklarından Maya uygarlığının dil ve kültürleriyle Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerliğe dikkat çekiliyordu.

Çok geçmeden de arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine ait tabletlerin deşifrelerinden ve ardından James Churcward’ın Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden Atatürk’ü haberdar etti. O da söz konusu yazarların kitaplarının çevrilmesini emretti. Sağlığı yerinde değildi ama, 1937 yılının önemli bir bölümünü geniş bir kurulca gerçekleştirilen bu çeviriler, üzerlerinde notlar alarak incelemekle geçirdi.

Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotoğraflarla 3 ciltlik bir defter halinde toplayarak Atatürk’e gönderdi. Bunların ikisi 1970’lere kadar TDK kütüphanesinde bulunuyordu (No:57-56) Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapınaklarda da benzerlikler bulunduğu belirtiliyordu.

Atatürk’ün özellikle altını çizip notlar aldığı bölümler insanlığın yaratılışı, 64 milyon nüfuslu bir kıtanın batışı, kıtadan göçler ve özellikle de Orta Asya, Uygurlar ve Türklerle ilgiliydi.

Mayatepek başlangıçta bu temelden yola çıkıp raporlarında Amerika ve Meksika yerlilerinin dillerindeki Türkçe sözcükleri incelemiş ve yerlilerin kültürel kaynakları ve güneş kültünün dinlerindeki etkilerine yoğunlaşmıştı.

Ancak 29 şubat 1936 tarihli 7. raporu çarpıcı bir biçimde başlıyor ve şaşırtıcı bilgilerle devam ediyordu.

Uygur, Akad, Sümer Türkleri’nin Pasifik Denizi’nde ilk insanların zuhur ettiği Mu’daki büyük medeniyet, dil ve dinlerini cihana yaydıklarına dair yepyeni ve mühim malumatı ihtiva eden rapor:

“Kuzey Amerika alimlerinden Cononel James Churcward 4 Kıta eserinde dünyada ilk insanların ilk zuhur ve saadet diyarı olarak Tevrat’ta ‘Gan Edn’ ve Kuran’da “Cenneti Adn” namı altında zikri geçen ve Pasifik deniz’inde bulunan ‘Mu’ kıtasında ortaya çıktığı ve bu büyük kıtanın 11 bin 500 sene evvel müthiş depremler ve patlamalar neticesinde 24 saatte 64 milyon nüfusuyla denize battığı ve ilk yüksek medeniyetin, dilin ve vahdaniyete dayalı dinin ve fen ilimlerinin Mu kıtasından 70 bin sene önce Maya namıyla çıkarak Asya’da Uygur, Hindistan Naga-Maya, Fırat nehri deltasında Akad, Mezopotamya da Sümer, Kızıldeniz’in batısındaki arazisindeki Mayu ve Etiyopi kıtasında Tamil namlarını almış olan Mu çocukları tarafından bütün cihana yayılmış olduğu vesaire hakkında, şimdiye kadar Doğu’da ve Batı’da yayımlanan kitapların hiçbirinde görmediğim çok derin ve 50 sene süren incelemeler mahsulü malumata tesadüf ettim.”

Mayatepek Churcward’ın kitabından şunları naklediyordu:

“Eski Türklerin ilk vatan ve kökenleri şimdiye kadar bildiğimiz üzere Orta Asya olmayıp, Pasifik Denizi’nde 200 bin sene mevcudiyetten sonra batmış olan Mu kıtası olduğu ve Orta Asya’ya, Mezopotamya’ya, Yukarı ve Aşağı Mısır kıtasına ve Etiyopi’ye Mu kıtasından binlerce sene evvel gelip Mu’daki yüksek kültür ve medeniyetlerini, dil ve dinlerini yaydıkları anlaşılıyor.”

Raporda Mu’ya ait bazı sembolleri açıklayarak dünyanın dört bir yanına dağılan uygarlıkları da anlatıyordu:

1.Kol: Bu kolu Mu’dan ‘Maya’ namıyla çıkarak Asya’nın doğu kıyılarına ayak bastıktan sonra ‘Uygur’ namı alan Mu çocukları teşkil etmektedir.

2.Kol: Bu kolu teşkil eden Mu çocukları gemilerle ve ‘Maya’ namıyla çıkarak Hindi Çini kıyılarına çıkmışlar ve oradan ‘Burma’ kıtası istikametinden Hindistan’a girerek oralarda, ‘Naga Maya’ namını alıp, bu namda büyük bir imparatorluk vücuda getirmişlerdir ve bu devlet 200 bin sene devam ettikten sonra yok olmuştur. Bu insanların bir kısmı Hindistan’ın batısından gemilerle Basra Körfezi’nin kuzeyinde Fırat Nehri deltasına girerek, bu yerlere ‘Akad’ ve daha kuzeye ilerleyerek bu havaliye de ‘Sümer’ adını vermişler ve kendileri de bu namı almışlardır.”

Churcward’ın yapıtı kaynak gösterilerek nakledilen bilgiler arasında şu satırlar da yer alıyordu: ”Uygur İmparatorluğu ortadan kalkmadan önce Türk İmparatorluğu’nun mevcut olmadığı ve bu imparatorluğun, Uygur İmparatorluğu’nun yukarıda izah olunan felaketler neticesinde son bulmasından sonra, 10-11 bin sene evvel ortaya çıktığı ve ırktaşlarımız olan Akadlar’la Sümerler’in Orta Asya’dan değil, doğrudan doğruya 70 bin sene evvel Mu kıtasından çıkıp Hindi Çini, Burma, Hindistan yolu ile evvela Fırat deltasına ve müteakiben Mezopotomya arazisine yerleştikleri anlaşılmaktadır.”

1937 Temmuzunda Adolf Hitler ve Göring’in emirleri ile her çeşit doğaüstü, paranormal olayları, ökült kaynakları ve sıradışı objeleri incelenmek üzere dünyanın dört bir yanına araştırma ekipleri gönderildi. Bu özel araştırmaların başında ismi kutsal kitaplarda da sıkça geçen Hz. Nuh’un tufan sırasında inananların kurtuluşu için inşa etmiş olduğu gemi geliyordu. Kutsal kaynaklardan ve eski yazılı belgelerden yola çıkarak Türkiye ve İran arasındaki dağlarda araştırma yapan ekip, Dicle Nehri kenarında bulunan bir köyün yaşlılarından hayli sıradışı bir hikaye duydu.

Yaşlıların anlattığı hikayeye göre yaklaşık 200 nesil önce “esrarengiz bir ev gökten çok büyük gürültüler çıkararak yere düşmüştü” bu olaydan kısa bir süre sonra nesnenin düştüğü yerin yakınından geçen bir kişi bu esrarengiz nesneyle yakından karşılaşmıştı.

Olaya tanık olan şahsın anlatımlarına göre, nesne ıslık benzeri bir ses çıkarmakta ve dokunulmayacak kadar oldukça sıcaktı. Ayrıca etrafa çok pis bir kokuda yaymaktaydı. Bu hikayeyi tüm detayları ile dinleyen ekip bu olayı direk olarak Almanya’da bulunan Hitler’e bildirdi. Durumu öğrenen Hitler 1 ay sonra olay yerine araştırma yapmaları için 2 ekip daha gönderdi. Bölgeye intikal eden ve incelemelerde bulunacak olan ekip ve bunların amirleri Hitler’in gizli silah çalışmalarında bizzat görev almış üst düzey bilgi donanımına sahip bilim adamlarıydı. Hikayeyi detaylıca inceledikten sonra bu esrarengiz nesne ve onun düştüğü yeri araştırmaya koyuldular. Uzun süreli uğraşlar sonunda nesne tıpkı hikayedeki gibi olduğu yerde durmaktaydı. Nesne oldukça sağlam bir halde kendini muhafaza etmişti. Bu olay aslında 1947 deki Roswell olayından önceki ilk dünyadışı varlıklara ait fiziki kanıtın ele geçtiği vakadır. Aradaki tek fark Roswell de üst düzey yetkili kişilerin olay hakkında açıklama yapmaları idi.

Ekibin bulmuş olduğu esrarengiz nesne “disk biçimli, 25 metre çapında ve 8 metre yüksekliğinde bir UFO”dan başka birşey değildi. UFO dış etkilere karşı oldukça duyarlı idi ve toprağın birkaç metre üzerinde havada asılı durmaktaydı. Bu uçan araç en ufak bir dokunuşta bile yerinden oynaya biliyor havada yüzercesine salınabiliyordu.

1938 Aralık ayında ele geçen bu sıradışı esrarengiz UFO enkazı Almanya’nın en önde bilim adamlarının toplandığı Münih’in kuzeyinde bir yere getirildi. Etrafı dağlarla ve ormanlarla çevrili eski bir tuz madeni aracın incelenmesi ve gerekirse yenilerinin üretilmesi için özel bir gizli üs haline getirildi. Enkaz detaylıca incelendikçe bunun dünyasal bir kaynağa ait olmadığı çok net anlaşılmıştı. Nazi bilim adamları geminin yapısını ve çalışma prensiplerini çok iyi analiz etmekte başarılı olmuşlardı.

1941 yılında bir Nazi bilim adamı ABD’ye kaçıp bildiklerini ve öğrendiklerini Amerikalılara anlatmasaydı kimse Hitler’in elinde bulunan bu dünyadışı uzay aracından asla haberdar olamayacaklardı. 2. dünya savaşı sonunda hızlı Ruslar’dan hızlı davranan ABD askeri istihbarat timleri “OZ” kod adı altında Nazi tesislerini ve yukarıda bahsedilen uçan diski ele geçirdiler. Disk ele geçirilir geçirilmez hemen ABD ye yollandı. Fakat diğer taraftan Rus’lar altı ay sonra esir aldıkları Alman bilim adamını konuşturarak bu uçan diskten haberdar oldular.

Çanakkale Savaşı, 1’nci Dünya Savaşı’nın en kanlı muharebelerinden biridir. Bu savaşın en önemli tarafı yüzyıllar sonra bir Haçlı Seferine benzer olması ve bu savaş sırasında yaşanan esrarengiz olaylardır. Bu büyük savaş sırasında yaşanan kaybolma vakası bugün bile açıklanabilmiş değildir.

Bir İngiliz alayı 28 Ağustos 1915 sabahı Anafartalar’daki Suvla koyunda, 60 nolu kayacık ağlı tepesi yakınlarında, yerdeki garip bir bulutun içine girdi ve bir daha hiç görünmemek üzere ortadan kayboldular. Bu olayın hemen ardından alayın kaybolduğu rapor edildi. Raporu imzalayan İngiliz subaylar Sappers F.Reichart, R.Newness ve J.L Newman tanık oldukları olayı şöyle rapor etmişlerdi;

“Güneş doğduğunda hava gayet açıktı. Görünürde tek bir bulut yoktu. Ancak 60 nolu tepe üzerinde ekmek biçiminde ki bulutlar, 6–8 km’lik bir hızla güneyden esen rüzgâra rağmen pozisyonlarını hiçbir şekilde değiştirmedikleri gibi, rüzgarın etkisi altında da sürüklenmediler. Yerden 150 metre yukarıda yer alan gözlem noktalarından görüldüğü kadarıyla, yaklaşık 60 derecelik bir yükseklikte öylece asılı duruyorlardı. Bu bulut grubunun tam altına rastlayan yerde arazi üzerinde aynı biçimde olan ve sabit duran, yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 60 metre yüksekliğinde, 60 metre genişliğinde bir bulut bulunuyordu.

Bu bulut tamamen yoğundu ve hemen hemen katı bir madde yapısında görünüyordu. Tüm bunlar yerdeki bulutun 2500 metre kadar güneybatısında Rododendron Dağı Burnu üzerindeki siperlerimize yerleşmiş bulunan NZE 1’nci Sahra Bölüğünün 3’ncü Takımının 22 askeri tarafından gözlemlenmişti. Gözlem noktamız 60 nolu tepeye 90 metre kadar yukarıdan bakıyordu. Sonradan anlaşıldığına göre, bu tuhaf bulut kuru bir dere yatağının ya da çökmüş bir yolun üzerinde bulunuyordu. Arazi üzerinde öylece dururken yanları ile uçlarını mükemmel bir şekilde görebiliyorduk. Öteki bulutlar gibi açık gri renkteydi.

Daha sonra birkaç yüz kişiden oluşan bir İngiliz Alayının bu tepeye doğru ilerlediğini fark ettik. Erler orada tepenin üstündeki bulutun içinde kayboldular. Daha sonra bu bulut yükselerek Trakya’ya doğru ilerlemeye başladı”.

Yaklaşık 800 ile 4000 kişi arasında değişen alay ortadan yok olmuştu. Hiç kimse bu olaylar hakkında bir net açıklama yapamadı.

1’nci Dünya Savaşı biter bitmez İstanbul’u işgal eden İngilizler hemen ilk iş olarak kaybolan bu alayın peşine düştüler. Osmanlı’lardan bu İngilizlerin esir alınıp alınmadığını sordular. Fakat Osmanlı hükümetince hiçbir subayın ve üst düzey yetkilinin bu olaydan haberdar olmamaları karşısında hayrete düştüler. Kayıtlara bile geçmeyen Kayıp Alayın akıbeti günümüze kadar gelen gizemli bir olay olarak bilindi.

Yazar Charles Berlitz bu olayı “Manyetik alanların ya da sismik fayların yahut her ikisinin birden bulunduğu yerlerin civarında, bilinmeyen varlıkların müdahalelerinin söz konusu olabileceğini” gösterdiği için ilginç bulduğunu açıklamıştır. Ona göre Çanakkale Boğazı civarında gizemli bir bölgenin varlığına işaret etmiş olmaktadır.

Araştırmacı Robin Collyns, aynı konuyu işlediği bir yazısında John Hargrave’in Suvla Koyu çıkartmasına ilişkin yaptığı bir açıklamayı aktarırken

“28 Ağustos 1915 tarihinde birkaç tabur, pusula ibresinin aşırı derecede kuzeye doğru sapmasından ötürü bu alanda yönlerini kaybetti” demektedir.

Collyns olaya yol açan garip bulutların, aslında İngiliz Alayını kaçıran ve manyetik düzensizliklere yol açan uzay gemileri yani UFO’lar olma ihtimali üzerinde duruyordu

Piri Reis Haritaları olayı, yüksek zekâların varlığını ortaya koyan bir kanıttır. Ancak uzaydan alınabilecek fotoğraflarla benzerleri yapılabilen bu haritalar, aynı tekniği kullanan Dünya dışı Zekâlar tarafından oluşturulmuştur. Amerika’nın keşfinin beşeriyet için ortada olan gelişimi, yüksek idareci mekanizmanın amacının bir kısmını teşkil ettiği için, bu keşfi mümkün kılacak vasıtalardan biri olarak, Piri Reis Haritaları ortaya çıkarılmıştır. İnsanlık daima yukarının tespit etmiş olduğu orijinal evrim yolundan yürümek zorundadır. Bu olgu, hem İnsanlığın evrim ihtiyacının ve amacının tabii sonucu ve hem de bu evrim olayını kendilerine ilahi tez olarak alan dünya idareci Mekanizması’nın amacıdır ve her ikisi bir bütündürler.

Osmanlı Donanması’nın kaptanlarından Piri Reis (1470–1554) gizemli mahiyetlerinden ötürü bu yüzyılda sansasyon yaratmış olan iki portulan (Dünya haritası) ile denizcilik bilimi üzerine bir kitabın sahibidir. Piri Reis ilk haritasını 1513 yılında, ikincisini de 1528 de hazırlamıştır-her ikisi de dünya haritasıydı. Denizcilik üzerine yazdığı Kitab-ı Bahriye ise, 1526 dolaylarında tamamlanmıştı.

Günümüzde Piri Reis haritası adıyla ün yapmış olan ilk harita, 1513 yılında çizdiği ilk dünya haritasının elimizde bulunan bir parçasından ibarettir. Söz konusu harita parçası, 9 Ocak 1929 tarihinde, İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nda yapılan bir genel temizlik sırasında, zamanın milli müzeler müdürü olan Halil Ethem Eldem tarafından bulunmuştur. Halil Eldem, bu keşfinden derhal Atatürk’ü haberdar etmiştir. Haritayı şahsen inceleyen Atatürk de, Halil Etheme haritanın tıpkı-basım yoluyla çoğaltılmasını ve bilimsel bir incelemeye tabi tutulmasını emretmişti.

Piri Reis haritası üzerinde yürütülen bilimsel etütler, 1950’lerin başından, haritanın kopyalarından birinin, kadim haritacılık konusundan uzman olan Amerika’lı A.H.Mallery’in eline geçmesiyle birlikte sansasyonel bir döneme girmiştir. Bu öykünün geri kalan kısmı gayet iyi bilinmektedir: Önce Mallery, arkasından prof. Charles Hapgood, haritayla ilgili olarak, ayrıntıları birçok yerde yayımlanmış olan çok önemli bulgular ortaya koymuşlardır. Dolayısıyla, burada, okuyucunun zaten aşina olduğu hususları tekrarlamak yerine, daha ziyade Piri Reis Haritası’nın pek fazla bilinmeyen noktaları olarak tanımlayabileceğimiz konuları etüt etmeye çalışacağız.

Piri Reis, artık üne kavuşan haritasını, Gelibolu’da hazırlamış ve dört yıl sonra,1517 de, Mısır’dayken kendi elleriyle Yavuz Sultan Selim’e sunmuştur. Çok renkli olan bu harita, ceylan derisi üzerine çizilmişti. Piri Reis hem harita üzerinde hem de Kitab-ı Bahriye’de, dünya haritasını derlerken başvurduğu kaynakları açıklamaktadır. Haritada Güney Amerika kıyılarının tanımladığı bir kenar yazısında, Kristof Kolomb’un haritasından yararlandığını yazar:

“…Bu isimler ki mezbur cezairde ve kenarlarda (yukarda bahsedilen adalarda ve kıyılarda) kim vardır, kolombo komuştur ki anınla malum oluna. Ve hem Kolombo ulu müneccim (astronom) imiş. mezbur hartide olan bu kenarlar ve cezireler kim vardır, Kolonmbu’nun haritasından yazılmıştır.”

Daha sonra Kirab-ı Bahriye’de de aynı iddiayı tekrarlayacaktır.

“Varup Antilye’yi eder aşikâr. Hartisi ta kim anın geldi bize.”

Acaba Piri Reis Kolomb’un haritasını nasıl ele geçirmişti?

Bildiğimiz kadarıyla, Kolomb, 1498 yılında, İspanya’ya bir harita göndermişti. Bu haritanın kopyaları birçok denizci tarafından, seyrüsefer haritası olarak kullanılıyordu. Ancak, bu harita ve kopyaları artık kaybolmuştur. Piri Reis harita üzerindeki bir kenar yazısında, amcası olan, Osmanlı Donanması Amirallerinden ünlü Kemal Reisin bir İspanyol kölesinden söz eder.

“…Mezbur kul‘ Kolonbo ile üç defa ol diyara vardım, deyu merhum Kemal Reis’e hikâye edip eydür…”

Dahası, Kitab-ı Bahriye’sinde, Akdeniz’ ele geçirdikleri İspanyol gemilerinin birinde, mihenk taşına benzeyen siyah, parlak bir taş gördüklerini anlatır. Bu taş Amerika’dan getirtilmiştir. Piri Reis bu objeden, haritasında da bahseder:

“…Bu diyara Antilya Vilayeti derler. Gün batısı canibidir. Dört cins tuti (papağan) olur imiş, ak, kızıl, yeşil, kara. Halkı tuti etini yerler ve taçları cümle tuti yünündendir (başlıklarının hepsi papağan tüyündendir) Bunda bir taş olur, siyah mehenk taşına benzer, halkı nacak yerine anı kullanırlar imiş. Gayet de berk taş olduğunu (okunmuyor) biz ol taşı gördük”

Kemal Reis ile yeğeni Piri Reis’in, 1501 de bir deniz savaşı sırasında İspanyollarla savaştığını biliyoruz. Kolomb’un Amerika’ya yaptığı ilk üç gezide, bunların sonuncusu 1500 yılından tamamlanmıştı. Bulunmuş olan bir İspanyol denizci, o tarihte İspanyol donanmasına katılarak, Osmanlı denizcilerinin eline esir düşmüş olabilir ve çok muhtemeldir ki, aynı savaş sırasında, söz konusu taşla birlikte, Kolomb’un 1498 de çizdiği haritanın bir kopyası da Piri Reis’le Kemal Reis’in eline geçmiş olabilir.

Hazırladığı harita esas itibariyle bir dünya haritası olduğundan, Piri Reis daha başka haritaları da incelemiştir. Kenar yazılarının birinde, haritalarını derlerken kullandığı tüm kaynakların komple bir listesini verir:

”Bu fasıl iş bu hartinin ne tarikle telif olduğunu (ne şekilde çizildiğini) beyan eder. İşbu harti misalinde harti, asır içinde (bu yüzyılda) ki mesnede yoktur. Bu fakirin elinde telif olup, şimdi bünyat oldu (tamamlandı) Hususan yirmi miktar hartiler ve yappamondolor’dan (mapa mundi: dünya haritası) yani İskender-i Zülkarneyn (büyük İskender) zamanından telif olmuş hartidir ki rubu meskûn (dünyanın meskûn tarafı) anın içinde malumdur; Arap taifesi ol hartiye Caferiye derler-anın gibi sekiz Caferiye’den ve bir Arabî Hint hartisinden ve dört potukal’ın (Portekizlinin) şimdi telif olmuş hartilerinden kim Sint ve Hint ve Çin diyarları, hendese tariki üzerine ol hartilerin içinde mesturdur. (o haritalarda geometrik çizimlerle gösterilirler) ve bir dahi Kolombo’nun garb tarafında yazdığı hartiden bir kıyas üzerine istihraç edip bu şekil hâsıl oldu…”

Piri Reis ayrıca, Amerika’ya doğru yelken açması için Kolomb’u harekete geçirdiği görülen ve muhtemelen de Kolomb’un orijinal haritansın kaynağını oluşturan bir kitaptan bahsetmektedir. Kitab-ı Bahriye’nin bazı dizelerinde bu önemli kitapla ilgili olarak çok ilginç bilgilere rastlıyoruz:

Antiyle denir oranın adına dinler isen anlatayım ben sana. Nasıl bulundu işit o diyar. Şerh edeyim ta ki, olsun aşikâr. Ceneviz’de bir müneccim var imiş. İsmine onun kolon derler imiş. Onun eline geçmiş bi hoş kitap Kalmış İskender’den, belki evveldir kitap. Bütün deniz ilmini bir bir yazarmış. Toplayıp bir araya bir ilim yazar imiş. O kitap gelmiş bu Efrenç iline . Bilmemişler, inanmamışlar haline. Bulup okumuş onu bu kolomb. Gitmiş İspanya beyine hemen. Anlatır kitaptaki bütün ahvali ona O da bir gemi verir sonra buna. O kitap ile amel ederdi ey yar Varup Antilye’yi eder aşikâr Sonra durmaz açar o ili .Böylece meşhur eylemiştir o yolu Hartisi ta kim anın geldi bize .

Geldik Eferenç ilmine şimdi biz. Söyleyelim fakat olmasın keriz. Bütün deniz ilmini şu Efrençler. Hem okuyup hem yazarak bilirler. Fakat vermezler başkaya kendilerinden. İster isen söyleyeyim bak neden. Bir zamanlar Şah İskender benam. Gezmiş idi bütün deryayı tamam. Ne görüp işitti ise o kişi. Yazdırırdı bir yerin her bir taşı. Bu şekilde bütün deryayı tamam Cem edip yazdırmıştı o adam. O kitabın tamamı Mısır’ dadır. Kalmış orda bir zaman sanırsın sırdadır. Bir zaman sonra Frençler geldiler. Toplanıp Mısır’ın içine doldular. Amr-Bib As Mısır’a göz diker. Dinle Mısır haklıda gör ne der. Çünkü Mısır fethine olur nişan. Kaçar Mısır’dan ekâbir yayan. Yani hep Efrenç iline kaçtılar. Öteden deryayı beri geçtiler. O kitabı ki demiştim ey yar. Kaldı İskender’den orada yadigâr.

Kaçarken de kitabı beraber kaçırdılar. O kitap bilgisiyle nice yerler açtılar. Tercüme ettiler onu bir bir tamam. Kendi dillerince ettiler benam .Bunun aslını bilmek istersen ayan .Kim tercüme eyledi edeyim sana beyan portolmiye derler imiş bir kişi. O tercüme etmiş ilkin bu işi. Pusulanın, haritanın ahvalini . Sonra o yazmış her halini Ondan evvelde birçok kimseler her biri istemişler ki göç ideler.

Aynı kitaba, potulundaki kenar yazılarında da değinilmektedir:

“..Mezbur Kolombo’nun eline bir kitap girmiş ki Mağrip Denizi’nin (Atlantik okyanusunun) nihayeti,yani garp (batı) tarafında kenarlar ve cezireler ve türlü türlü madenler ve dahi cevahir (kıymetli taş) dağı vardır deyu bu kitapta bulunur. Mezbur kitabı tamam mütalaa ederek…Meğer kim sırça (cam) boncuk ol diyarda muteber idiyin kitapta bulmuş imiş…”

Anlaşıldığına göre, bu kitap, yolculuğunun sonunda ne bulacağına dair Kolomb’a bol bilgi vermiştir; bütün bunlar sadece enformasyon sağlayıcı bir metinden elde edilemezdi. Kitaptaki materyallerin bazı haritaları da kapsamış olması gerekir; aksi takdirde, Piri Reis’in iddia ettiği üzere, denizcilik bilimini başlatıcı bir kaynak kitap işlevini görmezdi.

Dolayısıyla Piri Reis haritasının mevcut parçasının dayandığı Kolomb haritasının orijinalinin o çok yönlü kitaptan gelmiş olması çok muhtemeldir. Jacques Bergier “Ebedi Beşer .”adlı kitabında Kolomb haritasıyla ilgili olarak, çok ilginç bir açıklama yapmaktadır:

“Alpheus Hyatt, Medinacelli Dükü’nün gizli arşivlerini incelemesi için, kendisine izin verildiğini ve bu arşivlerde Kolomb’un kullandığı haritaların yer aldığını yazar. Bu haritalar, Kuzey ve Güney Amerika’nın kıyı hatlarını belirtmekle kalmıyor, iç kısımlara ilişkin ayrıntıları da kapsıyordu. Tabi, Piri Reis’in tüm haritasının neye dayandığı konusu, hala daha çözüm bekleyen bir muammadır.

Onun, Büyük Piramit üzerinde odaklanmış olan eşit uzaklıktaki bir projeksiyon, izdüşümü kullanırken nereden ilham aldığı, böyle bir projeksiyon metodunu büyük bir beceriyle uygulaması bir yana, bunu temelde nasıl uygulayabildiği hakkından en küçük bir bilgimiz dahi yok. Ne var ki, daha sonra göreceğimiz gibi bu konuda sağlıklı bir tahminde bulunabiliriz.

Piri Reis haritasının, henüz komple bir incelemeye tabi tutulmamış olan yanlarından biri de, Atlantis gizemiyle ilgilidir. Piri Reis haritalarındaki bazı unsurlar, bize, batık Atlantis kıtasıyla ilgili olarak hali hazırda ortaya konulmuş olan hususları destekleyen yeni kanıtlar sağlayabilir.

Yeni Zelandalı yazar Robin Collyns, Piri Reis haritasında bir Atlantis adasının yer aldığına dikkatimizi çekmektedir.

“Piri Reis haritasının Kongre Kütüphanesinden elde ettiğim fotokopisini incelerken, Brezilya ile Afrika’nın Batı Kıyıları arasında gösterilen (ve öteki UFO yazarlarınca bu açıdan hiç değinilmemiş ya da fark edilmemiş olan) bir adayı fark ettim. Bu adanın özelliği, bugün artık mevcut olmamasıdır. Piri Reis haritasını, kadim dünyayı gösteren bir Teozofi haritası ile karşılaştırdığımda, Teozofi’de Daitya adıyla bilinen büyük bir Atlantis adasının, söz konusu adanın bulunduğu aynı enlem ve boylam üzerinde yer aldığını şaşkınlık içinde gördüm. Fakat Piri Preis haritasında, Atlatisin kendisi batmış gibi görünüyor.”

Piri Reis haritası, Atlantisi gösterecek kadar gerilere gitmez. Ancak, Collyns’in sözünü ettiği ada, Mme. Blavatsky’nin belirttiği gibi, Atlantis kıtasının bir kalıntısı olan ve çok sonraki bir tarihte yok olan Daitya’nın bir kalıntısı olabilirdi.

Antilya (Antillia yahut Antilia), Piri Reis’in notlarında ve yazılarında sık sık geçen bir isimdir. Yeni keşfedilmiş olan kıtanın, yani tüm Amerika kıtasının adını Antilya olarak belirtir; Orta Amerika, Antilya vilayeti denilen bir yerdir; Güney Amerika kıyılarına da, aynı şekilde, Antilya kıyıları denir ve Venezüella’nın doğu kıyılarının açıklarında yer alan bir ada da Antilya adasından başkası değildir. Anlaşıldığına göre, Kolomb yeni kara parçaları bulmak üzere engin denizlere yelken açarken, Atlantik’de yerleşik olan ve Antillia denilen bir ada kıta ile ilgili kadim tradisyon hala daha yaşıyordu.

Aslında, Prof.A. Afetinan, Piri Reis’in Hayatı Ve Eserleri adlı kitabında, Piri Reis haritasında gösterilen Antilya adasına değinerek, bu tradisyonun o zamanlar canlılığını koruduğunu belirtmektedir:

“…Bu adanın Kristof Kolomb’un sefere başladığı sırada zenginliği ve mağmur oluşu o devride herkesin dilinde dolaşan, efsanevi Antil adasını temsil ettiği anlaşılmaktadır. Bununla beraber… Bu adanın mağmur olamadığı tespit edilmiştir.”

Bu Antilya adası da artık mevcut olmadığına göre, Piri Reis haritasında, bir değil, iki Atlantis adası var gibidir. Bu adaları tanımlayan notlarda şunlar yazılıdır:

Antilya adası: “Ve bu adaya Antilya adası derler. Canavar ve tuti ve bakkam gayet çoktur, veli imaret değildir.”

Sığır adası: “Ve bu karaveleyi fırtına bulup getirdi; bu adaya düştü; ismine Nikola Cuvan derler. Ve bu adada vafir birer boynuzlu kav çoktur. Ol sebepten bu cezirenin İzle de Vaka deler, yani Sığır adası demek olur.”

İşte Collyns’in sözünü ettiği ada budur. Bu enformasyon ilginç gelmese de, süz konusu adaların Batı Atlantik’teki yerleri ve bunlardan birine verilen Antilya adı bu konuyu daha fazla araştırmamızı gerektirmektedir. Nitekim bu açıdan olmak üzere, Piri Reis haritası ile olumlu bir şekilde karşılaştırılabilecek olan daha başka haritaların mevcudiyeti ortaya çıkmıştır. Bu tür haritaların bir örneğini zaten Collyns vermiş bulunmaktadır. Bu Daitya’yı, Sığır adasının yer aldığı aynı enlem ve boylam üzerinde gösterdiği söylenen Teozofi haritasıdır.

Juan de la Cosa’nın16. Yüzyıl haritaları, bugün artık mevcut olmayan benzer adalar gösterir; ancak bunlar daha güneye doğru, Brezilya’nın Sao Roque Burnu açıklarında yer almaktadır. Ünlü bir haritacı ve usta bir denizci olan La Cosa ilk iki yolculuğu sırasında Kolomb’un yanında bulunmuş ve ikinci yolculukta da kendi haritalarını çizmişti.

15.yüzyıl sonlarında yapılan Benicasa haritası, Atlanti’ğin batısında uzanan iki büyük ada göstermektedir. Güneydeki adaya Antilia adı verilmiştir. Öte yandan Rahip Athanasius Kircher’in 17.yüzyılda çizdiği Atlantis haritasında, hem Plato’nun Atlantiğin ortasında yerleşik olan Atlantisi, hem de bu kara kütlesi ile Amerika arasında kalan iki ada yer alır. Bu adaların Kircher haritasındaki konumlarına baktığımızda, bunların, Piri Reis haritasındaki Antilya ve Sığır adalarına tekabül edip etmedikleri sorusu zihnimizde kendiliğinden belirir. Gerçekten de aynı kara parçalarını temsil ediyor olabilirler. Rahip Kircher haritasının, Kadim Mısır’lıların inancı ile Plato’nun tanımına dayandırıldığını açıklamıştır. Plato Atlatis hakkında şöyle diyordu:

“…Ada Libya ile Ön Asya’nın (Anadolu’nun) bir araya getirilmiş halinden daha büyüktü ve öteki adalara giden yolu oluşturuyordu ve bu adalardan, gerçek okyanusu çevreleyen karşı kıtanın tümünü kat edebilirsiniz…”

Böylece Plato bir zamanlar Poseidonis ile Amerika arasında bir köprü oluşturan aynı adalardan bahsetmektedir. Rahip Kircher, Atlantis’le ilgili bir bilgi kaynağı olarak, Kadim Mısır’lıların inancına değinmektedir. Plato’nun Atlantis hakkındaki yazısını Solon’a dayandırdığını, ve Solon’unda Atlantis’le ilgili öyküyü Sais’deki (Mısır)rahiplerden dinlediğini biliyoruz.. Ayrıca Proclus’tan öğrendiğimize göre, Plato’nun kendisi de Mısır’a gitmiş ve Sais, Ethmion ve Sebennytus’daki rahipler ve inisiyatörlerle görüşmüştür.Belki de Plato bazı Kadim Mısır Rahiplerini tanıma imkanı elde etmiş, ve Mısır gezisi sırasında Atlantis hakkında bilgi edinmişti. Her halükarda, Atlantis hakkında Greklerin sahip oldukları bilgilerin, Kadim Mısırdan çıkmış olduğu, artık kesinleşmiş bir husustur. Ve Mısır “İskender’den kalan belki daha evveline ait olan” kadim kitabın ortaya çıktığı yerdir. Acaba, Büyük İskender’in âlimleri, bu kitabı, Sais Mabedinin rahiplerince korunan kadim kayıtlardan mı derlemişlerdi? Yahut da, kadim bilgilerden kalan ve İskender’in eline geçmiş olan çok daha eski bir kitap mıydı?

Dahası Piri Reis’in kendisinin ”İskender-i Zülkarneyn zamanında telif olmuş” dünya haritaları ile yirmi kadar harita kullandığını biliyoruz. Muhtemelen bu haritaların kökeni, bir zamanlar İskenderiye Kütüphanesinde mevcut olduğu bilinen kadim kaynaklara dayanıyordu. Mme. Blavatsky, İskenderiye Kütüphanesi yok edilirken kurtarılmış olan binler kadim parşömenle ilgili tradisyondan bahseder.

Serapis Mabedinde kurulmuş olan tali kütüphane 391 yılında yok edildiğinde, kurtarıldığı iddia edilen el yazması metinlerin, Mısır’dan pek uzak olmayan ve daha o zamandan Doğu Roma İmparatorluğunun merkezi olarak tesis edilmiş bulunan İstanbul’a ulaşmış olması çok muhtemeldir. Mme Blavatsky’e göre Leo İsaurus, 8.yüzyılda İstanbul’da Mısır kökenli 300.000 kadar ezoterik eser yakmıştır. Ve denilir ki Osmanlılar İstanbul’u fethettiklerinde, bulabildikleri tüm el yazması metinleri toplamış ve Topkapı Sarayında bir kütüphane oluşturmuşlardı.Dolayısıyla Piri Reis’in bahsettiği kadim haritaların Saray Kütüphanesinden gelmiş olması çok muhtemeldir.

Peki, Piri Reis’in de bir özelliği var mıydı acaba? Eğer Piri Reis’in bu tür dokümanlar ile bilgiye şans seri rastladığını düşünmek gibi bir eğilimimiz varsa, bu gerçekten de garip bir şey olacaktır: Kadim Mısır’daki türden Rahipler ekollerinden neşrolan ve kadim bir bilgeliğe dayalı olan ezoterik bilgilerin aktarımı hiçbir zaman şansa bırakılmaz, çünkü bu, Yukarısı’nın tasarrufunda olan bir kanuna göre işleyen bir süreçtir. Piri Reis de, bir istisna teşkil edemeyeceğine göre söz konusu kadim ve ender bulunur haritaları görmesi için kendisine izin veren kozmik bir kaynak gerekmektedir.

Piri Reis notlarında Kolomb’un bir müneccim, yani bir astronom olduğunu zaten belityior. 15.yüzyılda, astronomi, okült-ezoterik bir bilim dalıydı. Beytlehem Yıldızı’nı izleyen Üç Maj’ın da, yıldızları etüt eden şahıslar olduklarını unutmamalıyız.

Piri Reis haritasının astronomik mahiyetteki veçhesi, hali hazırda müteveffa A.T.Robertson tarafından etüt edilmiş bulunmaktadır. Fakat Robertson’un ölümünden beridir, yarım kalan bu çalışmasını sürdüren olmamıştır. Jacques Bergier, Piri Reis haritasının bu veçhesine kısaca değinmektedir:

“Orijinal Piri Reis haritalarında takımyıldızlarının bulunduğuna dikkatinizi çekerim. İşte Antartika’da Queen Maud Land bölgesinin temsil edildiği yerde, sadece Güney Yarıkürede Queen Maud Land’deki 70-72 enleminde görülebilen Yılan Takımyıldızını belirleyen bir yılan resmi görmekteyiz. Ve Arjantin kıyılarının yakınında, harita, Argo Takımyıldızını belirlemektedir. Brezilya’nın merkezinde, Boğa Takımyıldızını görüyoruz; Brezilya’nın güneyinde ise bir takımyıldızın mı yoksa başka bir şeyin mi işareti olduğu sorusunu akla getiren bir kurt var.”

Muhtemel takımyıldızları temsil eden hayvan çizimlerinin belirlediği bu tür gök haritalarını başka nerede görüyoruz? Tabi, Peru’daki Nazca düzlüğünde ve İngiltere’de. Artık ünlü bir yer olan Nazca’nın en öde gelen araştırmacısı diyebileceğimiz Dr.Maria Reiche’nin “dünyanın en büyük astronomi kitabı” dediği. Nazca’da zemine çizilmiş olan devasa hayvan resimleri arasında, kuşlar, maymunlar, yılanlar, bir lama ve bir balina ya da dev bir balık yer alıyor: Bu hayvanların hepsi Piri Reis haritasında resmedilmiştir. Ayrıca İngiltere’de peyzajın bir parçası halinde işlenmiş olan dev çizimlerden oluşan burçlar kuşağı tabloları vardır-bunların en ünlüsü Glastonbury Buçlar Kuşağıdır.

Hem Nazca düzlüğünde hem de İngiltere’de, devasa boyutlardaki bu astronomik desenlere düz çizgiler eşlik etmektedir. Bazılarının astronomik bir esasa bağlı olarak yönlendirilmiş olduğu tespit edilmiş olan Nazca çizgilerinin, bir bütün olarak ele alındıklarında, aynen Piri Reis haritasındaki gibi, küçük taş yapılara ait kalıntıların yer aldığı tepecikler üzerindeki merkezlerden neşrolan, geometrik bir düzene bağlı bir şebeke oluşturduklarını görüyoruz. Bunların İngiltere üzerinde gözlemlenmiş olan ve yerel olarak Ley çizgileri diye bilinen örneklerinin, kozmik güç hatlarını ya da John Michell’in belirttiği gibi, dünyanın yüzeyinde görünmez halde uzanan manyetik hatları temsil ettiklerine inanılır.

Piri Reis haritalarında ve genel olarak haritalarda rüzgârgülleri ışıyan ve kerti hatları denilen geometrik çizgilerden oluşmuş karmaşık bir desen görürüz. Denildiğine göre, böyle bir ızgara, küresel trigonometri kullanılarak yapılmış olup, Dünya küresinin bu haritaların iki boyutlu yüzeyine izdüşümünü çıkarılmasını mümkün kılmaktadır. Ve bu projeksiyon sistemi, özellikler Piri Reis haritalarında ve ayrıca, belirli bir dereceye kadarda bilinen diğer bazı haritalarda, şaşırtıcı bir özenle kullanılmıştır.

Dünyanın çeşitli yerlerinde ortaya çıkan, “çizgi ve düğüm” şebekeleriyle Piri Reis haritalarındaki aynı türden desenler arasında bir ilişki olabilir mi acaba? Bu güç hatlarının, Kozmik-Astronomik mahiyetteki imaları ve Jeomanyetik yapıya doğrudan değinme özellikleri, ayrıca, Piri Reis haritalarının izdüşüm ızgarası için de geçerli olmakta mıdır?

Dünyadışı varlıklar ile yakın temas kurmuş olan George Van Tassel, bir zamanlar yazılarında, bu sorulara ilişkin olarak çok şeye ışık tutabilecek mahiyette olan son derece ilginç bir teoriyi açıklamıştı. Van Tassel’e göre, dünya bir dodekahedron, yüzleri beşgen olan 12 yüzlü bir düzgün çokgen biçimindeki dev bir kristaldir. Tassel, aynı şekilde, 20 eşkenar üçgenden oluşan ve ikozahedron denilen bir başka düzgün çokgenin yerkürenin üzerine bir kılıf gibi geçirilebileceğini de iddia etmiştir. Ozaman, denildiğine göre, “dünyanın yapısal enerji iskeletini” gösteren bir desen ortaya çıkmaktadır. “bu yapısal örgü,diyor Van Tassel,” dünya olarak bilinen bu tuhaf kristalin üzerindeki birçok olayı belirler. “Bu tür olaylar, ya beşgenler ile üçgenlerin oluşturduğu çizgiler boyunca ya da sistemin kesişme noktalarında ortaya çıkmaktadır. Söz konusu düzgün çok genler, böylece, ley hatları gibi yöresel şebekeleri üretebilen ana deseni oluşturmaktadır.

Dodekahedron teorisinin orijinal müellifi, muhakkak ki, Platon’un Plato, Timaeus adlı yapıtında, Tanrının, göklerdeki takımyıldızları tanzim ve tertip ederken, Ana Planı’nı, temel geometrik form olarak, Dodekahedrona dayandırdığını belirtir. Dolayısıyla Plato, Dodekahedronu, bir Kozmik Form olarak sınıflandırmaktadır. Bunun yanı sıra Pihaedo adlı yapıtın da, bu Kozmik Çokgenin, aynı zamanda, küresel.Dünyanın kendisiyle ilgili olduğu görüşünü öne sürmektedir.

Plato, makro kozmik ve mikro kozmik kürelerin, Kozmik İnşaatçılar tarafından ortak bir geometrik forma göre biçimlendirildiğini söylemektedir: Yukarıda nasılsa, aşağıda da öyledir. Dünyasal örgünün astronomik ilişkisi de böylece açığa çıkmış oluyor. Çünkü eğer Tanrı gökle yerin inşaatında aynı Kozmik Izgarayı kullanmışsa, o zaman dünya da Engin Kozmosun ufacık bir modeli olarak ortaya çıkabilir ve göksel sistemlerin tanzim ve tertibi de Dünyanın yüzeyinde kolaylıkla gösterilebilir. Ve dolayısıyla küresel matrisin bir uzantısı olan herhangi bir yöresel şebeke dâhilinde, hepsi de tek bir temel desene bağlı kalmak suretiyle, yöresel burç kuşakları resmedilebilir.

Van Tassel, Proceedings dergisinin 1975 yılı 8. sayısında, yerküreyi üzerine söz konusu çokgenler geçirilmiş bir halde gösteren bir çizim yayınlamıştı. Bu çizimde Dünyasal Kristalin Atlantik okyanusundan geçen “ek yerleri”nden birinin aslında, Piri Reis haritasındaki rüzgârgüllerini birleştirmek suretiyle elde edilebilen eğriye tekabül ettiği açıkça görülmektedir. Bu tür bir bağıntı basit bir tesadüf şeklinde değerlendirilerek bir kenara bırakılmayacak kadar barizdir; hele bunun daha da ötesi söz konusu olursa.

Araştırmaları, Van Tassel’in ulaştığı sonuçlara işaret eden bir şahıs daha vardır. Smithsonian dergisinin Ağustos 1976 tarihli sayısında, tektonik plakaların oluşturduğu desenler hakkında bir yazı çıktı.

Yazar Athelstan Spilhaus, değişik projeksiyonlu haritalar çizdirmiş ve bunların üzerinde plakaların birleşme şekillerini göstermişti. Volkan ve deprem faaliyetlerini gösteren çizgileri, bu tür haritaların üzerine işlediğimizde, aşina olduğumuz Mercator projeksiyonunda gösterildiklerinde kesinlikle mevcut olmayan ve insanı hayretler içinde bırakan desenler ortaya çıkmaktadır. Spilhasu’un kullandığı haritalardan birinde, Afrika’yı merkez alan eşit aralıklı düzlem azimutal projeksiyon uygulanmıştı, yani Hapgood’un Piri Reis haritası ile kıyasladığı Kahire merkezli haritaya çok benziyordu. Spilhaus deprem ve volkan faaliyetini, kırmızı benekler halinde bu harita üzerine işlediğinde, kendi ifadesiyle “ortaya bir desen çıkıverdi: merkezde yer alan ve beşgene benzeyen bir plaka ile onu çevreleyen beş adet düzgün eşkenar dörtgen vardı”.

Spilhaus sonra aynı haritanın üzerine bir ikozahedronun izdüşümünü çıkardı ve sonuçta, “ikozahedron ile plakaların oluşturduğu desen arasındaki apaçık bağlantı”gözler önüne seriliverdi. Hapgood Kahire merkezli haritasına, Piri Reisin rüzgârgüllerinin yer aldığı noktaları işaret ettiğinde, bu noktaların merkezi Kahire civarında bir yerde bulunan bir dairenin yayını oluşturduğunu görmüştü. Hapgoodun haritasının Spilhausunki ile karşılaştırdığımızda, Spilhaus haritasındaki merkezi beşgen ile ötekinde yer alan söz konusu dairenin rahatlıkla çatıştıklarını görmekteyiz.

Yukarıdaki bağlantıları ortaya koyduktan sonra, artık 1513 tarihli Piri Reis haritasının, yerküremizin kozmik yapısal ana planına dayandırılmış olduğunu, ayağımızı sağlam yere basarak kabul edebiliriz. Çeşitli dünyasal çizgi sistemleri de görünüşe göre böyle bir yerküresel temel örgüden kaynaklandığına göre, Piri Reis haritalarının bunlarla olan ilişkisi, bariz bir hale gelmektedir.

Şimdiye kadar sadece Piri Reisin 1513 yılında hazırladığı haritayı inceledik. Ancak ikinci haritanın mevcut parçası da özel bir ilgiyi gerektirmektedir. Çünkü bu haritanın projeksiyon ızgarasının düzeni etüt edildiğinde ortaya çıkan hususlar, yukarıdaki beyanların lehine kanıtlar oluşturmaktadır. Piri Reis ikinci haritasını, birincisinden 15 yıl sonra hazırladı. Bu haritadan geriye sadece, Orta ve Kuzey Amerika ile Grönland’ı gösteren bir parça kalmıştır. Bu haritanın da birincisini hazırlarken Piri Reisin yararlandığı aynı orijinal kaynaklara dayandırılmış olduğunu söyleyebiliriz, sadece mikyası farklıdır.1513 tarihli haritada gösterilmeyen Yengeç Dönencesinin, bu haritada kalın bir çizgiyle belirtilmiş olduğunu görüyoruz.

Bu haritanın ızgara-çizgilerinin kesişme noktalarından üçü ki bunların iki tanesi rüzgârgülüyle belirlenmiştir. Son on yılda hem UFOlog’lar hem de dünya gizemlerinin araştırmacıları için dünyanın en muammalı yerleri olagelen bölgeler üzerinde bulunmaktadır: bu yerlerden biri dünyaca ünlü Bermuda Üçgenidir; diğeri ise Karayip denizi ve Amerika ile Kanada’nın büyük göller yöresidir.

1528 tarihli haritasının güneybatı köşesinde gösterilen rüzgârgülü ki rüzgârgüllerinin içindeki siyah üçgenler kuzeyi işaret etmektedir, Karayip denizinde yer alır. Mevcut parçasının aşağı yukarı ortasında çizili olan büyük rüzgârgülünün ise, haritayı tamamladığımız takdirde, büyük güller yöresini kapladığını göreceğiz. Ve ızgaranın bu rüzgârgülleri arasında, yani Florida’nın doğusu da yer alan kesişme noktası da, Bermuda Üçgeninin içinde bulunmaktadır-Bermuda Üçgeninin uç noktalarını oluştura Florida, Bermuda ve Puerto Rico, portulanın üzerinde açıkça görülmektedir Aslında Bermuda üçgeninin, bu noktanın yer aldığı bölümü, üçgenin en faal alanıdır.

1528 tarihli haritada belirlenmiş olan bu yerlerden Karayip denizi, UFO’ların sık sık gözlemlendikleri bir deniz olarak tanınır. Charles Berlits’e göre Karayip denizi ve batı Atlantiğin bu denizle bitişik olan bölümü, dünyanın en faal volkanik bölgelerinden birini oluşturur ve özellikle de adı Karayip Kızılderililerinin inançlarına göre Tufanı meydana getiren yıkıcı bir tanrı olan Hurikadan gele ani ve şiddetli bir deniz kasırgasıyla (İngilizce de bu kasırgalara Huricane denilir)tanınır. Büyük göller yöresine gelince burası yakın zamanlarda, deniz ve hava felaketleri ile kaybolma olaylarının oluştuğu ve ayrıca çok sayıda UFO faaliyetinin gözlemlendiği bir başka ‘üçgen’ olarak ün yapmıştır. Bermuda üçgenini ise tanıtmaya gerek yoktur sanırız.

Piri Reis haritasının UFOlojik mahiyetteki imaları, UFO’ların uçuş hatları ile bir ilişkisi olduğu belirlenmiş olan ley hatlarını aklımıza getirmektedir. Öte yandan manyetik sapma fenomeniyle ilgili olan bir hat var ki, bu çizgi, yukarda bahsedilen muammalı yerlerin hepsiyle de bir şekilde ilişkili olup, sıfır manyetik sapma hattı diye tanımlanır ve agonik hat diye de adlandırılır. Batı yarıkürede agonik hat, büyük göllerden geçerek güneye doğru ilerler, sonra Bermuda üçgeninin güneybatı kısmını kat eder ve Karayip denizine girer. Bu hat boyunca, UFO faaliyetinin ve olağandışı kaybolma olayları ile felaketlerin oldukça yoğun bir şekilde cereyan ettiği bilinen bir gerçektir. Ancak bu tür bir çizginin bu olaylarla ne şekilde ilintili olduğu hususu, henüz açıklanabilmiş değildir.

Agonik hat bu olaylarla bağıntılıdır. Çünkü dünyanın yapısal enerji iskeleti ile çakışmaktadır. Ve 1528 tarihli Piri Reis haritasının söz konusu rüzgârgüllerinin çizdiği eğri de, bu hatla aynı yolu izler, çünkü 1513 tarihli harita gibi bu haritanın ızgarası da dünyasal güç matrisine uyar. Peki, Piri Reis haritalarında da ortaya çıkan yerkürenin bu kozmik yapısal enerji deseni, acaba neden çeşitli seviyelerden anlamları mevcuttur?

Dünya gezegeni sayısız dünyalardan meydana gelen bir evrim dünyaları grubunun özel bir laboratuarıdır. Bu planet üzerinde meydana getirilen pek çok çeşitli maddi ve manevi olaylar için, bu laboratuarın sahibi İlahi planlar, yeryüzünde pek çok enerji çeşitleri; bunları oluşturma, depolama, tevzi ve kozmostan çekme teknikleri kullanmaktadırlar. Yeryüzünün iç içe pek çok yapısal özeliklerinin, geometrik şekiller sonucunda ortaya çıkan enerjileri kullandıkları gibi, buna benzer şekilde inşa edilen çeşitli yapılar da sözgelimi bilinen ve bilinmeyen Piramitler, dikili taşlar vb. enerji üreteç ve rezervuar ve dağıtım üniteleri olarak kullanılmaktadırlar. Ayrıca ısı, ışık ve sürtünme güçlerinin enerjilerini ve mekanik olayların potansiyel enerjilerini de değerlendirebilmektedirler. Şunu iyice bilmeli ki, İlahi planlar yeryüzünü her şeyinden yararlanmak üzere, özel olarak ve bir laboratuar amacıyla inşa etmişlerdir. Dünya insanları hiçbir zaman bu laboratuar gezegenin tüm gizemine vakıf olamayacaklardır. Çünkü beşeriyetin bilebileceği dünya, bilinecek tüm gezegensel gizemin ihmal edilebilecek kadar küçük bir kısmı olacaktır ve bu da ancak genellikle üç buut realitesi seviyesindedir…

İşte Piri Reis haritalarının, bilinebilir dünyanın sırlarına paha biçilmez bir rehberi olarak değerlendirilebilen bu mevcut parçalarının önemi de bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır.Portulanlar ya da Dünya denizleri haritaları, 13.yüzyılın sonları ile 14. yüzyılın başları arasındaki bir dönümde aniden ortaya çıkıvermiştir. Bu haritalar, denizciler tarafından yapılıyordu ve zamanın coğrafyacıları tarafından çizilmiş olan haritalardan çok ileri bir seviyedeydiler: haritalar, günümüzde akıl almaz derecedeki doğrulukları ile bizleri şaşırtmaktadırlar.

Dünya denizleri haritaları daha ziyade, Karadeniz de dâhil olmak üzere, Akdeniz bölgesini kapsıyordu. Bazı örneklerde ayrıca, Atlantiğin doğu kıyıları da gösteriliyordu haritaları ilk önce İtalyan denizciler çizmiş, daha sonra onları Portekizliler ve öteki ülkelerin denizcileri izlemiştir.

Haritaların diğer ortak yanları ise, şu şekilde özetlenebilir:

– Kökenleri bilinmemektedir

– Ortaya çıkışlar manyetik pusulanın yaygın kullanımı ile çakışmaktadır

– Ortak bir örneğe uygun olarak yapılıyorlardı: rüzgârgüllerinden ışıyan düz çizgilerden oluşmuş bir ızgara, bu haritaların paylaştığı ana unsurdur.

– Portulan adı denizci kılavuzlarına verilen portalona adından gelmektedir

İstanbul’da Piri Reis’inkilerin yanı sıra daha başka haritalar da vardır. Bunlardan biri, Trabluslu İbrahim Mursi’nin 1460 yılında çizdiği ve Akdenizi, Karadenizi ve Britanya Adaları da dâhil olmak üzere Atlantiğin Avrupa kıyısını gösteren bir haritadır. İstanbul’daki Denizcilik Müzesinde bulunan bu harita düz çizgiler ile rüzgar güllerinden oluşan, tipik harita ızgarasına dayalı olan, şaşırtıcı doğruluktaki bir projeksiyon sistemine göre yapılmıştır. Burada rüzgârgülleri, Akdeniz çevresinde eliptik bir şekilde dizilmiştir. Aslında, Piri Reisin ilk haritasından 50 yıl önce hazırlandığı ve İstanbul’da bulunduğu için, bu haritanın kendi haritasını çizerken, Piri Reisin elinde bulunan sekiz Caferiye haritasından biri olduğunu varsayabiliriz. Böyle olması halinde, Mursi haritası, derin bir incelemeye tabi tutulmayı bekleyen önemli bir doküman olarak tebarüz edecektir.

1559 da Hacı Ahmet tarafından hazırlanan bir başka harita da oldukça ilginçtir. Berlitz’in çeşitli kitaplarında üzerinde durduğu bu dünya haritası, portulan türünden olmayıp yürek şeklindeki eşit alanlı projeksiyon sistemine göre yapılmıştır. Avustralya dışında tüm kıtaları kapsayan Hacı Ahmet hartasında, Grönland, birkaç ayrı ada şeklinde çizilmiş; yaklaşık 300 yıl sonra keşfedilecek olan Antarktika’nın kuzey kıyıları resmedilmiş; en ilginci Alaska ile Sibirya bitişik olarak gösterilmiştir. Gerçekten de Grönlandı kaplayan buz tabakasının altında bir değil üç ayrı kara parçasının bunduğu tespit edilmiştir. Dolayısıyla bu haritanın orijinalinin de, ileri seviyeden bir uygarlığın temsilcileri tarafından, Antartikanın mevcudiyetinin bilindiği, Grönland’ın buzlarla kaplanmasından ve Bering Boğazının oluşmasından öncesine rastlayan bir devirde çizilmiş olduğunu ve Hacı Ahmed’in aynen Piri Reis gibi, böyle kadim bir haritadan yararlandığını düşünebiliriz.

İstanbul tarihinde en önemli günlerden biri hiç kuşkusuz Fatih Sultan Mehmet’in şehri kuşattığı ve aldığı 26 Mayıs 1453 tür. Dünya Ufoloji literatürü açısından da büyük önem taşıyan bu tarihte UFO’lar yine İstanbul semalarında gözükmeye devam ediyorlardı.

İstanbul’u fethetmek için yanıp tutuşan Fatih Sultan Mehmet tüm hazırlıklarını yaparak şehri kuşatmıştı. Savaş dönemin şartları içersinde oldukça kanlı ve çetin geçiyordu. Bizanslılar onca yoğun top ateşi ve güçlü yeni çeri saldırıları karşısında şehrin düşeceğini anlamışlardı. Çünkü Fatih Sultan Mehmet döktürdüğü devasa toplar ile önce haliçteki devasa büyüklükteki savaş gemilerini batırmış sonrada aynı toplarla Bizans surlarını topa tutmuştu. Kentin düşmesi artık an meselesiydi.

Ve 26 Mayıs 1453 sabahı Sultan Mehmet tarafından kuşatılmış olan kent, gün boyu kalın bir sis tabakasıyla sarılmıştı. Daha sonra gece sis kalktığında Ayasofya’nın üzerinde etrafına renkli ışıklar saçan üç parlak UFO gözüktü. Havada asılı duran ve etrafına ışıklar saçan bu parlak cisimleri hem Bizanslılar hem de Türkler görmüşlerdi. Ayrıca Bizans nöbetçileri, Türk hatlarının çok gerilerinde hiçbir ışığın bulunmaması gerekene yerlerde bazı parıltılar gördüler.

Bu ışıkların kaynağına her iki tarafta bir anlam verememekteydiler. Ama her iki tarafta zaferi kendilerinin kazanacağına yormuşlardı bu sıra dışı ışıkları.

UFO’lar bir süre daha gökyüzünde durup ışıklar saçtıktan sonra gözden kayboldular. 26 Mayıs gecesi yaşanan bu gözlemler daha sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından bizzat kâtiplerce kayıtlar altına alındı. Bu olaydan üç gün sonra İstanbul yoğun ve aralıksız saldırılar sonucu düştü. Fatih Sultan Mehmet kente girdi ve dosdoğru Ayasofya’ya giderek burada şükür namazını kıldı.

O zamanki dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda insanların gökyüzündeki bu esrarengiz ışıklı cisimler hakkında herhangi bir yorum yapmaları oldukça güç. Ama yine de Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alışına dünyadışı varlıkların uzaktan da olsa seyirci olarak katılmış olabilecekleri düşüncesi ilk olarak akla geliyor.

Mevlana Celaleddin Rumi 13’ncü yüzyılın en önemli Tasavvuf isimlerinden bir tanesidir. Mevlana Celaleddin Rumi dünyaca ünlü “Mesnevi” adlı eserinde gökyüzünde bulunan uygarlıklardan, canlılardan bahsetmiştir. Sadece eserinde hu uygarlıkların varlığından değil onların biz yeryüzü insanı ile olan ilişkilerinden bağlantılarından açıkça söz etmiştir.

Büyük eseri Mesnevisinde yer alan şu dizeler bizlere açık açık uzayın derinliklerinde yaşayan canlıları bizlere şu şekilde tasvir etmektedir.

“Bu yeri yerdekiler için yaratmış olan, göğü’de göktekilerin yurdu yapmıştır. Yerde bir zayıf aman dilerse, gökyüzü askerleri birbirlerine karışırlar.”

Dikkat edilirse yeri bizlere tabi kılan yaradan gökyüzünü ve onun içinde yaratmış olduğu gezegenleri de ona uygun yaratılmış canlı mahlukatla doldurmuştur.

Mesnevinin diğer ilerleyen bölümlerinde de Kur’anda da adı geçen İdris Peygamberden söz eder. Onun Zuhal yıldızına ( Satürn gezegeni ) gidip orada 8 yıl kadar kalması ve oradan Dünyaya dönüşünde astroloji ve astronomiyi uygulayıp halka öğrettiğini görmekteyiz.

“İdris Peygamber, yıldızların cinsinden’di. Onun için sekiz yıl Zuhal’de kaldı. Zuhal, Doğularda da onun dostu oldu. Batılarda da. Herhalde onunla konuştu, onun sırlarına sahip oldu. Kaybolduktan sonra tekrar Dünya’ya gelince, yeryüzünde yıldızlar bilimine dair ders verdi.”

Bu dizelerden anlaşılacağı üzere İdris Peygamberin Satürn Gezegeni’ne gidip orada 8 yıl kadar kalıp sonra yeniden edindiği bilgilerle tekrar dünyamıza dönüp bu sırları ve kozmik ilmi dünya insanlığı ile paylaştığı ortaya çıkıyor. Yıldızların ilmi ile dönmesi onun göksel bilgilere sahip olduğunu ve bunun için 8 yıl kadar dünyadışı canlılarca bir eğitime tabi tutulduğunu göstermekte.

Kur’an-ı Kerim’de İdris Peygamberden şöyle bahsedilir ;

(Meryem suresi 56 / 57)

“Ey Muhammed kitap ta İdris’e dair söylediklerimizi de an, çünkü o dosdoğru bir Peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik”

Ayetin hemen devamında İdris Peygamber’in Tufandan önceki bir nesile ait olduğundan açıkça bahsediliyor.

(Meryem suresi 58 / 59)

İşte onlar Adem’in ve Nu’la beraber taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail’in soyundan ve seçip doğru yola eriştirdiğimiz, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdendir. Onların ardından, namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi. İşte bunlar azgınlıklarının karşılığını göreceklerdir.”

Bu ayetin bu şekilde sonuçlanmasından da açıkçası şunu anlıyoruz. Uygarlıkların ve toplumların yok olmasındaki en büyük sebeplerden biri Yaradan’ı unutup kendilerini azgınlığa aşırılığa veren insanların eylemlerin sonuçları olduğunu…